.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Dibe vurduğunuzda çıkan sesin duyulmasını istemezsiniz değil mi? Hiçbir utangaç istemez. Bazen bir şarkı açıp bangır bangır dinleriz ve komşular gelip kapımızı çalar. Müzik bizi komşularla tanıştırır. Oysa bir utangacın kulaklığı daima hazırdır.

Resim sanatına duyulan ilginin bir insanın hayatını nasıl değiştirdiğini anlatmak yerine Kürk Mantolu Madonna deriz. Raif bey bir utangaç olmasaydı bu cümle asla kurulamazdı.

Gerçekten sevmeye değer şeylerden uzaktayken yaşamaya utanan kişilere utangaç denir.

Böylece anlarız ki toplumdan uzaklaşmış, kalabalık karşısında konuşurken yüzü kızaran, bırakın karşı cinsi hemcinslerine karşı çekingen, sessiz, gizli kapaklı, durgun, yalnız, bezgin biri değil utangaç.

Gerçek utangaç başkasının yerine de utanabilen kişidir. En kötü ses, en kötü niyet, en kötü söz yerine başka bir ses, başka bir müzik, başka bir kelamla değiştirilen dünya için çabalamadığında utanır.

Bir utangacı başkalarının hataları da hayata bağlayabilir.

İlkokul öğretmeni el yazısıyla “terk” kelimesini yazarken “r” ve “k” yı güzel birleştiremediği için kafasına vurmasaydı düzgün bir intihar mektubu bırakabilirdi mesela.

Ama gerçek bir utangaç bunu asla yapmaz.

Öğretmenliğin sözde kutsallığını, saygınlığını, mesleki cazibesini hızla irtifa kaybederek adeta buharlaştırmak için kurulmuş bir bakanlık şeklinde hizmet veren Milli Eğitim Bakanlığı bir kurban ismi daha ekliyor hafızamıza: Şafak Bay.  Yaşı 25.

Öğretmen olabilenleri hiyerarşik bir yapıda, yetersiz özlük hakları çerçevesinde pişman olmaya sürüklemesi dışında öğretmen olmak için yıllarca KPSS sınavıyla cebelleşenleri de ayrı bir bedel ödemeye zorluyor bu sistem.

Öğretmen adayı Şafak Bay, yakalandığı hastalıkta KPSS stresi sebebiyle çok hızlı yıpranıyor ve artık tedavisi Türkiye sınırları içerisinde mümkün olmuyor. Hastalığının yanı sıra kendisi gibi atanamayan, özlük haklarını kullanamayan, hak ettiği değeri göremeyen öğretmenler için açlık grevine giden Şafak Bay, “Görkemli Kaybedenler” bile olamayan öğretmenler adına hepimizin vicdanına silinmez bir parmak izi daha bırakıyor.

“Eğitim Şart” dedikçe kahkahaya boğulan bir milletin eğitimcilerinin hâlleri aynı neşeyi veremiyor bizlere.

Köy okullarında evinde bırak bilgisayarı, tuvaleti bile olmayan köydeki veliler için e-okul sayfaları doldurmayı zorunlu tutan güzide ve titiz Bakanlığımız her yıl binlerce mezun verip onlarca öğretmen alan sistemi hakkında aynı titizliği neden hâlâ gösteremiyor? Bunu cevabını dosdoğru verecek olan var mı bilemiyorum.

Fakat biz Şafak Bay için bir şeyler yapabiliriz:

http://www.safakyasasin.org

sana kinim vardır elbet senden başka kimim var
kimim kimsem yok değil kesilmedi zürriyetim
kesilmedi hiç nefesim koştumsa da ateşle
su olsun diye yazdım bana kimler sus desin
konuşan özneyim işte, isteyenin mezarına tüküren
kin kimi öldürürmüş belki yaşarız böylece
kahpenin dümeniyle yaşamanın seyrinde
namerde mert der miyiz ölsek onun yerine

beleş bir iş değil beni kendine düşman edişin
bu cüreti sevmişsin pahasını bilmeden
bilmemek bilmekten iyidir hani
kıymetin bilinsin diye seçtiğin
üstüme elbiseler biçtiğin kan ve terden
uymadı üzerime söküldü teyellerim
beni gördüğün kadardı gözlerin
gördüğün kadar değil dünya ve içindekiler
bu faslı ağırdan geçelim

sana ne verebilirim kinimden başka
ey kendini ele verdikçe acıkan yenilgi
ey doğruluğun eksik cümlesi
ey cümbür ey cemaat ey bir hatip cümlesinde
körler sağırlar meclisinde cümlenize ey
ey demeyi kes nereye gitsen bu belâya musallat
o korkunç pençesinde açlığın

harcı âlem bıraktığın kalbini merak edersen
götürüp Londra’nın ortasına bıraktım
ne bülbül ne çocukluk ne keder.

