Yazarın arşivi
Ah Muhsin Ünlü süper bir insandır, ben o kadar değilim
Ah Muhsin Ünlü yolda Ebu Bekir’i görse ‘Es Selamu Aleyküm’ derdi,
ben yolda Ebubekir’i görsem korkudan altıma sıçarım.
Ah Muhsin Ünlü asla yalan söylemez; ben annem beni döverken hiç ağlamadım.
Ben annem beni döverken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.
Ah Muhsin Ünlü, Azrail’i yolda görse selam verirdi;
ben Azrail’i babamın yanında görmüştüm, bir çift laf edebilseydim ona
derdim ki hayatta ben en çok babamı sevdim.
Ah Muhsin Ünlü olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, ‘anam babam ben de isterim yüzümde güller açsın,
fakat şu koca yumru boğazımı düğümlüyor, bir şeyler yapamaz mıyız?’
Ah Muhsin Ünlü orada olsaydı annemin elini tutardı ve derdi ki ‘Kızım bu ne gayret!’
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘Anneciğim ölmesen…’
Ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘Anneciğim seni ben öldürürüm’;
Annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.
Ah Muhsin Ünlü o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm nefretten çıldıracaktım ama annem elini çekti.
Ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının
Anneler ölürken bile çocuklarının gururundan eser bırakmıyor ne tuhaf…
Ah Muhsin Ünlü çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o kocaman bir adamdı;
benim annem öldüğünde ben küçücüktüm,
zaten şanslı birisi de değilimdir; kitaplara inanmam.
Annem çoktan öldü bu ayşe kadını o pişirmiş olamaz!
Olamaz dedim annem nefes alıp vermeye devam edince
Verse de ben almam onu, içim ferahlamaz, siz de görseniz
Annem tutsa elimden birlikte geçsek çölü
Nasıl olsa annem de ölü ben de ölü.
Resimdeki arkadaşın adı Sensory Homunculus; her bir duyunun kortekste kapladığı alanın büyüklüğüyle orantılı bir beden yarattığımızda insan vücudunun neye benzeyeceğini gösteriyor. Görme, işitme, tatma, koklama… Hepsini toplasanız dokunma duyusunun kapladığı alanı kaplamıyor. Duyuların en yoğunlaştığı bölge ise el parmaklarımız; bir saç telini ayırt edebilecek hassasiyete sahip. Yani Kant boşuna, “El ileri uzanmış bir beyindir,” demiyor ve Emrah Serbes’in yazar olduğunu öğrenen memur bey boşuna onun parmaklarına kast etmiyor. Sözün özü, bakmayın yüreğinde, ruhunda, dalağında falan fırtınalar kopanlara… Acıyı parmak uçlarında hissetmeyen kişiden yazar olmuyor.
– Kim o?
– Postacı.
– At bi posta inanayım.
– Kim o?
– Postacı.
– Allah versin.
– Kim o?
– Postacı.
– Ver mektuplarımı, al mektuplarını.
– Kim o?
– Postacı.
– Turkcell’in uşağı!
– Kim o?
– Postacı.
– Kusura bakma, sen de arada kaldın böyle.
– Kim o?
– Postacı.
– Git kendini sevdirmeden.
– Kim o?
– Postacı.
– Teşekkür ederim, istemiyorum.
– Kim o?
– Postacı.
– Memnun oldum. Ben de Pablo Neruda.
– Kim o?
– Postacı.
– Neden saçların beyazlamış postacı? Yoksa kemana mı başladın?
– Kim o?
– Postacı.
– Lüzum yok, bende yeterince mektup var.
– Kim o?
– Postacı.
– Erken geldin. Yazmadım daha.
– Kim o?
– Postacı.
– Geç kaldın. Okudum bile.
– Kim o?
– Postacı.
– Seni Pazar günü joggingde göremedim postacı.
– Kim o?
– Postacı.
– Canını tamuya postalamadan çek git postacı.
– Kim o?
– Postacı.
– Ne diyor kaltak?
