Yazarın arşivi
27 Aralık 2008 Cumartesi günü öğle saatlerinde, İsrail ordusu Gazze’ye karşı görülmemiş bir saldırıya girişiyor. 50 savaş uçağı ve savaş helikopteri Gazze’yi yerle bir edecek üç haftalık imha hareketini başlatıyor.
Yukarıdaki grafik, saldırının başlangıcının 10 gün öncesinden başlayarak Tel Aviv borsasının temel indeksi olan TA-25′in seyrini gösteriyor (kaynak: www.tase.co.il). Sarı çizgi, saldırının başladığı zaman.
Borsanın çıkışı ve inişi ile ilgili siyasi manipülasyona alışığız ülkece. Sınırsız datanın etkisinde bir şeydir. Ben şahsen nasıl çıkar, nasıl iner, anlayamam, anlayabilecek birisi olduğunu da sanmam. Ama bir ülkenin topu, tüfeği, savaş uçağı, helikopteriyle aniden savaşa girmesinin borsayı nasıl etkilemesini beklersiniz? Herhalde yükselişe geçmesini beklemezsiniz, ben beklemezdim.
Ama yükselişe geçiyor, çünkü İsrail’in en büyük ve en belirleyici şirketleri, savaş ve güvenlik teknolojisi üretiyorlar. Savaş çıkması onlar için işlerin açılması demek. Aynı zamanda düşman pratikte kendini savunamayacak durumda. Bir karşı saldırı korkusu yok, ama halka salınan bir korku, nefret, güvenlik endişesi var ki, işte bu savaş makinası bu korkuyla besleniyor.
Roni Margulies, köşesinde, 2006′da yazdığı bir yazıyı, aynen geçerli olduğunu düşündüğü için, yeniden yayınlamış. İsrail’de ırkçılık üzerine yapılan bir anketin sonuçlarından söz ediyor. Katılanların üçte ikisi apartmanında Arap komşu istemiyor. Yarısı evine Arap sokmayacağını söylüyor. Beşte biri Arapça konuşulduğunu duymaya tahammül edemiyor. Beşte ikisi, devletin Arap vatandaşları ülkeyi terk etmeye teşvik etmesinin yerinde olacağını düşünüyor. Söz konusu olan Araplar, Gazze ya da Batı Şeria’da mülteci konumunda yaşayanlar değil, İsrail’in kendi vatandaşları.
Militarist bir devletin kışkırttığı bir nefret ve ırkçılık ve savaştan beslenen bir ekonomi… Pek yabancı gelmiyor. Kadın-erkek üç yıl zorunlu askerlik yapmaya ve bütün hayatını yanıbaşında bir bomba patlaması ihtimaliyle korku içinde geçirmeye razı edilmiş, bunun travması ile aptallaşmış, komşusunun acısına duyarsızlaşmış, nefret çemberine mahkum edilmiş bir kitleyi manipüle ederek kendini var edebiliyor sistem.
Ama yine aynı anketten anlıyoruz ki İsraillilerin üçte biri Araplarla aynı apartmanda oturmakta sakınca görmüyor. Bir kısmı da Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin çevresine dikilen duvarlardan utanç duyuyor. Daha küçük bir kısmı da, siyonist hareket eyleme geçtiğinden beri İsrail’den kovulan herkesin, atalarının topraklarına dönüp yerleşmeye hakkı olduğunu kabul ediyor ve günün birinde bu olursa birlikte barış içinde yaşayabileceklerine inanıyor. Sayıları az olabilir ama makinaya çomak sokacak olanlar da onlardır.
Bizim de sayımız fazla değil zaten.
Bilemiyorum, belki küçükken mahallede, kimseyi bulamadığımızda kızları kaleye geçirdiğimiz için, kaleciliğin feminen bir imajı var aklımda. Ama sadece bundan olamaz. Belki futbol oyunu içinde edilgen bir görev üstlenmeleri ve edilgenlikle kadınsılık arasında, çoğumuzun aklında, ister istemez, bir paralellik olması… Doğal ve doğrudan bir paralellikten çok toplumsal rollerle bağlantılı bir paralellikten söz ediyorum. “Biz arkadaşlarla biraz top oynayacağız, sen de kaleye göz kulak ol” diye oraya dikilen kişidir kaleci, biraz futbol takımının annesi, ev hanımı durumundadır. Tabii profesyonel futbol dünyası, bunları yüzlerine söylemeye cesaret edemeyeceğiniz izbandut gibi kalecilerle dolu. Saha içinde bir itiş kakış olduğunda, olay yerine adam dövmeye koşan kalecileri görmek hep irkiltir beni. “Aman sen ona uyma oğlum” falan demelerini beklerim sanki.
