.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Mayıs’ın on dördü. Öğle vakti, cayır cayır yanan Beşiktaş trafiğinde kavruluyoruz. Latif Ağabey şoförümüz; yanında oturuyorum.

— Abi, “Mayıs Sıkıntısı” için ne diyorsun?

— Mayıs sıkıntısı mı? Ne sıkıntı olsun ki Mayıs’ta? Hani, Mart desen, ayın sonu gelmez, kış bitmez, KDV’si var, vergisi var! Mayıs’taki sıkıntı ne ola ki? 1 Mayıs desen, onda da bir sıkıntı kalmadı bu sene. Bilemedim ben, neymiş bu Mayıs’taki sıkıntı.

— Eyvallah abi. Bunu yazabilir miyim?

— Yaz canım, ne olacak!

— Abi, sanki orta şerit biraz daha akıyor gibi…

Eğer Katakofti’nin yapısı bozulmayacak olsaydı, hiç dövünmez, ikinci baskıda eklerdim bu ismi. Ama bu mümkün olmayacak. O halde bu dövünme kayıtlara geçsin!

Dilime eskilerden bir şarkı takıldı geçen gün. Aram Amca’dan dinlemiştim: “Ay Dîlberê”. Bir yandan eski kasetleri karıştırıken, bir yandan da şarkıyı mırıldanıyordum. Nakarat kısmına gelinceye kadar her şey yolundaydı. Ama şairin mahlası geçince başımdan kaynar sular döküldü. Bu nasıl bir hataydı? Bu ismi nasıl unutabilirdim? Yunus’un ve Attar’ın yanına Feqîyê Teyran’ın ismi yakışmazdı da kimin isimi yakışırdı? “Atyar”ın yanında onun “teyran”ından daha güzel kim uçabilirdi?

Veyl bana!

Wêran ezim, malêm xirab!

Aram Tigran söylesin: Ay Dîlberê.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Alper Gencer bu defa dünyevî ve uhrevî insan kaynakları politikalarını sorguluyor:

Allahım karımı bugün işe almadılar
İnanç doğru söylüyor bu adamlar islamcı
İnanç’ın abdesti var ama namaz kılmıyor
karım başını örtmüyor diye onu asalım
her Allah’a inanan Allah benimdir diyor
bu momentum bu sürtünme bu düzenek ahkamcı
Allahım sanki hak etmiştik o işi
ya biz yanılıyoruz ya adamlar İslamcı

Allahım karımın ellerini bırakma
örtse de örtmese de başını çok seviyorum
bu sözleri sana ağzımla söylüyorum
melekler paraleli bir dakika kapatsın
seninle çok özel konuşacaklarım var:
mahşerdeki sürprizi yayınlama Allahım
beni burda rezil et kefarete razıyım
hiç günah işlemeyen büyük recmi başlatsın
hakkımızı yiyenler diyorlar ki islamcı

Allahım bağışla ben İslamcı değilim
bu adamlar islamcı ben müslüman adayı
ömrünce bir müslüman belki cehennemliktir
son dakika basmışsa en yitik istifayı
Allahım elimden her şeyimi al
istersen günahlara sundur gövdemi
ama gelsin Peygamber yine rüyama
mahrum etme benden sana sevgimi

Allahım karımın işe ihtiyacı var
rektör tutmuş kitabı hem adını veriyor
ey kul hakkı yiyerek kadrolaşan utanmaz
yüzünüze tükürsem şemsiyeniz var
ey peygamber ve kitap ve tanrı bezirganları
azalarak kaybolun hayatımızdan
bize sevgi tebliğ edecek
müslüman
lazım

Allahım sana son bir duam daha var
ölünce müslüman bir çaycı olarak
yani hani münhalse kontenjan kadro
cennetinde bana mümkünse iş ver
İnanç’ı da aldır, karımı da yanına
ki Peygamber’e çay demlesin karım
İnanç ile birlikte O’na çay taşıyalım

Alper Gencer
Temmuz 2010
Üsküdar

Ah Muhsin Ünlü’nün Ah O Gemide Ben de Olsaydım şiiriyle hem zamandaş hem de duygudaş olan kardeş şiirinde Alper Gencer ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökenini sorguluyor.

i.
 