– Kim o?
– Postacı.
– Vazgeç bu sevdadan postacı; kimse kimseyi anlamıyor işte.
– Kim o?
– Postacı.
– Vazgeç bu sevdadan postacı; yüz yıldır yürüyüş yapıyorsunuz, takan yok.
– Kim o?
– Postacı.
– Pek de hazırcevapmışsın!
Tom Waits’in Green Grass şarkısı, özellikle Cibelle’in mükemmel yorumuyla bugünlerde internette epeyi dönüyor; nitekim Samed Karagöz, Afili Filintalar’da da 3 ayrı versiyonuna yer vermişti bu şarkının. Benim de çok sevdiğim, dinlerken pek hislendiğim Green Grass’ın sözleri çok etkileyici, çok dokunaklı. Sanırım bu yüzden epeyi bir çevirisi de şarkıyla birlikte dolaşıyor internette. Bir de ben deneyeyim dedim. Benimki, bire bir çeviri gözüyle bakıldığında sanırım orijinaline en uzak düşeni olacaktır. Hatta bazı mısraları tamamen değiştirdiğimi de belirtmeliyim; birincil amacım şarkının sözlerinden ziyade duygusunu Türkçeleştirmekti çünkü. Çevirmenlerin ve şairlerin hoşgörüsüne sığınıyorum.
GREEN GRASS
Lay your head where my heart used to be
Hold the earth above me
Lay down in the green grass
Remember when you loved me
Come closer don’t be shy
Stand beneath a rainy sky
The moon is over the rise
Think of me as a train goes by
Clear the thistles and brambles
Whistle ‘Didn’t He Ramble’
Now there’s a bubble of me
And it’s floating in thee
Stand in the shade of me
Things are now made of me
The weather vane will say…
It smells like rain today
God took the stars and he tossed ‘em
Can’t tell the birds from the blossoms
You’ll never be free of me
He’ll make a tree from me
Don’t say good bye to me
Describe the sky to me
And if the sky falls, mark my words
We’ll catch mocking birds
YEŞİL ÇAYIR
Yasla başını toprağa, bir zamanlar kalbimin çarptığı noktaya
Bir avuç toprak al üzerimden
Uzan şu yeşil çayıra
Beni hâlâ sevdiğin günleri hatırla
Yaklaş, çekinme
Yağmurlar yağsın başından aşağı
Beni düşün ayışığında yağmur çiselerken,
Ve uzaklardan bir tren geçerken
Temizle üzerimde biriken çalı çırpıyı
Ve mırıldan şarkımızı
Bir hava kabarcığıyım şimdi ben
Senin içinde süzülen
Gölgemde dur dinlen
Bak her şeyde ben varım şimdi
Bitecek rüzgar güllerinin hüznü
Müjdelerken yağmur kokulu bir günü
Tanrı savurduğunda yıldızları dört bir yana
Hangisi kuş hangisi çiçek ne fark eder
Benden azade bir hayat yok sana
Ola ki, bir ağaç gibi çıkacağım karşına
Hayır, veda etme bana
Gökyüzü nasıl onu söyle sadece
Çünkü bil ki gökkubbe çökerken üstümüze
Ardıç kuşlarını kovalayacağız biz seninle
Her yerde kan var
Kalbim senin bu gece
Her yerde kan var
Ruhum senin bu gece
Gözler yalnız özler
Kanda senden izler
Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah
Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah
Kanda zordur yürümek
Anladım gelmeyecek
Kes ağlamayı artık
Bak oldu kana yazık
Dönsen köşeden şöyle
Şarkı söylerim böyle
Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah
Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah
Söz: Fecri Ebcioğlu/Alper Canıgüz
Müzik: Salvatore Adamo
