.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Micmacs’i izlerken “Galiba hayatımda seyrettiğim en güzel film bu” diye düşündüm.

Micmacs a Tire-Larigot
Yön.: Jean-Pierre Jeunet
Oyn.: Dany Boon, André Dussollier, Nicolas Marié, Dominique Pinon
Yapım: Fransa, 2009

Anders Thomas Jensen diye bir adam var. İncelikli senaryolar yazıyor, artistik filmler çekiyor. Adem’in Elmaları [Adams æbler] diye, 2005 yapımı çok ilginç bir filme imza atmış. Gelgelelim ben 2003’te yazıp yönettiği The Green Butchers’ı daha çok beğeniyorum.
Eigil diye gençten bir kasap var. Diyelim 29 yaşında. Bir de Svend… Immm, 40’larında filan. O da kasap. Svend biraz sıkılgan, düz bir adam. Bu ikisi, Pringles cipslerinin amblemi var ya, işte ona çok benzeyen bir patronun yanında çalışıyorlar. Bay Pringels, bu ikisini, bilhassa Svend’i aşağılıyor. “Kasaya senin bakmana izin vermiyorum, çünkü domuz gibi terliyorsun!” filan diyor.
Svend, Eigil’i ortaklaşa bir kasap dükkanı açmaya ikna ediyor. Eigul’un ailesi trafik kazasında ölmüş. İkizi de komada. Eigil, beyin ölümü gerçekleşmiş olan ikizinin fişi çekilsin diye bir kağıt imzalıyor.
Kasap dükkanı açılıyor ve olaylar hiç ama hiç beklenmedik, umulmadık, akla hayale gelmeyecek şekilde gelişiyor. Kazara cinayetler ve hasbelkader yamyamlık baş gösteriyor!
The Green Butchers zeka dolu, çok komik ve tatlı bir film.
Filmi baştan sona anlatmayı çok isterim, fakat işin ruhuna aykırı. Seyir zevkinizi baltalamayayım.
İzleyin, bana teşekkür edeceksiniz.

De Grønne Slagtere
[The Green Butchers]
Yön. – Sen.: Anders Thomas Jensen
Oyn.: Nikolaj Lie Kaas, Mads Mikkelsen
Yapım: Danimarka, 2003

Onur Ünlü’nün Polis filminin soundtrack’inden Dedektif adlı parça için bir klip hazırladık. Amatör işi. Bir bakın bakalım.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

3 Haziran günü farklı kesimlerden bir grup sanatçı, Beyoğlu’ndaki Muammer Karaca Tiyatrosu’nda buluşarak Gazze’deki İsrail ablukasına ve Gazze’ye giden gemilere yapılan baskına karşı bir basın toplantısı düzenledi. Hakan Albayrak’ın da yer aldığı afilifilintalar.com sitesinin yazarları tarafından organize edilen sanatçı buluşması, israilsuclusun.com adlı sitedeki uluslararası imza kampanyasıyla birlikte yürütüldü.

Yekta Kopan’ın okuduğu basın bildirisinde sanatçılar İsrail’e karşı mücadele edeceklerini ilan ettiler. Tek tek görüştüğümüz sanatçılar Star Pazar’a özel açıklamalar yaptı.

Bizi biz yapan şey ideoloji değil
YEKTA KOPAN [Hikayeci, televizyoncu, seslendirmen]

Dünya görüşü ne olursa olsun, düşünen, okuyan, yazan çizen insanların biraraya gelebilmesi çok önemli. Zulme karşı birlikte seslerini yükseltebilmeleri heyecan verici. Bu toplulukta yer almak için koştum geldim. Bizi biz yapan temel şey ideoloji değil, insan oluşumuzdur. İnsan olmak çok basit, bir o kadar da zor. Giderek daha da zorlaşıyor, biz de o zorun peşinde koşuyoruz.

Ortak payda vicdan
MÜGE İPLİKÇİ [Romancı, hikayeci, araştırmacı]

Burada çok samimi bir ortam vardı. Vicdan dilinin bundan sonra temel ortak paydamız olacağını ümit ediyorum. Gazze bizi biraraya getirdi. Başka sorunlarda da aynı cesaret ve merhametle biraraya gelerek çözüme yönelebileceğimizi anladım.

Hz. Musa yaşasaydı…
VEDAT ÖZDEMİROĞLU [Mizah yazarı, şair]

Tevrat, ‘Öldürmeyeceksin’ diye başlıyor. İsrail, güne öldürerek başlıyor. Hz. Musa bugün yaşasaydı, denizi yarar ve Gazze’ye giden gemilere yol açardı. İsrail de artık zulüm nedir, barış nedir öğrenmeli. Bugün ‘Başka’yı öldüren, yarın ‘aynı’yı ölüdür, öbür gün kendini öldürür. Yarın birgün mazlum durumuna düşerse, onun da yayında oluruz. Hakan Albayrak ve benzeri vicdan sahibi adamlara İsrail’in de ihtiyacı var.