bir gün bütün faşistler ölecek anne
yer yarılacak ve sonrası malum
tabiata son’suz güveniyorum
şartlar devrimci olmamı gerektiriyor
bu sözle sessizliğin kanına giriyorum
bu kedersiz suskunluğun kanını emip tükürmek
saltanat zehrinden iktidar sevdasına
devletin bekasını bombalamak istiyorum!
 
bir gemi de ben kaldıracağım buradan
bu yüzyıldan kendime merhamet yontacağım
bu zulmü ortasından gemilerle yaracağım
dağlardan hudutlardan vicdan kaçıracağım
devrimciler çok sever dağları denizleri
devrimci olmamdan en çok annem endişeli
ama BM beni kınasa annem buna aldırmaz
Ben BM’yi kınasam BM bana aldırmaz
ha birleşmiş milletler ha üçer üçer koşturan maymun sürüsü
ha tersine darwinizm ha “viva devletlûm!”
ha otoriteden müsaade ha aldanmak masivaya
kan alırken çatladı arzın ar damarı
hemşir’anım dünyaya az pansuman yapsana:
haç gölgesinde kadrolaşan avrupa
ruhu şarampole yuvarlanan latinler
her hançerin yankısı ingiliz siyaseti
onun duygusuz piçi birleşik devletler
her zulmün altında israil hükümeti
sesi parçalı boğuk patetik sovyetler
biat farkı yüzünden gözleri hala yumuk
kendi kazanında uzak doğu milleti
komşusunun katlini izleyen kukla
yatacak yerin yok senin mısır medeniyeti
kral diye bir arap okumadım kitapta
o halkından kopuk bir ortaçağ obezi
kendi milletimin bile kendi devleti
ile husumeti, kan davası var
ölmez isen zorlarlar seni ötenaziye
öpecekmişçesine parçalarlar sineni
inerek dil köküne şarkını yasaklarlar
destanların şehirlerden geçmez olur böylece
tövbe haşa Allah’la senin arana girip
yaptığın ibadeti ha bire zapt ederler
eleğimsağma misali açılan
inançları yek renge raptederler
karşı koysan bir punduna getirip
yasayla, imzayla darp ederler
asırlardır duvara asılı resimleri
değiştirme isteğinle harp ederler
kahrolsun meşruiyet!
kahrolsun meşruiyet!
ve böyle kamu vicdanı
ve yersiz öten yönsüz uçan hukuk kuşları
ve mazluma durmadan suç isnat eden
zalimi aklayan o meşru yalan
bilmez ki senin mabedini yıkarak
kendi Mabut’una kast etmektedir
bilmez ki kast ettiği o güzel Mabut
güneş sistemine emretmektedir
devlet soluk aldıkça faşist doğurur
çocuk mahpus düşerse devlet vurulur
hayaletler ve putlar ve çuvalla para
babamı devletin tabutuna koydurur
 
ii.
 
babam ters ters bakarken onu çok seviyorum
babamdan devletle geçinmeyi öğrendim
babalar hiç durmadan devleti çok seviyor
babam ters ters bakarken bana
doğru yaptığıma inancım artıyor
babam ama yağız delikanlıyken
rest çekmiş devlete, sürmüşler onu
gül eğmiş boynunu, yaraya merhem
sürdü mü bülbül, bülbül olur mu?
babam orta yoldan gitmemi arzuluyor
Resulullah öyle buyurmuş diyor
babam Resulullah lafzının beni
en zayıf noktamdan vurduğunu biliyor
 
iii.
 
