.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Mahremiyet

Kişisel şeyler yazmaktan hoşlanmıyorum. Bazı yazarlar var görüyorum, bunda bir beis görmüyorlar. Gençlik hatıraları, aşk hikayeleri, kalp kırıklıkları. Yazıp duruyorlar. Bıraksanız çocukluklarından başlayarak anlatacaklar.

Oysa mahremiyet diye bir şey var. Şahsi şeylerinizi saklarsınız. Yeni Cami önünde güvercin yemler gibi ortaya saçmazsınız. Fakat benim gibi topluma mal olmuş biriyseniz, yakanızı bırakmıyorlar. Mektuplar alıyorum. Genellikle genç kadınlardan. Beni ne kadar beğendiklerini yazıyorlar. Buna şaşırmıyorum. Doğaldır. Peki ya sordukları sorular! Her şeyi bilmek istiyorlar: kaç numara pabuç giyiyorum, kızarmış patates yiyor muyum, saçlarımı soldan sağa mı yoksa sağdan sola mı ayırıyorum?

Ne olacak efendim, ne olacak? Bunları bilseniz ne olacak? Diyelim ki, İkizler Burcu’yum, İpana’dan başka dişmacunu kullanmıyorum, ana rahmi pozisyonunda uyuyorum ve paçalı beyaz don giyiyorum. Bunları bilirseniz daha bir Hurşit daha bir Seçkin mi olacağım?

Aziz dostum, sınır tanımayan bu genç hanımlara dair hissiyatımı size şu örnekle anlatmak isterim. Bir zamanlar bir köpeğim vardı. Arap Kadri (ki bir nebze mütecessis olması dışında mükemmel bir hayvandı) kapalı kapılara pek sıcak bakmazdı. Ancak gerçek şudur ki, siz klozetin üzerinde gevşemiş iken, köpeğiniz bir kafa vuruşu ile tuvaletin kapısını açıp gözlerini üzerinize diktiğinde inkitaya uğrayan sey, yalnızca o andaki icraatınız değil aynı zamanda mahremiyetinizdir.

Bunu yapmamak gerekir.

En samimi hislerle sizin,

Hurşit Seçkin

Schrödinger’in Kedisi

Bilim tarihi gerekli gereksiz bilumum hayvanatla doludur. Uzaya giden şempanzeler, balonda uçan koyunlar, labirentteki fareler, yok efendim Pavlov’un köpeği, Darwin’in kuşu falan filan.

Ama Schrödinger’in kedisinin ayrı bir yeri vardır. Schrödinger’in farazi kedisi ışık ve ses geçirmeyen bir kutuda yaşar ve teorik olarak yüzde elli mevtadır. Her kedinin dokuz canı olduğu düşünülürse, en kötü ihtimalle 4,5 canı kalmıştır ki, bu da fena bir rakam sayılmaz.

Beyefendiye göre, kedinin akıbetini öğrenmek için kutuyu açmamız gerekir. Kapağı kaldırdığımız zaman yaptığımız gözleme dahil oluruz. Aynı anda varolan bir çok ihtimali tek seçeneğe indirger ve durumu öyle algılarız. Hızlı düşünemeyenler için tekrarlamak gerekirse, kutunun kapağını açarak kediyi ya tahtalı köye yollar ya da dünyaya intikal etmesini sağlarız.

Schrödinger gözlemciye gerçeklik üzerinde böyle bir güç atfederek halt etmiştir. Hayat bundan çok daha basittir. Ateş yakar, yağmur ıslatır ve kirli çamaşırlar, siz onları ne kadar gözlerseniz gözleyin, yıkanıp çekmecelere yerleşmezler.

Mektuplarımı hasretle beklediğinizi yazmışsınız. Posta kutunuzu her gün defalarca yokluyormuşsunuz. Bu bana ancak şeref verir, sevgili dostum. Fakat böyle yapmayınız. Kutuyu günde otuz kere açmak mektubun elinize geçmesini hızlandırmayacaktır.