Aynı zamanda, bir topun bir deliğe girmesi temalı oyunların kaçınılmaz cinsel çağrışımları var, ve tabii bu analojiyi keşfetmek için Freud olmak gerekmiyor, herhangi bir taraftar topluluğunun muhabbetine kulak misafiri olmuş olmak yeterli. Kaleciler bu tarz bir dağarcık içinde çok nazik bir konumda bulunuyorlar. Bir kalecinin gol yemesi gibi bir şeyden söz edilmemesi gerekirken (golü takım yer çünkü), yaygın bir şekilde kullanılan bir ifadedir. Özellikle insaf sınırlarını aşan bir durum olduğunda (sekiz gol yendiğinde mesela) kalecinin itibarının toparlanamayacak şekilde sarsılması mümkündür. Hatta mahalle maçları yapmış olanlar bilirler, golü bacak arasından yemenin ekstra bir maliyeti vardır. Bu “bacak arası” kavramını biraz daha açacak olursak… Ya da en iyisi açmayalım, orası da kapalı kalsın.
Nuri Bilge Ceylan’ın ikinci uzun filmi Mayıs Sıkıntısı, ün olarak ondan sonraki filmlerinin gölgesinde kaldı belki ama ne görsellik ne içerik açısından onlardan aşağı kalmaz. Hatta kişisel fikrime göre sonraki iki filmi Uzak ve İklimler’den daha iyidir, hem görkemli hem komiktir, dolu dolu bir filmdir. Zamanında Fatih Özgüven’in, film hakkında “son dönem hareketlenen Türk sineması, ilk kez başyapıt düzeyinde bir film çıkardı” tarzından bir şey yazacak kadar heyecanlandığını hatırlıyorum. Ceylan’ın filmin adıyla ilgili bir soruya “Mayıs ayı bana hep bir sıkıntı verir, ondan öyle” gibi bir cevap verdiğini okumuştum. Ne kadar kişisel ve sanatsal bir açıklama! Ama filmin adını Mayıs Sıkıntısı koymak, ya da herhangi bir şeyin sıkıntısı koymak, zaten kısıtlı izleyici kitlesine, güçlü bir şekilde “Gelmeee!Gelmeee!” mesajı vermek değil midir? Üstelik film aslında hiç sıkıcı, sıkıntılı değilken, sıkıntı üzerine bile değilken…
Ezilenlerin Sosyalist Platformu diye bir yapılanma var, sanırım yakın dönemde parti oldular. Devrimci bir çizgide sert bir muhalefet sürdüren bir örgüt. Devrimci olmak, başlıbaşına sorunların çözümünü kitlenin ayaklanmasında görmek değil midir? Yani ilkelerinden ödün vermemek konusunda ne kadar kararlı olurlarsa olsunlar, asıl olarak bir kitle toplamak, daha çok insana hitap etmek, daha çok insanın, özellikle toplumun çoğunluğunu oluşturduğunu bildiğimiz yoksulların desteğini almak. Ama kitlenin bu harekete katılmak için, kendilerini “ezilen” olarak tanımlamasını beklemek, bana çok naif geliyor, gerçek bu olsa bile… İnsanoğlu koşullar ölümcül olmadığı sürece katlanma eğilimindedir, yani “evet, biraz geçim sıkıntısı var ama o kadar da eziliyoruz denemez canım” demeyi severler. “Allah’a şükür aç değiliz, açıkta değiliz” demeyi severler. Gerçekten aç veya açıkta olanları da “kurtuluş yok tek başına” sloganına inandırmak daha da zordur. Bunu kitlelerin bilinçsizliği diye kestirip atmak biraz eksik kalıyor.
Sol düşüncenin kitleselleşmesinin baş engellerinden biri, insanları durumlarının kötü olduğuna inandırmayı beklemesi aslında. İnsan durumunun kötü olduğunu kabullenmek istemez. Muhtemel/müstakbel taraftarlarına “ey şanlı kudretli milletimin kıllı aslanları” diye hitap eden siyaset biçimlerinin karşısına “ey ezilen, sömürülen, üç beş kodamanın elinde oyuncak olmuş halkımın sünepe insanları” diyerek çıkmak, biraz, dürüstlüğü salaklık sınırının ötesine taşımak oluyor. Sırf dramatik etki için bile, herkese malum olanın açık açık söylenmemesi meşrudur. Sonunda sürpriz şekilde katilin uşak olduğunun anlaşıldığı bir romanın adını “Uşağın Vahşeti” koymak istemeyiz (tam olmadı ama neyse).