ifrata yetecek itidalim kalmadı
bir yolun ortası tam olarak bazen
bir gemiye atlamak ve bir daha dönmemektir
mazlumun feryadı yankılanınca
çölsüz sesin hükmü düşer
cayar gövdesinden kelle
güverteler kana bulanır, kan denize
bu mesela biraz da şöyledir anne
artık mağara kapılarını örümcekler örtmese de
Sevr’de yuva yapmasa da güvercinler
en devesiz zamanında yeryüzünün 
bu muhataralı çölü bir defada geçecek
bulunur yine bir gemi dolusu yürek
ve Sıddık ayağıyla gelip kapatır bilânçoyu
çünkü Sıddık’ın ayağını yılan soktuğu zaman
devesizdi ve yanında Peygamber vardı
malı mülkü ömrüne yetecek kadardı
benim böyle zengin arkadaşım olmadı
hayat müşterek dedim, kaçıp gitti her biri
çok parası olanın benle işi yok
benle işi olanın çok parası yok
on binlerce lirayı apansız borçlanınca
babamdan “Allah Kerim!” söylemeyi öğrendim
babamdan İslam’ın beş şartını öğrendim
babamdan zalimlere sabretmeyi öğrendim
babamdan taksit yapıp borçlanmayı öğrendim
babam ömrü boyunca bana dua etmiştir
ben oğluma ömrümce dualar edeceğim
oğlum benim kabrime gelip bir tas su dökse
“babacım” dese bana “günahların affolsun”
Allah duysa oğlumu duayı kabul etse
maaile kavuşsak orda cennet ehline
bağıra bağıra yahut kısık sesle her neyse;
darphaneler yıkılsın! tersaneler kurulsun!
denizler mazlum için gemilerle donansın
babam geçsin dümene annem balık pişirsin
gemi varsın Gazze’ye, dünyada savaş bitsin
 
 
 
iv.     
 
bir gün bütün faşistler ölecek anne
son düdük çalınacak ve müsabaka bitecek
sana sil baştan anlatmak istiyorum
bir ucu uzasın gitsin uzaklara
söylersen göremezsin, görürsen söyleme
sen yaşarken seni seviyor olmak
kavgada tutarlılık zerk ediyor gövdeme
putlaştıkça puştlaşan faşist imalat evi
sürtündükçe yanına karası bulaşan devlet
ağlayan bebelere sağır kaldıkça
ne bekası kardeşim, kimin bekası!
dünyada iktidar denilen köpek
israil devleti ve yardakçı şürekâsı!
 
çok sıcak bir çöl sahnesi düşleyin
çok kızıl bir çöl sahnesi düşleyin
ya da bir güverte bir helikopter
öncesinde her taraf yeşil ve serin
kendini üreten merhamet var önce
vicdan parasız yatılı ve hikmet
bütün sokaklarda işporta
yani bir sokağa saptığınızda o sıra
neredeyse imkânsız hakikate değmemek
sorulacaksa bir gün o gün sorulacak
o gün anlaşılsın diye bir daha
adaletin filmini çekti ihanet
ayrılmamışsa insan nazarında akla kara
o vakte dek derişmemişse hala beyaz
Kerbela’dan büyük trajediye
tanık olmamıştır olamaz bu arz
ve dönüp bakınca, tam olarak orada
iki omzu üstünde yoksa hala kellesi
güzeller güzeli Peygamber torununun
sizin boynunuz da, iyi bilesiniz
hiçbir başla gövdeyi birbirine bağlamaz!
ben öyle bilirim ki dünyadaki dehlizimiz
o dehlizse bizi cennete vardıracak
gidip yezidin yakasına yapışıp
mazlumun hakkını söke söke almaz isek
vay halimize ki, vay halimize!
işte bu yüzden açıldık Akdeniz’e
korkak yuvalardan düğmeye basanları
ibretiâlem için gemilerle faş ettik
şairi devletinden kovmuş Eflatun,
devlette gözü olan şair namerttir
ne kovulması ulan, biz istifa ettik!
 
v.
 
devletin bekasından bana ne anne
şaka yaptım üzülme zaten bombam da yok
bombam yok ama bu şiir infilak edebilir
ben elimde bir pimle dünyaya geldim
ve itiraf ediyorum şimdi burada
zalime atılan her bombada pimim var
benim evde aslında pim koleksiyonum var
hiç bombam olmadı hiç silah kullanmadım
ama mazlumlara atılan her mermiyle vuruldum
evet, tamam doğrudur dünyanın en iyi
filarmoni orkestrası belki İsrail’dedir
ama toplasan bütün o notaları sesleri
bir Hatayi yahut bir Veysel eder midir!?
bizi  yalnız sevgi alt edebilir
şimdi mesela yani Peygamber
yağmurun altında kim bilir ne güzeldir
Peygamber yağmurda ıslanırken ne güzeldir
Peygamber ıslanırken yağmur ne güzeldir
Peygamber’i çay içerken keşke görebilseydim
Peygamber’le oturup çay içebilseydim
Peygamber’le birlikte zeytin yiyebilseydim
Peygamberle oturup kalkmak ne güzeldir
Peygamberle oturup kalkmak en güzeldir

Alper Gencer

Temmuz 2010, Üsküdar

Barış İlköğretim Okulu 2-A sınıfından meslektaşım Deniz Güden Külkedisi hakkında bir eleştiri kaleme almış. Hem bu eleştiriyi okuyucularla paylaşmak hem de bu vesileyle Deniz Güden’e küçük bir uyarıda bulunmak isterim.