“Günümüzde bütün ayrımı, her şeyin fotoğrafının çekilebilmesi oluşturuyor. Saklanıp gizlenebilen hiçbir sefalet tablosu bulunmuyor artık. Her türlü sefalet açıkta, ortada, gözler önündedir.

Ancak bu, herkesin sefalete eskisinden kolay alışabilmesi gibi bir anlamı içeriyor yalnız.

Eskiden bir insan hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranabiliyordu. Bugün ise çaresiz kalmış bir kimse davranışını sergileyebiliyor, çünkü fazlasıyla çok şey bilmektedir.

Dostlar arasındakiler de içinde olmak üzere, tüm konuşmalar eskisinden daha ikiyüzlü nitelik kazanmıştır. İnsanın ateş püsküreceği gereğinden çok şey var. Her Allahın günü her insan korkunç pek çok şey yaşıyor. Ama korkunçlukların fazlalığına bakıp ortada kendisini ilgilendirecek bir şeyin bulunmadığı sonucunu çıkaracak kimse, çevresinde neler olup bittiğini bilir yine de. Sağır ve dilsizlerin bile, gözleri görmeyenlerin bile kendilerini pek uzağında tutamayacağı olaylar vardır ortada, aptalların bile hiç değilse kendi canlarıyla ilgili olarak korkuya kapılmaları için yeterince neden vardır.

Dolayısıyla, bütün sözde sakin davranmalar, bir ikiyüzlülük uçurumunu kendisinde barındırıyor. “

Elias Canetti

1. Sıra: 1 düz örün, 1 dolayın, 2 ilmeği toplayın, 3 düz örün. 1 dolayın, 2 ilmeği toplayın, 2 düz örün. Arka sıraları ters örün.

2. Sıra: 1 düz, 1 dola, 1 düz, 1 dola, 2 ilmeği topla, tekrar 2 ilmeği topla, 1 dola, 1 düz, 1 dola, 1 düz ör.

Üzerine 3 sıra düz örgü, 3 sıra haraşonun üstüne tekrar ajur yaparak devam et…

Şairlerin, daha çok kadın şairlerin böyle yazdığını düşünenler vardır belki. Lakin öyle değildir.

Şiir, üzerinize yakışanı örmemeniz, üzerinize yakışanı giymemenizdir.

Söz üreten, yazı kuran, şiir söyleyenler alemin en çıplağıdır.  Bunca ortaya dökülmek kadar onları sevmek de cesaret ister.

Marakeş gezisinde rastladığı kör dilencileri “yinelemede ermişlik aşamasına yücelmiş kişiler” olarak tanımlar Elias Canetti. Bana bulaştığımız tüm kısırdöngülere dair ilham ve iştiyak vermiş nadir etkenlerden biri de bu dilenciler… Sebebi de devam eden şu cümlelerde:

“Bizim için yinelemeye gelmeyen şeylerin çoğunu yaşamlarından çıkarıp atmışlardı.”

“Yere çömelip oturdukları ya da ayakta dikildikleri bir yer vardı. Değişmeden sürüp giden bir yakarış vardı.”

“Sadaka verenler birbirinden değişik kişilerse de, körler görmüyordu onları ve teşekkür için söyledikleri sözlerle sadaka verenleri de kendileri gibi aynı kişiler kılmaya bakıyorlardı.”

Çocukken dilencilerin samimi olmadıkları fikrine kapılmıştım. Şayet samimi olsalardı ettikleri onca dua sayesinde dünyanın bambaşka bir yer olması gerekmiyor muydu? Verilecek sadakanın karşılığında edilen iyi niyet temennileri yerini bulamıyordu bana göre.