Deniz Baykal’ın istifa etmesi biraz aşırı tepki olmuş. Ugandalılardan bir özür dilese yeterliydi bence.
Deniz Baykal, başbakanın İsmet İnönü’yü Hitler’e benzetmesi karşısında sert açıklamalar yapmış:
“Görülmüştür ki başbakan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi değerleri ile barışık değildir. Dünyanın neresinde bir başbakan eski bir cumhurbaşkanına böyle bir benzetme yapar. Böyle bir şey Uganda’da dahi olmaz.”
Baykal’ın, partisinin kurucularından birinin ırkçı bir diktatöre benzetilmesine yönelik tepkisini, bizzat ırkçılık yaparak dile getirmesi gerçekten hayret uyandırıcı. Başbakan için ”Türk milletine hakaret ediyor” derken, aynı konuşma içinde otuz milyonluk Uganda milletini aşağılayabiliyor.
Günün birinde Ugandalı bir devlet adamıyla karşılaşır ve bu sözü hatırlatılırsa ne diyecek? Ya da daha güzel soru; Almanya ya da Fransa’da iç politika derdindeki bir siyasetçi “Böyle bir şey Türkiye’de bile olmaz” deseydi ne derdi?
Güncel politikaya takılmaktan hoşlanmıyorum, ama bu sözler bende gerçekten ağlama isteği uyandırdı. Ama İlker Yasin gibi sevinçten değil maalesef, kederden…
Temsili demokrasiyi oyun olarak seviyorum. Yoksa, bir insanın başka bir insanı dört beş yıl boyunca temsil edebileceğine inanmak çok zor, hele aralarında dağlar kadar mesafe varsa. Bu ilişkide bir temsil varsa bile muhtemelen ters yöndedir. Yani oy veren kişi, seçtiği kişi ya da grubu temsil eder eş-dost içinde. Aslında kimsenin bizi temsil etmesini istemeyiz, ama bu oyunda başka seçeneğimiz yoktur.
Temsili demokrasiyi ciddiye almak, her biri kendi aklı-fikrine göre karar veren milyonlarca birbirinden farklı insanı, “seçmen” diye Godzilla benzeri tek bir varlık olarak düşünüp, “seçmen ne demek istedi” diye ciddi ciddi televizyonlarda konuşmak gibi komik durumlara düşürebilir insanı.
Lakin işin oyun tarafı çok eğlenceli. Temsil edecek olanların nasıl seçileceği mevzusu, herkesin çıkarlarına göre bir tarafından çekiştirdiği bir karmaşa. İşin matematik kısmı, ilginç ve muhtemelen çözümsüz problemler barındırıyor.
ABD ve İngiltere gibi ülkeler, ülke toprağını, seçilecek temsilci sayısı kadar parçaya bölüyor ve her birinden en yüksek oy alan tek kişiyi seçilmiş kabul ediyor. Yani bir bölgede yaşayan herkesi tek bir kişi temsil ediyor. Burada oyunun tadı kaçıyor. İş, temsil olmaktan çıkıyor, müsamereye dönüyor. Biraz daha insaflı olanı “iki turlu sistem” denilen Fransız sistemi. Onda kazananın %50’yi geçmesi şartı aranıyor, geçen olmazsa sonuç ikinci tura kalıyor.
İşin oyun kısmı, seçim bölgelerinin nasıl bölüneceğinde. Çünkü bölgelerin oluşturulma şekli, seçim sonucunu ciddi olarak etkileyebilir. Dolayısıyla seçim bölgelerini belirleyen kişiler, sonuçları kendi sevdikleri partinin lehine etkileyecek şekilde davranabilirler, hatta bu hilenin gerrymandering diye adı vardır. Partisinin işine gelsin diye semender şeklinde seçim bölgeleri oluşturan Massachussets valisi Elbridge Gerry’nin adından gelir.
Gerrymandering etkisini resimden görebilirsiniz. 9 nüfuslu bir ilin 3 temsilci seçmesi gerekiyor. Bunun için, sistem gereği; il, üç bölgeye ayrılıyor. İl genelinde Ak Parti 4 oy, Kara Parti 5 oy almış. Ama resimdeki gibi bölündüğünde, Ak Parti iki temsilci, Kara Parti bir temsilci kazanıyor. Yani Ak Parti daha az oy aldığı halde, gerrymandering sayesinde daha fazla temsilci çıkarıyor.
Tabii akla daha yatkın olan ve bizde de uygulanan yöntem, böyle tuhaf şekilli seçim bölgeleri uydurmaktansa, her ilde temsilcileri partilerin aldığı oy oranıyla orantılı dağıtmak. Bunu söylemek kolay, ama nasıl yapılacağı bir dert. Üzerinde anlaşılmış kesin bir yöntem yok, üstelik her biri gayet adil ve akla yatkın görünen farklı yöntemler, farklı sonuçlar doğurabiliyor.