Dört beş yıl olmuştur. Körkütük sarhoş halde bir bara giriyorum. Bakıyorum masalardan birinde Hızır Tüzel tek başına oturuyor. Hızır Tüzel’i ropörtajlarından tanıyor ve hakikaten bayılıyorum yazdıklarına. Alkolün verdiği cesaret ve kardeşlik duygusuyla hemen yanında bitip, “Hızır Bey!” diyorum. “Büyük bir hayranınızım.” Belki bir saniyeliğine ufak bir şaşkınlık görüyorum yüzünde, sonra sıcakkanlılıkla gülümseyip beni masasına buyur ediyor. Uzun uzun ona ropörtajlarını ne kadar sevdiğimi, özellikle falanca kişilerle yaptıklarını müthiş bulduğumu falan anlatıyorum. Hele ropörtaj yaptığı kişilerle çektirdiği o harikulade fotoğraflara ne demeli? Çenem düşmüş işte. Anlatıyorum da anlatıyorum… Bakın ben de bir yazarım mesela, biliyor muydunuz? Mahçubiyetle beni tanımadığını belirtiyor. Sanattan söz ediyoruz. Benim sanat konusunda fikirlerim var. Tatlı tatlı başını sallayarak dinliyor. Sonra aşk acılarımdan söz etmeye başlıyorum ona. Bunu ciddiye alıyor; kısaca kendi evliliklerinden söz ediyor. Sözünü ettiği kadınlar hayli tanınmış, önemli entellektüeller. Bunu bilmiyordum! Hızır Bey’e hayranlığım çaktırmadan daha da büyüyor. Her ne kadar kafam pek yerinde olmasa da olağanüstü bir insanla karşı karşıya bulunduğumu fark edebiliyorum. Sanattan, aşktan, hayattan söz ediyoruz. Sonra izin isteyip kalkıyorum. “Çok memnun oldum,” diyorum elini iki elimle birden sıkarak. “Ben de öyle,” diyor. “Yalnız küçük bir şey var…” Herhalde epeyi ahmakça bir gülümsemeyle, “Buyrun,” diyorum. “Nedir?” “Benim adım Hızır Tüzel değil,” diyor. “Ömer Uluç.”
Sabah gazetede Ömer Uluç’un ölüm haberini okuduğumdan beri bir yandan ağlamak geliyor içimden, bir yandan da gazetenin ilk sayfasından muzip muzip gülümseyen fotoğrafına bakıp elimde olmaksızın kahkaha atıyorum. Sanatçılığının yanına yaklaşamayacağımı biliyorum. Tek ümidim, yaşlandığımda mizah duygumu koruyabilmek ve onun yarısı kadar olgunlaşabilmek. Rahat uyu Ömer Uluç. Rahat uyu Hızır Tüzel.
“… Örneğin bir fişlemede şöyle denmiş: ‘Solcu, dik duruşlu ve adil, güvenilmez.’ Burada kritik kelimenin ‘adil’ olduğunu anlıyoruz, çünkü diğer fişlemelerde şunları okuyoruz: ‘Radikal solcu, her türlü desteği veriyor’ veya ‘Alevi, rüşvetçi, CHP’li, güvenilir’. İşin skandal niteliğindeki kısmı bu ülkede ordunun adil olanları güvenilmez, rüşvetçileri güvenilir bulabilmesi…”
Etyen Mahçupyan (27.01.2010 / Taraf)
Yukarıdaki paragrafı acaba doğru mu anlıyorum diye beş altı kez okudum. Çünkü eğer doğru anlıyor idiysem insan denen garip canlıya dair bildiğimi sandığım bazı şeyleri gözden geçirmem gerekecekti. Bildiğim kadarıyla bir insanın ego bütünlüğünü korumak için sürekli birtakım rasyonalizasyonlar yapması gerektiğiydi. Hani, kişi çok matah bir işler çevirmediğinin farkında dahi olsa, bir şekilde kendini yaptığı işin doğruluğuna inandırması; en azından böyle bir eğilim içinde olması beklenirdi. Oysa yazıda sözü geçen “fişçiler” belli ki hiç böyle bir kaygı taşımıyordu. Bu kişilarin lugatında düpedüz “alçak” sözcüğü “güvenilir” ve “dürüst” sözcüğü de “güvenilmez” anlamına geliyordu. Hem garipsedim hem de birilerinin, bulundukları pozisyona dair bu denli soğukkanlı ve nötral bir değerlendirmede bulunabilmesi karşısında hayranlık duymaktan alamadım kendimi.