Edilen duayı, vaat edilen temenniyi duyarak sadaka vermeye karar vereceksek, bizler de samimi değildik. Muhtaç halde olan bir insanı görmek, ona yardım etmek için yeterli değil miydi?

Peki neydi, niyeydi o yinelenen sözler? Gereği neydi sürekli dönüp duran, birbirini tekrar eden o cümlelerin? Evrenin herhangi bir yerinde, merkez teşkil eden bir varlık biçiminde dünyanın ritmine ahenk katan o talepkâr sesler… Belki de sussun diye cebimizde ne var ne yok ortaya koyabileceğimiz bir ısrar kuşatması.

Tekrarlara göz yummak, yinelemelere ses çıkarmadan uyum sağlamak gerçekten de ermişlik belirtisi. Tekrarlardan çoğumuz nefret ederiz. Bu konudaki yaygın tahammülsüzlükten şikâyet etmeye hiç gerek yok. En az üç defa söylenmiş bir ikaz cümlesi o işi yapmak için yeterli bir sebep olabilir hatta. Şu bildiğimiz deveyi yardan uçuran bir tutam ot da olabilir, bir dizi tekrar da. Tekrarda ısrar etmek en büyük tahrik unsuru çünkü.

Tekrar, tekerlekle ilişki içerisinde olan bir kelime gibi. Aralarında oldukça seviyeli bir ilişki var. Bunu bıktırıcı tekrarlar içerisinde yuvarlanıp giderken kendimi bir tekerlek yerine koyduğumda anladım. Hepimizin hayatında, hatta toplumsal bir yazgı halinde; bazen günler birbirini korkunç bir yineleme döngüsüyle takip ediyor, kötüler kötülerle uzunca, iyiler iyilerle kısaca halleşerek sürgit bir sıralama gözetiyor. Araya kaynak yapan başka bir şey de yok.

İşte tam bu sırada ermişlikten ziyade tekerlek taklidi yapmaya geliyor sıra.

Yaşadıkça bir tekerlek gibi kendi kendini tekrar ediyor gibi görünebilirsin ama bastığın yer, aldığın nefes, ikinciye baktığın hiçbir yüz aynı değil.

Yine de unutmadan, hem yakarış hem de isyan; sonsuzca bir tekrara dönüştüğü anda nasıl da anlamsızlaşıyor. İster kulağımızı okşasın veya tırmalasın; gücünü az kullanılmışlıktan alan yakarış ve isyanlarımız olmalı. Yoksa tekerlek öyle veya böyle zaten dönecek?

Katillerin olay mahalline ilk dönen kişiler olması dönemini Al Capone kapatmış. Kurgusu kusursuz, muazzam planlı, genellikle maşa kullanarak işlenmiş cinayetlerin başarısından sonra kurbanın cenazesine çiçek göndererek, katillerin cenazeye ilk çiçek gönderen kişi olması özelliğini kazanmıştır. Belki de şüphe çekmemek için başlanan bu davranış sonraları ihmal edilmez bir gangster alışkanlığı olmuş.

Ayrıca Salah Birsel’den öğrendiğimize göre Al Capone zaten çiçeklere bayılırmış. 1919’da Chicago’ya o büyük krizden nemalanmak için ayak bastığında çiçekleri boş yere övmemiş. Ölümü kendi elinden olan insanların cenaze törenlerine mutlaka çelenk gönderip hasmının ölümüne gösterdiği özeni, cenazesi için de gösterirmiş. Belki de bu sebeple Al Capone’un cenazesindeki çiçeklerin sayısı sık rastlanır cinsten olmamış. Beş bin dolarlık güllerle süslü mezarında yaptığı masrafların karşılığını fazlasıyla alarak uyumuştur Al Capone.

Tarihte en kanlı diktatörleri bile bir şehre doğru yola çıktıklarında çiçeklerle donatılmış sokaklar karşılamıştır. Seri cinayetler sonrasında maktulün ailesine mimozalar gönderen ruh hastaları olduğu gibi, asıl işi gangsterlik olan eli kanlı adamların çiçekçi dükkânı işlettiği de olmuş. Öldürdükleri insanların cenazesine yollanacak çiçeklere para yetiştiremediklerinden bu işe kalkışmış da olabilirler.

