.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Bir muhabbet almış gidiyor: “Okurla sohbet”, “okurla söyleşmek”, “okurla dertleşmek”, “okurla diyalog kurmak” ve benzeri… Allah aşkına, ne dediğinizin farkında mısınız? Mümkün müdür, okurla söyleşmek?

Sana soruyorum! Mümkün müdür?

Söyleşiyi başlatmak için ağır bir giriş oldu sanırım. Daha kolay bir başlangıç yapalım: Kıymetli okur, nasılsın, iyi misin? Bak, çok kolay: Nasılsın, iyi misin?

Tamam; daha da kolaylaştıralım: Adın ne senin?

E, olmaz ki ama! Daha adını söyleyemeyen insanlarla gel de felsefeyi konuş ya da cehennemi!

Sonuç: Demek ki neymiş? —Sana sormuyorum artık, laf olsun diye öyle yazdım— Okurla söyleşmenin imkânı yokmuş. Bundan böyle, —adını söylemediğin için— sana “okur” diye hitap edeceğiz ve arada sırada dikkatini metne çekebilmek amacıyla seninle konuşur gibi yapacağız.

Tevekkeli değilmiş, mektuplardaki üslup. Aynıyla devam edelim: “İyi olmanı cenab-ı Haktan niyaz ederim.”

Yazarın okurdan farkı, onun okurken aynı zamanda metni değiştirebilmesidir. Okur ise metni değiştirememenin acısını, onun anlamını kaydırarak çıkarır.

Ben böyle söyleyince, bunu nasıl yaptığını soruyorsun. Mesela, diyorsun ki ey okur, “Madem öyle; dur, ben bu cümleyi öyle saçma bir bağlamda alıntılayayım ki yazarı saçını başını yolsun!”

Sana karmaşık gelen tarafı burası olduğundan belki de, sen bunu sorguluyorsun. Ama nasıl olup da yazarın metni değiştirebildiğini sormuyorsun. Ya da metnin nasıl verili olabildiğini. Ya da ona neden “bilmem ne metni” değil de “metin” dediğimi. Herkesin derdi ayrı tabii. Hayırlısı…

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

— İyi günler. Nasıl yardımcı olabilirim?

— Gazetedeki ilan… Şey… Hani, istediğimiz soruyu… Kesin cevap… Bilimsel, hani…

— Evet, buyrun. Neyi merak ediyorsunuz?

— Şey… O da beni seviyor mu?

— Hangi yıl doğdunuz?

— 1983.

— Ya o?

— 1986.

— Eveeet… 1983’te kaç tane üç var?

— Bilmem. Bir tane değil mi?

— Hayır! Sonda var bir üç. Dokuzda var üç tane; etti mi dört! Sekiz bir daha kaç? Dokuz! Onda da var üç tane; etti mi yedi!!!

— Anlayamıyorum. Sakin olun lütfen!

— Peki, hangi yıldayız?

— 2010?

— Yirmi, on daha otuz! Kaç tane üç vardı? Yedi! Neyi arıyorduk? Üç!!! Etti mi sana kırk! Ve Milliyetçi Hare…

— Alo??? Devlet Bey, siz misiniz? Alo?

— İyi günler. Nasıl yardımcı olabilirim? Ben Emre.

— Emre Bey, moleküler transportasyon cihazında bir sorun var sanırım. Satürn istasyonumuzla aramızdaki sevkiyat kesildi dünden beri.

— Öncelikle adınızı öğrenebilir miyim?

— Simit; Can Simit!

— Sayın Simit, modeminizin link ışığı yanıyor mu?

— Hay Allah belanızı versin be! Hâlâ mı…

— İyi günler. Nasıl yardımcı olabilirim? Ben Emre.

— İyi günler Emre Bey. Sizce, o da beni seviyor mu?

— Bu sorunu kökünden halletmek üzere, uzmanlarımız tarafından geliştirilmiş,  özel bir yöntem var. Söylediklerimi dikkatle not edin lütfen.

— Yazıyorum.

— Ona önce “seni seviyorum de” diyeceksiniz…

— Peki…

[...]

— Bunu ısrarla tekrar ettikten sonra…

[...]

— “Yalan söylüyorsun” diye bağırmalısınız.

— Anlıyorum. Ama…

— Şimdi, yöntemin uygulanması sırasında dikkat edilecek hususlar için, sizi uzmanımıza bağlıyorum.

[...]

— Buyrun, ben Onur Ünlü.

— İyi günler. Nasıl yardımcı olabilirim? Ben Emre.