Sayın Deniz Güden,

Öncelikle Sindirella’nın üvey annesini tanımlarken kullandığınız “sonradan görme” tabirine takıldığımı söylemeliyim. Bu tabir aileden asillerin, burjuvalar için kullandığı bir aşağılama ifadesidir ve sizin “erken” Marxist yaklaşımınızla çelişki halindedir. Aynı tona, hemen aşağıda “burjuvanın merhametine kalan asil” ifadenizde de rastlıyoruz. Kısa eleştirinizde tekrar eden bu ton, sizi Marx’ın Manifesto‘da “feodal sosyalizm” olarak tanımlandığı konuma yaklaştırıyor:

“Tarihsel konumu gereği Fransız ve İngiliz aristokrasisi, modern burjuva toplumuna karşı yergiler yazmak durumundaydı. 1830′daki Fransız Temmuz Devriminde olsun, İngiliz reform hareketinde olsun, aristokrasi, nefret ettiği o türediye bir kez daha yenik düşmüştü. Ciddi bir siyasal mücadelenin sözü edilemezdi artık. Elinde yalnızca kalem kavgası kalmıştı. Ama yazın alanında da restorasyon döneminin eski söylemleri olanaksızlaşmıştı. Sempati uyandırmak için aristokrasi, görünüşte kendi çıkarlarını gözden uzak tutmak ve burjuvaziye karşı iddianamesini yalnızca sömürülen işçi sınıfı çıkarma düzenlemek zorundaydı. Böylece, yeni efendisine taşlamalar düzebilmenin ve kulağına az ya da çok felaket tellallığı fısıldayabilmenin özrünü hazırlıyordu. Feodal sosyalizm bu tarzda çıktı ortaya, yarı şikayetname, yarı taşlama, yarı geçmiş yankısı, yarı gelecek uyarısı, bu arada acı ve zekice yaralayıcı yargı yoluyla burjuvaziyi kalbinden vurarak ama modern tarihin gidişini kavramadaki tam yetersizliğiyle de gülünç bir etki bırakarak.”[1]

Son olarak, Külkedisi’nin feminist eleştirisinin de epey verimli olacağını hatırlatıp, sizden en kısa zamanda böyle bir çalışma da beklediğimi bildiririm. Hem cevabınızı hem de yeni eleştirilerinizi burada yayımlamaktan şeref duyarım.

Yoldaşça selamlarımla.


[1] Marx, Karl. Komünist Manifesto Ve Komünizmin İlkeleri. Ankara: Sol Yayınları, 1976.

Dostumuz Alper Gencer’in günlerdir kafasında dönen şiir sonunda zuhur etti. Çaydan, aşktan ve haktan kopamayanlar için Alper Gencer söylüyor:

 

GAZZE KAFE*

“Gemiler Gazze limanına ulaşsa da ulaşmasa da kazandık.”
İsmail Heniye (Filistin’in meşru başbakanı)

“Hepimiz diğer çocukları merak eden çocuklarız”
Rachel Corrie

“Cenâb-ı Hakk’ın bizi büyük bir devrimde

enstrüman olarak kullandığını iliklerime kadar hissediyorum.”

Hakan Albayrak

“Es-sohbet-ü bilâ çay / Kes semai bilâ ay”
Anonim

 

 

yirmisekizmayısikibinonsaatonikiotuzantalya
denizleri ve gemileri yaradana hamd olsun
ve tavşan kanı çay için ne kadar sevinsem az
şu demire “vira!” diyen ağızlar ne güzeldir
ne güzeldir başlamakla bitebilen yolculuk
işte sanki Nuh, toparlanıp geçiyor
karşı kıyısına koşulsuz merhametin
bir tarafta asasız vicdan
Musasız asa
çaysız bırakılmışlık
öbür yanda kalkan gemilerin ardından
gemisiz kaldığına pişman kalabalık
tam ortada Gazze’ye gün be gün yürüdükçe
cennet kapısını zorlayan
bir ibadet ayini
çay içerek ibadet etmek ne güzeldir