İnsan hayatını tehdit hatta yok ederken doğaya karşı gösterilen bu özen gerçekten çok ilginç. Yok olan bir hayat karşısında bir çiçeğin tesellisine sığınmak kelimelerle açıklanamaz bir mazeretin görsel bir avuntusu olabilir ancak. Çiçekler en güzel sözlerin en orijinal sahibiymiş gibi elden ele dolaşırlar.

Bir katil veya âşık, kim olursa olsun çiçeklerin yardımını almadan bir işi bitirmek veya başlamak pek mümkün olmamıştır.

Geri kalanı en güzel çiçeklerin bile sahip olduğu böcekleri fark edip etmemekle ilgilidir.

“Ömründe hiç insan görmedi mi ne
Nedir o kuyulara iğliği, damlara tırmanığı
Kanamış ibiğinden oğlanların ürktüğü
Horozlar eşiniyor zincirleme”

Bir Metin Eloğlu şiiridir Horozdan Korkan Oğlan.

Çoğumuzun anılarına denk düşen şiirlere düşkünlüğümüz gibi ben de bu şiiri severim. Anısı da ta çocukluktan kalma:

Günlerden bir yaz-bahar günü ikindisinde içimde hiç olmayan ne örümcek ne böcek, ne fare ne de köpek korkusunun yerine kızıl tüylü, keskin bakışlı bir horoz korkusu oturmuştu. O güne dek tanışmadığım bir korku.

Öfkelendiğinde artan hızı ve yan bakışlarla hedefine yaklaşması ile bir horozdan korkmak hiç de hafife alınacak bir şey değilmiş meğer. Kanatlarını çırpmaya başladığında boyunuz kaç metre olursa olsun yükselerek yüzünüze karşı meydan okuma cesareti varmış horozun.

Ben bu cesaretten bîhaber şekilde, çocuk yaşta dolu olduğumuz hayvan sevgisi ile arka bahçemizdeki bir tutam maydanozdan koparmak üzere taşlık yolda ilerlerken bir çift sinsi göz tarafından takip edildiğimi bilmiyordum. Çıtırtılar arasından duyduğum kanat sesiyle arkamı dönüverdim ki, kızıl parlak başı ve bembeyaz gövdesiyle iri bir horoz belime kadar yükselmiş, pek de sevgi dolu sayılmayacak hareketler yapıyordu. İlk aklıma gelen şey, o sivri gagasıyla gözlerimi oyacak olmasıydı. Dirseklerimle gözlerimi kapatarak o zamanlar en etkili silahım olan çığlığımı salıverdim. Çığlığımdan korkmak yerine aşağıya süzülerek yeniden bir atak yaptı ve ayaklarımı sertçe gagalamaya başladı. Ellerimi aşağıya indirip savunmaya geçtim. İnatla etrafımda dönüp durarak tüy döküyordu. Gözleri sanki daha da kızarmış, sesi açık gagasından sadece bir uğultu şeklinde duyuluyordu.

Bütün bunlar en fazla yirmi saniye içerisinde olup bitmişti ki, çığlığım nihayet işe yaramış ve balkona çıkan babamın korkudan sararmış yüzünü görmüştüm. Havada uçuşan beyaz horoz tüyleri arasından fırlayarak babama doğru koştum. “Sen hemen eve git, korkma. Tamam bitti, onlara zarar vereceksin sanmıştır…” diyerek beni teselli ediyordu. Anneme elimi yüzümü yıkamasını ve mutlaka su içirmesini söylediğini duydum. Soğuk su bardağını tutarken ellerimin titreyişinden anlamıştım korkumun boyutlarını. Artık horozdan korkmam gerektiğini öğrenmiştim. Her horoz gördüğümde bu bilgi tekrarlanacaktı.

Fakat rahmetli babam biraz sonra eve girdiğinde akşama yemekte pilavüstü horoz eti olduğunu henüz bilmiyordum.

Fobi kategorisine üst sıradan girmeyen horoz korkusu köylerde çok yaygın değildir. İkindide azan horozu akşam yemeğinde tabağınıza koyabilirler çünkü. Bütün horozlar bunu bilir, bazıları da kafaları bozulunca bilmezden gelir.

Metropolde ise horoz gören çocuklardan birinden şu tepkiyi duymuştum:

-    Aaa! Tavuğa bak, ne kadar da süslü!

