.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

“Üzerine konuşulamayan üzerine, içmek lazım…

İyi olan tek şey denizin üstüne yayılmakta olan kötü Rum şarkılarıydı. Bir de Levrek. Saçlarıyla oynamaktan ve üşümekten hiç vazgeçmeyecekmiş gibiydi. İyi bir günbatımından beklenebilecek her şey vardı gökyüzünde, tüm sıcak renkler, hafif bir esinti ve şarap kokusu. Hiç gülümsemedi, hiç gülümsemeyecekmiş gibiydi. Eski bir hikaye anlatmaya başladığı sırada, ayağının hemen altında küçük bir halka oluştu, sustu.

Sanki ‘bazen iri bir horoz balığı kadar hırçınlaşabilir her şey; bazen Tartaros çukuru kadar derinleşebilir’ demek istedi. O sırada gök yüzünden bir örs düşse ancak dokuz gün dokuz gece sonra varabilirdi yeryüzüne ve tunçtan bir örs düşse yeryüzünden ancak dokuz gün dokuz gece sonra varabilirdi gözbebeklerine.

Gerçekten öyleydi, inanın…

Uzun, ışıksız ve soğuk bir yoldu, elini adamın göğsünde ısıttı. Sonra sevişelim dedi, doğurmak istiyorum kendimi!

Hiçbir K.adın doğuramaz(mı)

beni yeniden!(?)

 

KTN./..

Hiçbir şey yok. Yalnızca neredeyse denize değecek kadar yakın duran ağrılı bir bulut. Ay daha parlak ve daha beyaz bir renk alarak hızla yükseliyor. Ay yükseldikçe derin lacivertin içinde gizlenmiş birkaç bulut parçası daha da belirginleşiyor. Olan biten tek şey bu. Bir de ağlayan bir kadın var, iri taneli ılık bir yaz sonu yağmuru gibi ağlıyor. Gözleri çok güzel. Bakışları yağmurun arkasından b/akar gibi kesik kesik. Önündeki balığa neredeyse hiç dokunmamış, sadece iki sağanak arasındaki hafif çizelti gibi sakinleştiğinde büyük yudumlarla beyaz şarap içiyor. Tıpkı yutkunur gibi. Erken bir sonbahar yağmuru gibi duruluyor aniden, tabağındaki çipuraya bile aldırmadan hızla kalkıp, sanki üzerinden binlerce ton yük atmışçasına, o anda gören birinin neşeli diyebileceği adımlarla kapıdan çıkıp uzaklaşıyor.

Aslında sonrası biraz karışık. İnsanın aklına hep iki olasılık varmış gibi geliyor ama pek öyle değil. İlk akla gelen adamın da fırlayıp kadının arkasından gitmesi ama kadın yalnız oturuyor zaten. Gerçi hikâyeyi anlatan adamımızın bu noktada sağlam bir hareket yapmasını hepimiz için için bekliyoruz ama o anda zaten –o yumuşak Akdeniz gecesini de arkasına alarak- yeterince sağlam bir hareket yapmakla meşgul. En azından içinde gömülü durumda bulunan, üzerine hafifçe zeytinyağı gezdirilmiş birkaç küçük sarımsak parçası ve bir defneyaprağının eşliğinde ızgaranın üstüne bırakılmış bir levrekle ilgileniyor. Sonuçta sorunlu bir kadınla uğraşmaktansa iyi pişmiş bir levrekle boğuşmanın yumuşak bir Akdeniz gecesine daha çok yakıştığını sizin de takdir edeceğinize eminim. Zaten eski bir arkadaşımın da dediği gibi “Kiremitte iyi pişmiş bir alabalık kadar sorunsuz” bir kadına rastlayana dek beklemek kulağa çok hoş geliyor.

K.

 

BAŞYAZI

Yol zamanın bir fonksiyonu değildir.

Hız yolun zamana bölünmüş halidir.

İvme ve sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez.

Yolda olmak bir hıza sahip olmayı gerektirir,

aksi durum yolda durmaktır.

Durmak sıkıcıdır.

Yolda durmak yolda olmak anlamına gelmez,

yolda durmak yolda durmak anlamına gelir.

Yolun bittiği yerde durulmaz.

Ya önce durulur ya durulmaz.

Bazen yolun kenarından renksiz duru sular akar.

O sularda balık da vardır.

Yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak diğeri bej olabilir.

Su aktığı yerin rengine bürünmez.

Ama sana öyle gelebilir.

Ayrıca yol bitmez.

O Labirentin duvarıdır…

                                                                                                                                                                                      K.

Yukari Asagi