Şu gerçeği kabul etmeliyiz ki, mektup kendi halinde bir şeydir. Hatta belki de ‘kendinde şeydir.’ Bizim onun üzerinde bir etkimiz olamaz. Ünlü bir Türk düşünürünün de dediği gibi, “varsa vardır yoksa yoktur.”

Düpedüz sizin,

Hurşit Seçkin

Sigarayı Bırakmak

Bir şair var tanırsınız, ‘bir gün seni bırakırım ya, tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu’ diyor.

Benim kadınları bırakmakla ilgili bir sorunum yok. Onları mütemadiyen bırakıyorum. Ya da iyisi mi, bırakıyorum onlar beni bıraksınlar. Böylesi daha pratik oluyor.

Sigarayı bırakmakla ilgili bir sorunum da yok. Bu konuda hiç tevazu göstermeyeceğim: belki yüz kere bıraktım.

Benim derdim dumanla. Aslında onu da bırakabiliyorum. Önce içime çekiyorum, sonra bırakıyorum. Sorun şu ki, bıraktığım yerde kalmıyor meret. Nereye üflersem üfleyeyim gelip burnuma giriyor. Sağa dönüyorum olmuyor, sola dönüyorum durmuyor. Pencereyi açıyorum, suratımda patlıyor. Olacak gibi değil!

Gayet iyi bilirsiniz ki, kararlarımı kendim veririm. Özgür iradeye inanırım. Onun için bugünden itibaren, sigarayı tutsam bile dumanı bırakacağım. Kendi sigaramın pasif içicisi olmayı reddediyorum.

Dumansızca sizin,

Hurşit Seçkin

Sözcükler…

…yetersizdir. Biraz kafası çalışan herkes bunu hemen farkeder. Çoğu durumu anlatmak için uzun cümleler kurmanız gerekir ki, bu düpedüz israftır.

Mesela sizden önce birinin oturup güzelce ısıttığı bir koltuğa yerleştiğinizdeki zevkle karışık rahatsızlık hissini tanımlamak için bir sözcük yoktur. Halbuki önemli bir şeydir bu. Hepimizin başına gelir. Ama büyüklerimiz düşünmemişler.

Onun için yeni laflar icad edilmesi gerekir. Hem mutlu hem üzgün olduğumuz anlar için ne demeli? ‘Muzgün’ mü? Kulağa fena gelmiyor aslında. Egzotik bir şey gibi sanki. Bir palmiyenin altında oturmuş denize bakan bir adam canlanıyor gözümün önünde. Melankolik ama iyi.

Ya da ne bileyim, aynı hatayı tekrar ettiğinizde onun adı hala ‘hata’ mıdır mesela? ‘Oha-ta!’ diyebilir miyiz? Kınamayı da içersin diye?

Gürültülü ve kalabalık meyhaneler için de ‘gülübalık’ öneriyorum. Gülüp söyleyen kalabalık bir grup insanı çağrıştırıyor. Aynı yerde balık da yeniyorsa ne ala! Hepsini birden tek hamlede söylersiniz, biter gider.

Böylece hem harften hem histen tasarruf etmiş olur insan. Nefesimiz daha uzun dayanır.

Hesaplıca sizin,

Hurşit Seçkin

Aptalca fikirlerden nasıl kurtuluruz?

Saygıdeğer feylezof Bertrand Russell Bey, ‘Aptalca fikirlerden nasıl kurtuluruz?’ adlı makalesinde şöyle diyor: “aptalca fikirleri bertaraf etmek için dahi olmaya hiç gerek yoktur.” (Gerçi beyefendinin örneğinde pek güzel gördüğümüz gibi, dahi olmanın zararı da olmaz herhalde.)

Russell’a göre, biraz kafası çalışan herkes aptalca fikirlerden rahatlıkla kurtulabilir, mantığın serin sularına huzur içinde yelken açabilir.

