Yanılmıyorsam 2003′te, Nuriye Akman’ın kadınlara ne formatta bir ilişki sunduğu sorusuna karşılık İsmet Özel, “Kölelik” diye karşılık veriyordu, “Bunu gönüllüce, çok arzulayarak yapması lazım.”
Bu sözler basının o beylik deyişiyle çok tartışıldı; aslında anlamı açısından doğru dürüst tartışıldığı su götürür, ama Türkiye’nin kültür çevresi çapında bir sansasyon değeri yarattı.
Pek yakında, Fazıl Say, Twitter üstünden, “arabesk yavşaklığından utanıyorum” türü bir ifade kullandı. Orhan Gencebay ve Işın Karaca gibi birkaç müzisyen de kendi ağırlıklarınca ayıplayan şeyler söyledi.
Ayrı safları tutmuş bu iki sanatçının açıklamalarında anlamsal hiçbir ilişki olmamasına karşın bir biçem akrabalığı var; ikisi de, sorgulanması kitlelere rahatsızlık verecek yerleşik bir doğruyu sarsma çabasında. İki açıklama da belli bir anlayışa saldırıyor.
Dahası, bana göre, iki sanatçının açıklaması da, kamuya yansıttıkları ideolojik kişilikle derinde çelişiyor.
Bu iki açıklamanın ortak yanı orta sınıfın değer yargılarına kökten saldırmasında yatıyor. İsmet Özel’in ifadesi çok daha kökten, çok daha sarsıcı. Dolayısıyla kolaylıkla kötüye yorulabiliyor. Basın, neredeyse hiçbir yorum katmadan, bu sözleri olduğu biçimde servis ederek orta sınıfın tepki sinirlerini gıdıklamayı başarabiliyor.
Fazıl Say’ın sözleri görece daha hafif kaçabilir; çünkü nihayetinde odak noktası müzik… Bana göre, arabesk müziğin bu ülkenin bir değeriymiş gibi sahiplenilmesine Fazıl Say ayarında bir sanatçı tepki verdiğinde en fazla elitist olmakla suçlanabilir. Kişisel düşüncem, arabeskin, tükenmişlik duygusundan beslenen, halk müziğiyle Türk sanat müziğinin kolaya kaçmış bir karışımıyla sömüren sıradan bir pop müzik formatı olduğu yönünde. Hele Orhan Gencebay ya da Ferdi Tayfur arabeskin bile vasatları arasındadır. Sadettin Kaynak, Erkin Koray dururken…
70′lerin öykü ve romanlarından izini sürebildiğim kadarıyla arabesk müzik bir halk değeri olarak görülmemiş. Yozlaşma olduğu kaydedilmiş. Ne olduysa 80′lerde, 90′larda aydın takımı içinde de arabeskperestlik baş gösterdi. Gencebay ilah ilan edildi. Neden bilmem, Ferdi Tayfur yeterince “baba” bulunmadı. Herhalde, “Haydi gel köyümüze geri dönelim…” tadında işlerinden ötürü.
İsmet Özel’in meselesi ise daha karmaşık; şairin işi aşkla. Haliyle orta sınıfın çağdaş kadın-erkek ilişkisi kavramına çomağı sokuvermiş. Orta sınıfın ilişki kavramı gerçekten de muhasebesi muntazam tutulan bir şirkete benzer. Ölçülü bir karşılıklılık, bey ve hanım olma kuralları içinde tanımlanır. Yıldönümü ritüelleri, tek eşlilik vaadleri, sulu gönül alma biçimleri içinde boktan bir din gibi paketlenir. Yersen… Yeriz de… İsmet Özel de yemiş aslında, ama içinde kalanı da söyleyivermiş.
İşin komiği, bu tür çıkışların sanatçıları kısa bir anlığına da olsa sınıfsızlaştırmasının yarattığı yanılsama. Fazıl Say, orta sınıfa farkında olmadan ayar verdi biraz; ama sırtını çağdaş ilerlemeci ideolojinin kıytırık tezlerine dayadığı için maalesef arabesk bir şikayet silsilesine kapıldı!
İsmet Özel’in çelişkisi ise insan denen varlığın elegezmezliğini bir inanç sistemine dayandırma çabasında. Ama işte elinde devridaim düşünce makinesi yok. Aslında doğada sürtünme denen bir şey var ve hakiki sözler de sertliği ölçüsünde makinenin dişlilerini yontuyor. Zaman içinde geriye düz yuvarlakların birbirine sürtmesinden doğan iç gıcıklayan bir çığlık kalıyor…
Sözlerin bireyleri aştığı anlar vardır. Tıpkı kozasından çıkmak için kıvranan bir canlı gibi. Köhne benlikleri soyunmadan, yırtıp saldırmadan da yaşamanın kolayı yok. Bana öyle geliyor… Fazıl Say’ın da, İsmet Özel’in de diline sağlık. Böyle olunca, Orhan Gencebay’ın Vodafone reklamlarında dediği gibi: “Yaaşaaamaaak ne güzeel”

