Gönüllerdeki ablukayı kırdık
MERCAN DEDE [Müzisyen]

Samimiyet ve haklılık bizi biraraya getirdi. Allah, Afili Fliintalar’dan ve diğer çağrıcılardan razı olsun. Bence, yıllar sonra, bugünü karanlığın sona erdiği, aydınlığın belirdiği gün olarak hatırlayacağız. Sadece Gazze’deki ablukayı değil, gönüllerdeki ablukayı, psikolojik ablukayı da kırdık. Yazının devamını okuyun. »

Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı telefonda: “Murat, Filistin konusundaki hassasiyetinizi tebrik ederim. Jean Genet’nin Şatila Katliamı’yla ilgili TEK BAŞINA adlı kitabını afili filintalar’a hediye etmek istiyoruz.”
“Abi, nasıl olacak? Okurlara dağıtmamız zor? Ben kitabı tanıtan bir yazı yazayım, ilgilenenler alsın.”
“Yo, öyle değil, ben Ayşe Ece’nin çevirisini sana olduğu gibi göndereyim, sen de kitabı komple siteye yükle. İsteyen meccanen okusun. Bizim de bir katkımız olsun.”
“Eeeee? Tamam abi. Yani yayınladığın kitabı bedava dağıtıyorsun, doğru anlamış mıyım?”
“Aynen öyle. Gönderiyorum.”
“Peki abi, gönder gelsin.”
İrfan Abi kitabı gönderdi. Tek Başına‘nın tam metni aşağıda. Tamamını okursanız hepsi sizin olabilir.  

[Sabra ve Şatilla Katliamı, 1982'de Ariel Şaron'un kontrolünde gerçekleşmişti. Waltz With Bashir filminde bahsedilen katliam.  Jean Genet [1910-1986], olayın ertesinde katliam mahalline gidiyor ve gördüklerini yazıyor. Mösyö Genet’ye, Sel Yayıncılık’a, İrfan Bey’e ve Ayşe Ece’ye çok teşekkürler.]

TEK BAŞINA
Şatila’da Dört Saat
Jean Genet

“Şatila’da ve Sabra’da, yahudi olmayanlar, yahudi olmayanları katletti; bundan bize ne?” Menahem Begin (İsrail Meclisi’nde)

Filistinli direnişçilerin Ürdün’deki Cereş ile Ajlun dağlarında geçirdiği altı ayı, özellikle de bu altı ayın ilk haftalarını, hiç kimse sözcüklere dökemez; hiçbir yazı o günleri anlatamaz. Olayların kronolojik listesini çıkaranlar oldu, FKÖ’nün başarıları ile başarısızlıklarını kaleme alanlar da oldu. Havanın nasıl olduğu, gökyüzünün, toprağın ve ağaçların aldığı farklı renkler betimlenebilir; ama hafif baş dönmelerini, tozlu patikalardaki yumuşak ve sessiz adımları, gözlerdeki parıltıyı, direnişçilerin hem arkadaşlarıyla hem de liderleriyle kurdukları ilişkinin saydamlığını yazıya yansıtmak mümkün değil. Ağaçların altındaki herkes ve her şey karşılarındaki bu yeni hayattan büyülenmişti, herkesin heyecandan içi titriyor, herkes gülümsüyordu; bu tatlı heyecanın ardında dudakları kıpırdamadan dua eden biri gibi korunmaya alınmış, gizli tutulan, herkesten saklanan, hep aynı yoğunlukta hissedilen garip bir duygu vardı. Her şey herkesindi. Herkes tek başınaydı. Belki de değildi. Herkes şaşkınlık içinde gülümsüyordu. Siyasi bir karar doğrultusunda çekildikleri Ürdün sınırları içindeki bu bölge, Suriye sınırından Salt’a uzanıyordu; bir ucundan Ürdün nehri akıyor, öteki ucunda Cereş-İrbid yolu göze çarpıyordu. Yaklaşık altmış kilometre boyunca uzanan bölgenin yirmi kilometrelik bir iç alanı vardı; burası meşe ağaçlarıyla kaplı, bitki örtüsü açısından fakir, küçük Ürdün köylerinin bulunduğu dağlık bir alandı. Direnişçiler, ağaçların altında kamufle edilmiş çadırlarda bir nişancı bölüğü ile hafif ve yarı hafif silahların yer aldığı bir birim oluşturmuşlardı. Ürdün’den gelebilecek saldırılarda kullanılmak üzere bir top, alana yerleştirilmişti; genç askerler, silahlarının bakımını yapıyor, onları temizlemek için söküyor, önce temizleyip sonra yağlıyor ve hızla tekrar takıyorlardı. İçlerinden bazıları silahlarını gözleri bağlı söküp takıyordu; gece çarpışmalarında silahlarını çabuk ve hatasız söküp takmak için bu çalışmayı yapıyorlardı. Askerlerin her biri silahı ile büyülü bir aşk yaşıyordu.
Askerler, ergenliğe geçer geçmez evlerinden ayrılıp direnişçi saflarına katıldıkları için tüfeği, güçlü erkekliğin simgesi ve var olmalarının en önemli koşulu olarak görüyorlardı. Kamp bölgesinde yüzlerdeki ciddiyet yerini zaman içinde gülümsemeye bırakıyordu.
Direnişçiler, tüfekleriyle uğraşmadıkları zaman çay içip, liderlerini, Filistinli ve başka uyruklu zenginleri eleştiriyor, İsrail’e hakaret ediyorlardı. Fakat konu her zaman dönüp dolaşıp başlattıkları ve zafer kazanarak tamamlayacakları devrime geliyordu, en çok devrimden konuşuyorlardı.
“Filistinli” sözcüğünün bir makalenin başlığında, içinde ya da bir el ilanında geçtiğini gördüğümde, aklıma hemen belli bir yerde (Ürdün’de), belli bir zaman diliminde (1970 yılının ekim, kasım aralık, ayları ve 1971’in ocak, şubat, mart, nisan ayları) yaşamış olan direnişçiler geliyor; çünkü ben Filistin Devrimi’ni orada ve o dönemde tanıdım.
Orada yaşanan olağanüstü günler ve var olma mutluluğunun verdiği güç, yaşamdaki güzelliğin ta kendisidir.
O günlerin üzerinden on yıl geçti; bu arada onlarla ilgili hiçbir şey duymadım, bir tek direnişçilerin Lübnan’da olduğunu biliyordum. Batı basını, Filistin halkından saygısızca hatta küçümseme ile söz ediyordu. Sonra birden Batı Beyrut.