sevgilim hayat zor ama sen çok güzelsin
hayatın zorluğuna inat senin güzel oluşun
kargışlı misillemesin, bir nevi sabotajsın ümitsizliğe
yırtar konişmentoları senin hudutsuz sevişin
seni çay içerken izlemek
seni çay doldururken
seni demlerken çayı
kimseler inanmasa da düpedüz sevap
o usulcacık düşen Müslüman bedenlerin
kapanmayan hesabı ödemesi gibisin
bana da rahmet! bana da şehitlik!
bana da böyle bir ödeme planı nasip eyle ya Rabbi,
böyle ivedi aşka, böyle kuşkusuz ve nakit!

işte bir ibadetten ötekine geçilircesine
bir rahiple bir imam omuz omuza
çay içmeyi bırakıp namaza durduklarında
dünyanın en kaygan ipindeki adamlar
cayır cayır tutuşan bir aşka salınırken
esas iple inseler dayağı yerler miydi!?
avuçlarım ellerimin içine çöküyor
bir atın üstünde son sürat sövüyorum
şu çaya inanmayan Yezid sürüsü
şu itlere sövdükçe güzelleşirim
diye inanmak geçiyor omuzlarımdan
kendi şerefine hainsin sen
gitmen gereken yeri seni o gemide boğmamamdan bil
ama seni adil bir kavgada
paramparça ederdi Hamza
Musa sen gibiler yüzünden vurdu kendini dağlara
senin eğriliğindi onu Allah’la konuşturan
İsa kardeşi Yakup ile
senin yüzünden döktü gözyaşlarını
Ali, o güzel Resulü için
Zülfikar’ı çıkartır ve savaş biterdi
tarih boyu cehaletin dönüştürdü öfkeyi
sana doğru büyüyen bitmez bir düşmanlığa
paranoyaksın
korkuyorsun
kendini seçilmiş sanıyorsun seçilmişler arasında
zalimsin ey İsrail, zulmün kendi yaradılmışlığına!
nükleer bir tehdit sayıyorsun kendini amma
Hızır’a ve meleklere gücün yetmez ki
senin semaverin yok, demliğin yok, demin yok
senin ateşin yok bir bardak çayı kaynatmaya

ve muhabbet ehline selam olsun
unutma, unutturma, utan, usandırma
korun sen de kendinden hıncahınç kalabalık
yarıl sen de ortandan körlüğe büyüyen uyku
bizim şarkımız bu söylendikçe uzayan
ve bitmeyen bir gökkuşağı olmalı
bizim gemimiz bu biz içindeyiz
hepimizin çay içtiği taraftan bakılırsa
hepimiz o geminin içinde değil miyiz!

üçhaziranikibinonsaatikikırkbeşistanbul
uçakları uçurup indirene hamd olsun
çay içmek çok güzel bir duygudur kardeşim
gemimiz dünyanın bütün limanlarına yanaştı
şehitlerimizin berrak kanı Akdeniz’e karıştı
şarkımız Gazzeli çocukların kulaklarına ulaştı
tarih tasavvuru parçalandı siyonistin
dünya bir gemi, dünya Mavi Marmara
İsrail vicdanın ablukasında
ve bundan böyle ona çay falan yok!

Alper Gencer

5 Haziran 2010

İstanbul

*Mavi Marmara gemisindeki barış gönüllülerini çaysız bırakmayan, 24 saat açık kafe.

Est j’un autre?
J’y crois pas!
Moi n’est que moi-même. Les reste est problème de l’autre.
Les autres en enfer!
En faite, l’enfer c’est les autres.
 
Ben bir başkası mıdır?
Hiç sanmam.
Ben benim; geri kalanı başkasının sorunu.
Başkasının canı cehenneme.
Zaten cehennem de başkalarıdır.
 
[*] Rimbaud’dan Sartre’a bir yol arayan bu metincik Kurmaca Alıştırmaları‘nın dokuzuncu hikâyesinin epigrafıdır.

Yoldaş Bulgakov’un mektubu henüz elime geçti. Bizleri üzmemek adına yazmamış olmasına rağmen, mektubun gönderildiği adresteki değişiklik, dostumuzun artık Bolşaya Sadovaya caddesi, numara on, daire ellide oturmadığını gösteriyor. Bu durum —sonunda hurafelere teslim olmuş— Bulgakov’un kendi tercihinin bir sonucuysa ne âlâ! Ama Parti’nin bir tasarrufuysa, Komintern sekretaryasındaki yoldaşların başını ağrıtacağımı bilmiş olun!