Mesela, gözlemle açıklık getirilebilecek bir konuda, zihninizi beyhude yere yormayınız diyor üstat. Gözünüzü açıp bakmanız yeter.

Gazze’ye giden gemiden çıkan silahlara hep beraber bakıyoruz. Baktık. Bir takım irili ufaklı bıçaklar.

Dünya basını gemidekilerin silahlı olduğunda ısrar ediyor. Diyorlar ki, bunlar mutfak bıçağı olamayacak kadar büyükmüş. Üstelik uçları da kıvrık kıvrıkmış. Bunun üzerine sayfalarca yazılıp çiziliyor. Bana sorarsanız oryantalizm. Üstelik kağıt israfı.

Sevgili dostum, aptalca bir fikre kapılmamanız için, Russell’ın öğüdünü dinleyip söz konusu fotoğrafa bir kez daha bakmanızı tavsiye ederim. Hala ikna edici olmadıysa, dünyanın en büyük ve en kıvrık uçlu bıçağıyla Indiana Jones’a saldıran yerlinin başına gelenleri hatırlatmak isterim.

Ateşli silah diye bir şey var. Beyaz Adam kullanıyor. Hem de 18. yüzyıldan beri.

Ampirikçe sizin,

Hurşit Seçkin

Irkçılığa, milliyetçiliğe ya da dini fanatizme prim vermeden İsrail’e ‘Hayır!’ demek mümkün müdür?

Elbette mümkündür.

Aslına bakarsanız, İsrail’in işlediği insanlık suçuna göstermemiz gereken tepkinin bunların hiç biriyle doğrudan ilişkisi yoktur. İsrail, son tahlilde, büyük ağabeylerini yedeğine alıp aşağı mahalledeki cılız oğlanı dövmeye giden zengin çocuğudur. Ve orada nasıl fakir oğlanın yanında duruyorsak, burada da aynı nedenle Filistin’e sahip çıkmamız gerekir. Adaletsizlik orada neyse, burada da odur.

Onun için, Gazze’ye yardım götüren gemiye yapılan saldırıya baktığımda, her şeyden önce şunu görüyorum: tepeden tırnağa silahlı adamlar korumasız insanların üzerine ateş açıyor.

İşte benim için Filistin meselesi her zaman gelip buraya dayanır. Bilirim ki, silahlı adamlar silahsızları öldürmeye başladıklarında, buna ‘Dur!’ demek gerekir.

Yoksa geceleri uyku tutmaz olur insanı.

Havalar

Yine sıcaklar bastırdı. Bu havaları hiç sevmem. Muhakeme becerisini yok eder. Gri hücreleri pembeleştirir, beyni pamuk helva haline getirir.

Güneş tepesinde patladığında, insan bir kaç numara aptallaşır. En basit kararlar bile içinden çıkılmaz hale gelir. Çişe gitsem mi gitmesem mi, sigaramı yaksam mı saklasam mı, parmağımı terliğe taksam mı takmasam mı? Günler böyle geçip gider.

Oysa mesela Danimarka’nın karanlık ve varoluşçu gerilimlerle dolu atmosferi öyle midir? Orada herkes bir alim bir feylezof olabilir. Meseleleri de bambaşkadır haliyle. Ama bunda yağmur çamur ve fırtınanın etkisini unutmamak gerekir.

Koy Hamlet’i koy Kierkegaard’ı bir Akdeniz kasabasına, oturt deniz suyuyla ıslanmış bir masaya, daya rakıyı ver deniz börülcesini, kalıyor mu bak ‘olmak ya da olmamak,’ kalıyor mu İbrahim ve İshak?

Götürüp Kaş’a bıraksak, Kafka bile en fazla bir kaç hafta dayanır. Sonra bir banka oturup bütün gün çekirdek çitleyebilir. Daha da fenası, ne bileyim, plajda şemsiye falan satmaya başlayabilir. Dönüşüm diye işte ben buna derim!