Sonra da gözümün önüne şöyle bir sahne geldi. Bir ofis. Büyük bir masanın arkasında oturan yaşlıca bir adam, karşısında dikilen daha genç bir diğeri. Tatlı tatlı konuşuyorlar.
– Efendim, talebiniz doğrultusunda A ve B kişileri hakkındaki araştırmamızı tamamladık.
– Güzel. Sonuç nedir?
– A kişisi doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, dürüst ve adil bir insan.
– Korkunç!
– Evet efendim, tam anlamıyla güvenilmez biri…
– Of, çok fena oldum bak ben şimdi.
– Sakin olun efendim, çünkü iyi haberlerim de var.
– Öyle mi? Hemen söyle.
– B kişisi ise ikiyüzlü, riyakâr, dalkavuk…
– Neler söylüyorsun!
– Ev-vet efendim… Sevineceğinizi biliyordum. Üstelik rüşvetçi ve hırsız!
– Güvenebileceğimiz biri!
– Kesinlikle efendim. Tam aradığımız adam.
– Of, çok fena oldum bak ben yine şimdi. Ama bu sefer pozitif manada.
– Düşlerimiz artık daha yakın efendim.
– Öyleyse haydi iş başına. Unutma, sana güveniyorum!
– Sağolun efendim. Ben de size güveniyorum.
* Yukarıda alıntıladığım yazının tamamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
http://www.taraf.com.tr/makale/9712.htm
Ta üniversitedeyken, yanılmıyorsam John Boli Bennett’a ait bir makale okumuştum. Ayrıntılarını çok fazla hatırlamıyorum ama aklımda kalan ilginç bir tespiti vardı Bennett’ın. Beyefendiye göre bir devlet, otoritesini, iktidarını şu iki yoldan biriyle oluşturuyor:
1. Halkına mümkün mertebe en düşük hak ve özgürlüğü tanımak, bu doğrultudaki talepleri baskı altına almak, halkın hareket alanını daraltıp kendininkini genişletmek.
2. Halkına mümkün olduğu kadar geniş hak ve özgürlük sağlayarak, kendisi de bu hakların koruyucusu sıfatıyla, şimdi koruması gereken daha çok hak ve özgürlük olduğu için yetki ve hareket alanını genişletmek.
Mesela küçük bir anket yapsak; her bir Türk vatandaşına yukarıdaki şıkları gösterip, “Sizce bizim devletimizin durumu bu tanımlardan hangisine yakın düşmektedir?” sorusunu yöneltsek. Hmm… Herhalde bu şıklardan hangisinin %100 gibi bir oranda tercih edileceğini görmemek için… bilemedim şimdi ne olmak gerekir, her neyse. Diyeceksiniz, e böyle bir çalışma malumun ilamı olmanın ötesinde ne anlam taşıyacak? Bu haliyle hiç, haklısınız. Fakat mesela ankete şöyle basit bir ikinci soru eklesek:
Sizce bu iyi bir şey mi?
a) Evet
b) Hayır
Merak ettiğim şu, acaba her yönüyle süp-per bir devletimiz olduğuna inananlar kendi yanıtlarıyla yüzleştiklerinde az da olsa bir kafa karışıklığı yaşar mı yaşamaz mı? Yoksa yaşar ne yaşar ne yaşamaz mı?
Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar. Ben de intihar etmeye karar verdiğimde beş yaşındaydım işte. Olay şöyle gelişmişti. Bunaltıcı bir yaz akşamıydı. Hava çoktan kararmaya başlamıştı ama babam yine ortalıkta gözükmüyordu. Annem pencerenin önüne çektiği sandalyeye oturmuş yolu gözlerken bir yandan babama ileniyor, diğer yandan da bir dilim karpuzu dişliyordu. Sonra bir ara gelip bana iyi bir sopa çekti. Ya bir yaramazlık yapmış, ya da sinirini bozacak bir laf etmiştim herhalde. Anımsamıyorum şimdi. Belki de bir şey yapmamıştım. Her neyse, fena benzetmişti beni. Ama kendimi bu yüzden öldürmeye karar vermedim. Bu ne ilk dayak yiyişimdi, ne de yediğim en kötü dayak. Annemin, beni patakladıktan hemen sonra sıhhi durumumu kontrol etmek gibi sapıkça bir huyu vardı. Bacaklarımı incelerken kaval kemiğimin çok kötü şiştiğini, morardığını ve kanadığını gördü. Derhal ecza dolabından sargı bezi, tendürdiyot falan getirip pansuman yaptı yaraya. Pencerenin önündeki yerine döndüğünde onun ağladığını fark ettim. Başını avuçlarına gömmüştü ama arada bir kafayı kaldırıp yolu kesiyordu yine de. “Ellerim kırılsaydı,” diyordu kendi kendine. Dokunmuştu bu hali bana. “Hayır anne, kırılmasın ellerin,” dedim yaralı bacağımı ona uzatarak. “Geçsin, gene döv.” Ben bu lafı edince o daha da böğüre böğüre ağlamaya başladı. Ağlarken ağzının kenarından karpuz suları sızıyordu. Acınası bir hali vardı gerçekten. İşte o zaman, bu kadarı yeter dedim. Göreceğimi gördüm, çekip gitmenin zamanıdır bu berbat yerden. Babam anneme acı çektiriyordu, annem bana ve ben, muhtemelen her ikisine de… Anlayacağınız, kararım fevri değil gayet mantıkiydi. Yazının devamını okuyun. »
Sinir hapımı iki yılın sonunda bıraktığımda ortaya çıkan yoksunluk belirtileri sırasıyla şu şekildeydi:
1. Asabiyet.
2. Uykusuzluk.
3. Harun Kolçak.
Psikiyatri konusunda biraz fikir sahibi olduğumdan ilk ikisini bekliyordum ama Harun Kolçak’a tamamen hazırlıksız yakalanmıştım.
Doğrusu Harun Kolçak hakkında, yoldan geçen herhangi birinden daha fazla fikrim yoktu. Kendisi ünlü aktör Eşref Kolçak’ın oğluydu ve “Gir Kanıma” adlı şarkısıyla 90’lı yılların Türk Pop Müziği patlamasını yaratan başlıca sanatçılardan biriydi. Şarkısında uzun süre bekar hayatını matah bir şey sanmış ama nihayetinde, artık dünyaevine girme zamanının geldiğine kanaat getirmiş bir delikanlının ibret verici hikayesini anlatıyordu Kolçak. Nedense aklımda hep kızıl, kıvırcık saçlı ve iddialı bir bıyıkla kalmış bulunan bu sanatçıyla ilgili hayal meyal hatırladığım son şey ise, kendisiyle yapılmış bir ropörtajdı. Gir Kanıma’nın haklı başarısının ardından yurt dışına gitmiş, orada bir ya da iki sene kalmış ve yurda dönmüştü. Onun burada olmadığı dönemde Türk Popu almış başını yürümüş ve memleket, pop müzik albümü yapmayan delikanlılara kız verilmeyen bir döneme girmişti; talip olunan kızların bir albümünün olmadığını düşünmek ise akıl dışıydı. Ropörtajında bu kadar yozlaşmış bir ortamda artık müzik yapmayı istemediğini söylüyordu sanatçı. Ama bir noktada yaratıcı güdüleri bu küskünlüğüne galebe çalmış olmalıydı ki, gerek sesi, gerekse fiziğiyle bizi kendinden mahrum etmemişti sonraki yıllarda. Yani endişeye mahal yoktu. Yazının devamını okuyun. »





