Kuvvetle muhtemeldir ki dairenin kötü şöhretine kafayı takan Mihail değil Tatyana olmuştur. Bilirsiniz işte, kadınlar böyle hurafelere inanmaya daha yatkındır. Bizimkiler taşınmadan evvel bu dairede, müteveffa kuyumcu Fougères’in elli yaşlarındaki dul karısı Anna Frantzevna otururmuş. Bu iş bilir hanım, dairesinin beş odasından üçünü kiraya vermiş. Bir süre sonra da açıklaması olanaksız olaylar meydana gelmeye başlamış: Evin ahalisi, birer birer, hiçbir iz bırakmadan kayboluyormuş.

Bir bayram günü, beyaz eldivenli saygılı bir polis, adını hatırlayamadığım ikinci kiracıyı, önemsiz bir evrak imzalamak üzere karakola çağırmış. Kiracı, hanımefendinin eski ve sadık hizmetkârı Anfissa’ya, arayan olursa, on dakikaya kadar döneceğini bildirmesini söyleyerek, polisle gitmiş. Tahmin ettiğiniz üzere, on dakika sonra dönmemiş; hatta bir daha hiç dönmemiş. İşin garibi, polis de onunla beraber sırra kadem basmış.

İki gün sonra ise diğer kiracı, yani Belomut kaybolmuş. Her sabaha benzer bir sabah, her zamanki araba onu işe götürmek üzere almış, ama her zamankinin aksine onu geri getirmemiş. Aslında araba da bir daha görülmemiş. Üzüntü ve şaşkınlık içindeki Bayan Belomut ise yas tutacak zaman bile bulamamış; o da aniden kayboluvermiş.

Belomut’un kaybolduğunu duyar duymaz alelacele yazlığından dönen Anna Frantzevna, Bayan Belomut da ortadan kaybolunca, uykusuz geçirdiği üç günün sonunda, tekrar yazlığına gitmiş. Geri dönmediğini söylemeye hacet yok sanırım! Bir başına kalan Anfissa ise günlerce ağlayıp durmuş. En sonunda, daireden sabaha kadar gürültü ve ışığın taştığı bir gece, o da kaybolmuş. Ondan sonra da tevatürün bini bir para: Artık, bir elmas entrikası mı dersiniz, yoksa Anfissa gibi karabüyü mü, siz bilirsiniz! Bendeniz, Mihail’in üç yıl evvel bir mektubunda yazdığı, bu evle alakalı gerçek duygularını ifade eden şiiri iktibasla iktifa edip asıl meseleye geçeceğim:

Bolşaya Sadovaya caddesinde

Koca bir blok apartman vardır

O blokta felaket içinde yaşar kardeşlerimiz:

Örgütlü proletarya

Ve tamamen etrafımı almıştır benim proletarya

Bir atommuşum gibi tıpkı (kıyaslama için özür dilerim)

İmkânlarımız hakikaten berbat

Hiçbir şey çalışmıyor, mesela A… Y…’muz

Lavabo da kafasına göre takılıyor

Gün boyu kuru da, geceleri yerlere akıtıyor

Solumda bir kadın sesi “Zavallı martı”yı söylemeye başlıyor

Ve sağ duvarımın ardında balalayka çalıyorlar

Yoldaş Bulgakov’un tefrika ettiği haberin son bölümünü aktarmadan hemen önce ise, haberde anlatılan olaylar neticesinde gerek Moskova’da gerekse diğer başkentlerde oluşan kafa karışıklığına çözüm olması temennisiyle, şahsi fikirlerimi paylaşmak isterim. Aslında şahsi olan sadece sonuçta varacağım önermeler olacak; yoksa aynen ustaların yöntemlerini tekrar edeceğim. Yoldaş Lenin’den bir hatırlatmayla işe başlayalım: “Bir şeyi bilmek için, bütün yanlarını, bütün bağlantılarını ve ara bağlantılarını iyice kavramamız, incelememiz gerekir. Bunu tam olarak asla başaramayacaksak da, çok yanlılık, yanılgılara ve katılığa karşı en iyi güvencedir.” Marksizm’in yasayan ruhunun, somut koşulların somut tahlili olduğunu söylediği zaman, Yoldaş Lenin tam da bu fikri dile getiriyordu. Bizim dogmacılarımız ise Lenin’in öğretisinin tersine, hiçbir somut şeyi tahlil etmek için kafalarını kullanmıyor, yazılarında ve konuşmalarında, partiye hiçbir yararı dokunmayan boş kalıpları terennüm edip duruyorlar.