Kuzeye gidiniz, sevgili dostum. Her şeyin bir şeyi vardır. Düşünce de soğuk havada mukimdir.

Yağmurlarla sizin,

Hurşit Seçkin

Düzene Karşı Olmak

Tanzimattan beri düzenden intizamdan yana olan bir ailenin ferdiyim. Karışıklıktan hiç mi hiç haz etmem. Kalemlerimi boy sırasına sokar, çoraplarımı renklerine göre ayırır, her lokmayı layıkıyla çiğnerim. Duş yaparken bile sistemliyimdir: Önce göğüs sonra sırt sabunlanır, ardından da bacaklar ve diğer şeyler.

Kimileri düzene karşı çıkar. Ellerinde pankartlar meydanlarda bağırışır dururlar. Onlara şunu sormak isterim: Nereye kadar?

Her şey nihayetinde düzene meyleder. Bilimadamları börtü böcekte bile bir tertip bir intizam buluyor. Yaprakların dağılımında, kozalakların tırtıklarında, ayçiçeğinin çekirdeklerinde Fibonacci serisini görüyor. İnsanoğlunun uzuvlarının birbirine oranı bile aynı güzelim ölçüyü veriyor. (İtiraz ettiğinizi duyar gibiyim. Elbette istisnalar olabilir ama bunlar kaideyi bozmayacaktır.)

O zaman bir köşeye not edin, dostum! Ona buna karşı duracağım diye heba olup gidersiniz. Boşuna yorulmayın. Kurtuluş nizamdadır.

Muntazaman sizin,

Hurşit Seçkin

Yumurta

İnsanlar ikiye ayrılır. Rafadan yumurtayı geniş tarafından kıranlar ve dar tarafından kıranlar. (Bir de yumurta sevmeyenler var ki, onları insandan bile saymıyorum.)

Ciddi bir meseledir bu. Ne kahvaltı sofraları gördüm ki, bu tartışma yüzünden murdar oldular. Ne çiftler tanıdım ki, bu nedenle yollarını ayırdılar.

Kadınlar estetik meraklısıdır. Göze hoş görünsün diye, yumurtayı dar tarafı üste gelecek şekilde yerleştirirler. Bir su damlası gibi kabında dursun isterler. Oysa sağduyulu herkesin bildiği gibi, yumurta bir su damlası değildir.

Mantık bize şunu söyler: Yumurta yumurtadır. Geniş tarafından kırıp rahatça yersiniz. Doğru olan budur.

Güzellik geçicidir, dostum! Siz bakana kadar vitamini kaçar. Halbuki mantık hem evrensel hem de doyurucudur.

Bütün kahvaltılarda sizin,

Hurşit Seçkin

Şilili müzisyen Victor Jara, 11 Eylül 1973′de Augusto Pinochet’nin gerçekleştirdiği darbe sırasında tutuklanır ve birçok yoldaşı gibi ‘Estadio Chile’de işkence görür.

Olaya şahit olanlar Jara’nın şarkı söyleyerek öldüğünü anlatırlar. Gitarını elinden bırakmamış ve stadyuma girer girmez çalmaya başlamıştır. Diğer tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik ederler. Bunun üzerine askerler bir subayın emri ile Victor Jara’nın ellerini kırarlar. Ama o, gitar çalamasa da şarkı söylemeyi sürdürür. Sonunda bir dipçikle kafasını parçalarlar ve diğerlerine ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne asarlar.

Victor Jara’nın ölürken söylediği şarkı, Unidad Popular’ın ‘Venceremos’udur.

O günden beri birileri bu şarkıyı söylemeye devam ediyor. Bugün Taksim’de de söylenecek elbet.

Dilerim kimsenin canının yanmadığı umutlu ve güzel bir 1 Mayıs olsun!

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

3 sayfa123»Yukari Asagi