— Toplum beni anlamıyor…

— Adresiniz … sokak, numara 37, daire 6, değil mi?

— Evet?

— … Bey, lütfen telefonu kapatmayın ya da kapatsanız bile bu adresten ayrılmayın.

— Ama neden?

— Arkadaşlarımız en kısa süre içerisinde sizi bu adresten alacaklar.


Salinger öldü diyeler
Asoşeytıddan duyalar
Metrukesine doyalar
Şöyle garip bencileyin

Adını unutturan ırmağın kıyısındaki uzun sessizliği şair bozdu:
«Derin
taş zindanın
müebbed mahpusu
iki testi su
birkaç parça et
ve gardiyanın böldüğü karanlıklarda
o ilk ve son sözü anımsamakla mükellef kıldı nefsini.

Gölgesiz bir saatte
aralandı
tepelerdeki kapak
ve ışık oldu!1
Gördü
piramidin büyücüsü
yanı başındaki hücrede
kaderini paylaşan jaguarın
vahşi derisine kazınmış
kırk hece
ve on dört kelimeyle mukayyet
muhkem
bir ayet.

Sular akıştı
o an
akışın gözünde
vahdet içinde
kesreti gördü
ya da tam tersini.

Ne kendine söyledi
ne de başka bir faniye okudu.
Bir ben duydum
-bir önceki düşe uyandığımız
düşler labirentinde-
kara bir düşün sıkıntısıyla
sayıklarken
onu.»2

Bilge de sıkıntısını gizlemedi, ama sözünün sonuna kadar şairi dinledi: «Bu hikayeyi sana, şu meczub “yarasa”3 anlattı değil mi?» Şairin yanıtını beklemeden devam etti: «Evet, o olmalı. Potala ve Tikse’de de bu yalanı söylemiş ve onların gözlerini de bağlamayı becermiş. O adam burnunun ucunu dahi göremeyecek kadar şaşıdır,»4 dedi, gülerek. «“Birlik içinde çokluk” derken kastettiği ise bu şaşkın görüsünden başka bir şey değildir. Ve şaşı bakmak ancak aylakların işidir.»5
Sesinin rengini değiştirmek için kısa bir süre durakladı. Bu süre, alaycılıktan şefkate geçmeye yetti: «Halini anlıyorum,» dedi. «Senin işin bu: Hayret! Yaratılanı izle [ki onlar gerçekten de Tanrının birer ayetidir] ve hayranlıkla anlat. Bize “şen olandan” ve “neşe”nin6 kendisinden bahset! Ama seni tanımadığın bu tekinsiz bozkırda başıboş dolaştıran küfür7 atını tekmele, gitsin! Söylediğin yalandaki belagat, sana ancak cehennemde seçkinlik kazandırabilir. Ama unutma ki ateş yaktığı her şeyi sıradanlaştırır.»

Bilge daha pek çok şey söyledi. Eskilerin hikayelerini tekrar etti durdu. Ama geri kalanını ne şair hatırlayacak ne de ben. Bu unutuşa cehennem ve onun eşitleyici ateşinin korkusu mu neden oldu, yoksa ırmak mı, hatırlamıyorum.


Mütercimin notu:


[*] Fernandez, M. “El Tigre y El Brujo”. Otras Historias.
[1] Et facta est lux.
[2] Bu bölüm Borges’in La Escritura de Dios (Tanrının Elyazısı) hikâyesinin manzum bir özeti gibidir.
[3] “Tzinacán” Tolteclerin dili olan Nahuatl’da “yarasa”nın karşılığıdır. La Escritura de Dios’da “Piramidin Büyücüsü”nün adı da budur.
[4] “Şaşı bakma” Toltec büyücülerinin bilinen bir tekniğidir.
[5] Mantık Al-Tayr, Ferideddin-i Attar.
[6] Orijinal metinde Almanca olmaları, Hölderlin göndermesine işaret ediyor.
[7] “Adını unutturan ırmak” (Lethe) ve “küfür” (letheia) geçişi için de Hölderlin’in adı anılabilir. “Letheia”yı “gerçeğin üstünü örtmek” anlamında “küfür” olarak tercüme ettim.

İyi akşamlar.

Sana da. Ama neden böyle başladın söze.

Bilmem. Gerçek bir diyalog havası katabilmek için olmasın?

Neden? Şöyle ağır, havalı sözlerle, etkileyici bir giriş yapsaydık ya.

Yahu, dilini tutan mı var! Buyur söyle.

“Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Yazının devamını okuyun. »

2 sayfa«12Yukari Asagi