Anayasa değişikliği tartışmaları, başkanlık sistemi lakırdıları, seçim sistemi gibi Türkiye medyasının gündem konularını oluşturan belli başlı konular, arkalarında bolca matematik hesabı barındırıyor. Temsili demokrasinin, toplama çıkarma işlemlerine bayağı bağımlılığı var. Gündemdeki anayasa değişikliğinin en tartışılan iki maddesi (Anayasa mahkemesinin yapısı ve HSYK’nın yapısı), aslen tümüyle matematik hesabına dayanıyor. Bununla ilgili naçizane bir analizi yakında bu sayfalarda görebilirsiniz.
Yer yer gündeme gelen bir konu da yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, devlet yapısının aşırı merkeziyetçilikten uzaklaştırılması. Bunun için önemli bir şartın il sayısının azaltılması olduğunu düşünmüşümdür, çünkü var olan illerin bir kısmı 80 sonrası seçim rüşveti olarak ilan edildi, bir çoğunun da yüzyıl başındaki nüfus yapısı oldukça değişti. İllerin nüfusları arasında büyük bir dengesizlik var.
Baktığımda, illerin birleştirilmesi tarzı önerilerin başka ülkelerde de tartışıldığını gördüm. Özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde pek çok devlet görevi ve yetkisi yerel yönetimlere devredildikçe, nüfus olarak her birinin ağırlığı olacak şekilde yerel birimlerin sayılarının azaltılması tartışılıyor ya da uygulanıyor; İsveç, Hollanda, Fransa bunun örnekleri.
Yukarıdaki harita, aşağıdaki algoritma kullanılarak, tamamen matematiksel yöntemle oluşturuldu:
- İlleri nüfuslarına göre sırala ve nüfüsü en düşük olan ili seç.
- Birleştirildiğinde en kompakt yapıyı oluşturacak ille birleştir. Kompaktlık derecesi de; yüzölçümünün, sınırların toplam uzunluğuna oranı şeklinde tanımlandı. Bunun sonucunda, genellikle seçilen il, en uzun sınırı olan ille birleşiyor, ama her zaman değil (bu kurala Doğu Karadeniz sahilinde, coğrafi farklılıkları gözeterek, kıyısı olan illeri sadece kıyısı olan illerle birleştirmek şeklinde ek bir kısıtlama getirdim).
- Nüfusu 1 milyonun altında il kalmayıncaya kadar yukarıdaki işlemi tekrarla.
Türkiye’nin civanmert reformcularının dikkatine sunulur.
Yazdıklarımızın çoğunu bilgisayarda yazıyoruz ve bilgisayarın sabit diskine kaydediyoruz. Bu sitenin içeriği de dünyanın bir köşesindeki bir sunucunun sabit diskinde duruyor. Dünya üzerinde yazılanların büyük çoğunluğu ortalama on yıl ömrü olan sabit disklerde kayıtlı. Bir yandan da başka sabit disklere, ya da kasetlere yedekleniyor. Ama yedekleme işiyle profesyonel olarak ilgilenenler bilirler ki bu aslında çözümsüz bir problemdir. Yedeklediğiniz ortam da kullandığınız ortam kadar naziktir. Kasete alırsanız biraz daha ömrü vardır ama o da taş çatlasın yirmi yıldır. Kağıda basarsanız birkaç yüzyıl dayanabilir, o da ancak özel koruma yöntemleriyle. Daha da uzun dayansın istiyorsanız taşlara kazımanız lazım. Taş çatlamadığı sürece durur.
Bir diskten diğerine alarak bilgileri korumuş olsanız bile, çoğu zaman gözden kaçan bir konu vardır, oraya kaydettiğiniz dosyanın formatını anlayacak bir yazılımın da bir şekilde aktarıldığını, varlığını sürdürdüğünü varsayarsınız. JPEG formatında binlerce fotoğraf yedekleyebilirsiniz ama JPEG’i çözecek bir yazılım olmadığı sürece, bunlar birbirini izleyen anlamsız birler ve sıfırlardan başka bir şey değildir. İnsanlığın ortadan kalkmasından milyonlarca yıl sonra ortaya çıkacak (ya da uzaydan gelecek) başka bir akıllı canlı türü, uygarlığımızın kanıtlarını sabit disk kalıntılarında boşuna arayacak. Oradaki bilginin nasıl deşifre edileceği bilgisi kaybolmuş olacak, dolayısıyla bilgi de kaybolmuş olacak.