Yoldaşlar, şu bir vakıa ki Şeytan Moskova’da yeryüzüne inmiştir. Bu fazlasıyla somut bir durumdur! Bu durum bizi, vakıayı inkâr etmeye değil, teorimizi gözden geçirmeye sürüklemelidir. Bu küçük makalede, hem bendenizin hem de makalenin boyundan büyük bu işe girişmeyeceğim. Sadece, meseleye nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair birkaç teklifte bulunacağım. Bu teklifleri —yine ustaların yolunu izleyerek— diyalektik materyalizm, ekonomi-politik ve bilimsel sosyalizm başlıkları altında toplayabiliriz.

Yoldaşlar! Bir zamanlar doğaüstü sayılan çoğu kuvvet ya da varlık, bilimsel ilerleme sayesinde, artık doğa yasalarıyla izah edilebiliyor. Peki, biz de “Doğaüstü henüz keşfedilmemiş doğadır” deyip işin içinden çıkabilecek miyiz? Yoksa bu ilerlemeciliğe gönül indirmeden, meseleyi daha gerilere götürüp, metafiziği yeniden mi tartışmalıyız? Evet! Nedir metafizik? Şunun şurasında, Rodoslunun birinin kitapları sıralarken yaptığı tercihin sonucu değil mi? O da insan zihnine ait bir kategorizasyon hatası olamaz mı? Yoldaşlar! Diyalektik materyalistler bu fırsatı kaçırmamalı, Şeytan’ın yeryüzüne inişini, fiziğin alanını metafiziği de kapsayacak şekilde genişletmeye dayanak olarak kullanmalıdırlar. O halde “Bir bilim olarak metafizik nasıl mümkündür?” sorusunu yeniden sormanın vakti gelmiştir. Bu vesileyle Kant’ın hatırlanması Marksistler için ayrıca ufuk açıcı olacaktır. Mesela, komünizmin Kantçı manada bir “koşulsuz buyruk” olduğunu neden söylemeyelim: Çünkü o fevkalade pratik ve ahlakidir. Bu koşulsuz buyruğun gerçekleşeceği tarihsel ve maddi koşulların teorik araştırması, “tarihsel zorunluluklar” meselesinin dogmatik şekilde algılanışına yol açarak, bizi insanlığın son ütopyasını inşa ediyor olduğumuz gerçeğini görmekten alıkoymasın. Bizler hem fertler hem de tarihsel aktörler olarak, her an kararlar alıp seçimler yapmakta değil miyiz? O halde, bizim de yıldızlı göğün altındaki başımızın yanına, içimize de bir yasa lazım gelmez mi? Yoksa, korkarım ki insanoğlunun bu son hayali de, “aller Anmassungen der Vernunft überhaupt” yüzünden, yeni bir köleci kâbusa dönüşecek.

Meseleyi ekonomi-politik açısından ele aldığımızda ise, genç işçi devletinin ekonomik bir saldırıyla karşı karşıya olduğu açıkça görülecektir. Yoldaş Bulgakov’un aktardığı haberin önceki bölümlerinde okuduğumuz üzere, Şeytan Moskova’da iki temel ekonomik faaliyette bulunmaktadır: Bir, Sovyet yurttaşlarına Sovyetler’de üretilmeyen giysiler dağıtmak; iki, birkaç gün sonra bira etiketi olduğu anlaşılacak kâğıtları banknota dönüştürerek etrafa savurmak. Birinci faaliyetin amacı, henüz işçi sınıfının terbiyesine kavuşmamış eski üst ve orta sınıfları burjuva modasının ışıltısıyla tavlamak ve yoldan çıkarmaktır. İkinci faaliyetin ise iki sonucu var: Bir yandan işçi devletinin parası devalüe edilirken bir yandan da itibarsızlaştırılıyor.