Niye “Horozdan Korkan Oğlan” şiiri var ama yaygın gallusfobia yok, sebebi anlaşılmıştır sanırım.

Dünyaya bakarken bir cüce gibi davranan adamın hikâyesini, dünyaya karşı itirazlarını 3 yaşındayken hediye aldığı trampetle dile getiren adamın trajedisini Teneke Trampet (Die Blechtrommel) romanında görebiliriz. Her açıdan büyümeye itiraz, cücelik figürüyle öne çıkarılarak büyümemenin verdiği sorumsuzluk duygusuyla bütünleşir ve yine toplum tarafından büyüklere özgü biçimde cezalandırılır.

Yoruma açık bu “çocuk kalma” eylemi aynı zamanda yenilginin de ilanı şeklinde algılanır. Büyümezsen yenilirsin. Sorumluluğunu alamadığın şeye sahip de olamazsın. Toplumca kabul edilmiş bir bedeli ödemeden nesnelere veya insanlara ulaşmak asla mümkün olmuyor. Vermeden alamayız. Hiçbir zaman bir nesneyi veya insanı sırf severek elde etmek mümkün olmamıştır. “Sırf seni sevdiğim için gel benim ol” deyiverin bakalım sevdiklerinize, hiç olmadığı kadar neşelenecekler ama sizi hiç ciddiye almayacaklar…

Bu fikrin tersine en çok yaklaştığımız duygulardan biri olan aşk bile bir bedelsizlik, elde edememe durumu söz konusu olduğunda yaşamaya devam eder. Maddi ve manevi herhangi bir bedel yardımıyla aşkı elde ettiğimiz anda o “insan” ve diğer insanlarla eşit mesafeden bir ilişki kurmuşuz demektir.

Bir çocuğun yetişkin olma haline karşı direnişi “severim ama asla elde etmeye çalışmam” tavrı kadar saçma karşılanır. Eğer bir defa sevmek cezası ile cezalandırılmışsak o sevginin bedelini tek kuruşuna kadar herkes alır bizden. Cümle âlem.

Tıpkı sadece doğmuş olduğu için yetişkin ve sorumluluk sahibi olmaya mahkûm edilen ve bedeli çatır çatır alınan her birimiz gibi.

“Doğdun ve öleceksin.”

Büyümek sonucu asla değiştirmeyecek, bunu bir düşünelim.

Sanatın taklit edilebilen ama tekrar edilemeyen yönü bize kendimizi hiç olmadığı kadar özgür hissettiriyor. Sonsuza kadar tekrar etme fakat asla bir daha aynısına ulaşamama özgürlüğü bu. Eserin üreticisi için bulunmaz bir devlet!

Şiirin yalnızca bir defaya mahsus var oluşu da insanoğlunun “biricik” oluşuna işaret ediyor sanki. Birbirine benzeyen ama asla tıpkısı olamayan eserler ve insanlar. Biraz dikkat edince hepsinin ayrıntısı ne kadar da çarpıcı!

Şiir sanatın en pratik alanlarından biri aynı zamanda. Hayat haber bültenleri kadar sıkıcı, korkunç ve boğucu iken ekranın altından akarak geçen güzel haberlere benzer şiir. Bizi olmayacak şeylere inandırır. İşte asıl önemli olan bunu yapabilmesi, bizi inandırabilmesi.

Okuma yazma biliyorsak şiirle aramızdaki mesafeleri ortadan kaldırmışız demektir. Yine de iyi şiirle aramızda hâlâ kilometreler olabilir. Şanslı sayılırız çünkü iyi şiir uzaktan bile tanınır. Yolda bile görsek tanımalıyız. İlla oturduğumuz banka yazılmış olması gerekmez. Bence şiirin üzerine oturmak doğru bir hareket değil zaten. Şiir değerini biz okudukça buluyor, üzerine oturursak ayıp olur. Şiir güzeldir. Hayatınızda en az bir defa bir şiirin peşinden gitmiş olmalısınız.

Hatta tramvayda başında dikildiğiniz kızın okuduğu şiir kitabı kızdan bile daha güzel geliyorsa o şiirin peşinden gitmelisiniz. Bunu kıza sorarak da yapabilirsiniz. Şiir bizi irademizle sosyalleştirir.

2 sayfa12»Yukari Asagi