Bugünkü Pakistan’da bulunan Indus vadisinde, M.Ö. 3300′den itibaren hakim olduğu bilinen ve Indus Vadisi Uygarlığı diye anılan gelişmiş tarım uygarlığı, kendine özgü bir yazı kullanıyordu. Şimdiye kadar 4000 tablet bulunmuş, daha binlercesi de hâlâ toprağın altında yatıyor olmalı. Yaygın olarak kullanılan bir yazıymış, ama o tabletlerde ne yazdığını kimse bilmiyor. Bu yazı henüz çözülemedi. Çözülebilecek mi, belirsiz. Çözülememesinin nedenlerinden biri, hangi dili yazmak için kullanıldığının bilinmiyor olması. Bir fikre göre bu dil, Dravid dil ailesindendi, yani bugün Güney Hindistan’da milyonlarca kişinin konuştuğu Tamil, Telugu, Malayalam gibi dillerle akrabaydı. Bu hipotezin sahipleri, bazı işaretleri çözdüklerini iddia ettiler ama bu iddia yaygın bir kabul görmedi. Daha yaygın görüş, bugün yaşayan diller içinde izi kalmamış, başka bir dil olduğu.
Bu beş bin yıllık muammanın çözülememesinin daha önemli nedeni, bu yazıların çok kısa olması. Tabletlerde ortalama beş işaret var. Birbirinden farklı 400 işarete rastlanmış, ama bir bağlamda beş tanesinden fazlası nadiren görülüyor. Bulunan en uzun yazı 17 karakter uzunluğunda. Bu yüzden bunun, bugün anladığımız anlamda, bir dille bağlantılı bir yazı olmadığını, başka bir şey olduğunu düşünenler var. Mesela, tümüyle ideografik bir yazı ise, yani işaretler sesleri değil sadece ve doğrudan anlamları gösteriyorsa, hangi dilde yazıldığının bir önemi olmaz. Bir ihtimal de sadece yazıda var olan, yazmak için kullanılan ama konuşmak için hiç kullanılmamış, görsel bir dil olması. Yazmak için icat edilmiş yeni bir dil… Eğer böyleyse büyük ihtimalle hiçbir zaman çözülemeyecek demektir. Belki de bu insanlar, bilgiyi kodlamak için konuştukları dilden daha pratik bir yöntem bulmuşlardı. Öyle ki sadece beş karakterle dertlerini anlatabiliyorlardı. Böyle bir şey, bugün çok işimize yarardı. Ama bu bilgi kayıp. Yazılar günümüze ulaşmış ama onları nasıl okuyacağımızı bize söyleyecek kimse kalmamış.
Geçen gün bir kafeteryada, sesi kapalı bir televizyonda altyazı olarak “Kocam Ergenekon köstebeği” şeklinde bir yazı gördüm. Gözümün önüne, bir altın gününde kadınların, çay eşliğinde börekleri yuvarlarken yaptıkları bir muhabbet geldi.
- Kızlar, biliyor musunuz, kocam Ergenekon köstebeği.
- Ya sorma, benimki de Sibirya tavşanı.
- Ayol, benimki de Himalaya faresi.
Altmışlar ve yetmişlerin siyasi hareketliliği içinde müziğin önemli bir yeri vardı kuşkusuz, ama hiçbir müzik akımı Almanya’da ortaya çıkan krautrock kadar devrimci olmadı desem, çok da abartmış olmam. Özgürlük anlayışını yaşamlarının merkezine yerleştiren bu insanlar, güncel politikalara yüzeysel eleştiriler getirmektense, hayalini kurdukları dünyanın hayatını yaşadılar, müziğini yaptılar. Çoğu komünler halinde birlikte yaşıyorlar, birlikte müzik yapıyorlar ve müziklerini para karşılığı satmayı reddediyorlardı. Kitle eylemlerinin ön saflarındaydılar, ama dünyanın başka yerlerindeki gibi slogan şarkılar çalarak değil, kendi ruhlarının tıngırtılarını çıkararak. Müzik tarihine geleneksel formlardan en sert kopuşlardan birini armağan ettiler.
Faust, akım içinde daha teknik ve ölçülü denebilecek bir grup, ama “It’s a Rainy Day, Sunshine Girl” şarkıları, akımın ruhunu en iyi yansıtan şarkılardan biri. Fotoğrafta Zappi Diermaier’in uzaydan gelen bir nesneymiş gibi incelediği bağlamanın sesini, 1:15′ten itibaren duyabilirsiniz. Pek bizim çaldığımız gibi çalmıyorlar ama olsun…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.




