Meselenin stratejik ele alınışında ise biraz cesaret talep edeceğim. Şu apaçık ortadadır ki Şeytan işçi sınıfına ve onun genç devletine saldırmaktadır. Böylelikle Şeytan, günümüzde Emperyalizmin bir neferi ya da en hafif ifadeyle işbirlikçisi olarak konumlanmıştır. O halde bizlere düşen, Şeytan-Tanrı diyalektiğinden propaganda seviyesinde de olsa istifade edip, onun tarihsel bagajından hicap etmeyi de umursamadan, şu kadim sloganı, işçi sınıfı lehine, cesaretle, yeniden tarihin sahnesine çıkarmaktır: Yoldaşlar, “Tanrı bizimledir!”

[*] Kurmaca Alıştırmaları‘nın otuzuncu hikâyesinin girişidir.

Umberto Eco Anlatı Ormanlarında Altı Yolculuk’ta, okurla yazar arasındaki güven ilişkisini yaklaşık olarak şöyle tarif ediyor: Bir anlatı metniyle karşılaştığında okur, yazarla zımni bir anlaşmaya imza atar: Coleridge’in “inançsızlığın isteyerek askıya alınması” dediği şu meşhur kurmaca anlaşmasına. Okur kendisine anlatılanın hayal ürünü bir kurmaca olduğunu bilir, ama buna rağmen, yazarın yalan söylediğini falan düşünmez. Yazar gerçek bir beyanda bulunuyormuş gibi yapar, okur da kurmaca anlaşması gereğince, yazarın anlattıkları gerçekten oluyormuş gibi davranır.

Velhasıl kelam, sevgili okur, metnin tadını çıkarmak istiyorsan, yazara güvenmekten başka çaren yok! Yani yazar, yukarıdaki sözler Eco’nun dediyse, buna inanmak zorundasın. Her bir bilgiyi, açıp arama motorunda taradıktan sonra, okumanın keyfi mi kalır! Ya da bir dakika! Fikrimi değiştirdim: Calvino Amerika Dersleri’nde söylesin, yukarıdaki sözleri. Nasıl? Hâlâ inanıyorsun değil mi? Bir an için de olsa, aklından geçirdin değil mi ama, doğrusu bu mu diye?

Her neyse; biz işimize bakalım. Hazır, okurla yazar arasında var olması gereken güven ilişkisinden bahsetmişken senden bir ricam var sevgili okur. Korkma canım; gel, inançsızlığını —bir süre için dahi olsa— askıya al da o mabuda birlikte abd olalım demeyeceğim. Senden daha kolay bir şey isteyeceğim. Sevgili okur, aybaşına kadar bir üç yüz kağıt atsana! Söz, telif ücretleri bankaya yatar yatmaz ödeyeceğim.

Buraya kadar yazdıklarımı okuyup eğlenen okura, Eco “örnek okur” diyor. Tutup para yollamaya kalkışana ise “ampirik okur”. Aralarında bir tercih yapmak gerektiğinde, Eco tabii ki “örnek okur”u seçiyor. Ama ben okurun ampiriğini severim!

Bir muhabbet almış gidiyor: “Okurla sohbet”, “okurla söyleşmek”, “okurla dertleşmek”, “okurla diyalog kurmak” ve benzeri… Allah aşkına, ne dediğinizin farkında mısınız? Mümkün müdür, okurla söyleşmek?

Sana soruyorum! Mümkün müdür?

Söyleşiyi başlatmak için ağır bir giriş oldu sanırım. Daha kolay bir başlangıç yapalım: Kıymetli okur, nasılsın, iyi misin? Bak, çok kolay: Nasılsın, iyi misin?

Tamam; daha da kolaylaştıralım: Adın ne senin?

E, olmaz ki ama! Daha adını söyleyemeyen insanlarla gel de felsefeyi konuş ya da cehennemi!

Sonuç: Demek ki neymiş? —Sana sormuyorum artık, laf olsun diye öyle yazdım— Okurla söyleşmenin imkânı yokmuş. Bundan böyle, —adını söylemediğin için— sana “okur” diye hitap edeceğiz ve arada sırada dikkatini metne çekebilmek amacıyla seninle konuşur gibi yapacağız.

Tevekkeli değilmiş, mektuplardaki üslup. Aynıyla devam edelim: “İyi olmanı cenab-ı Haktan niyaz ederim.”

2 sayfa12»Yukari Asagi