Yazının devamını okuyun. »

“Silahlara başvurmadan önce sözün gücünü deneyeceğiz.”
[Yevgeni Zamyatin, Biz]

Kral arkadaşımız, saygıdeğer ağabeyimiz, yazdıklarıyla ufkumuzu genişleten Kemal Sayar’dan taze bir yazı geldi. Sevinçle sunuyoruz.

MERHAMETİN ZAFERİ

Bir sürü ahmak adam, ‘gitmeselerdi’ diyor. ‘Başlarına gelecek şeyleri biliyorlardı’. Zalimin zulmünün bu kadar ahlaksızca meşrulaştırılması karşısında, insanın kanı donuyor. Vicdanlarının görüş alanı kendi küçük çıkarlarıyla sınırlı bu zümre, hiç yüzleri kızarmadan vahşilerin yanında saf tutuyor. Oysa biliyoruz ki tarih, sıradan insanların kahramanlığıyla yazılır. Dünün ütopyası bugünün gerçeğidir ve ütopyasız bir dünyada yaşamak çok can sıkıcıdır. Zalimin pervasızlığına uysal koyunlar gibi boyun eğmemizi telkin ediyor bu zihniyet. ‘Senin canını yakmıyorsa ses çıkarma !’ diyenler, ‘insanlığın gizli aristokrasisi’nin bu çok asil eylemini kendi karanlık ruhlarıyla karartmak, o gemide merhametin o soy kumaşıyla libaslanmış soyluları haksız düşürmek istiyor. Ancak hayal ederek değiştirebiliriz. Kötülüğü yok etmek için önce onu değiştirebileceğimize inanmamız gerekir. İnsanın ahlaklı bir varlık olduğuna ve her yerde ahlakın izini sürdüğüne inanmamız gerekir. Kim ki bir başkasının ıstırabını dindirmek için yola çıkmıştır, o bu çağın soylusudur. Kim ki kardeşinin iniltisiyle sıcak yatağından fırlamıştır, o bir iman şövalyesidir. Bu soylu insanlar tarihi yeniden yazıyor. Onlar herkesin kendi çıkarını kolladığı bir dünyada, merhamet üzerine temellenmiş yepyeni bir siyasal dil inşa ediyor. Ancak başka insanlarla güçlü bir bağ hissi olanlar, bir ihtimam ahlakını içselleştirmiş ve başkasının ıstırabı ile sarhoş olmuş ateşin ruhlar, sıcak döşeklerini bir merhamet gemisinin soğuk güvertesiyle değiştirebilir. O yüksek ruhlar sayesinde biz insanın iyiliğine bir kez daha inanırız. Yazının devamını okuyun. »

“Gazze’den dönen ilk kafileyi karşılamak üzere bugün saat 18′de Taksim Meydanı’nda toplanıyoruz” dedik, fakat saat 21′de olacakmış buluşma.
Tarihî bir an’a tanıklık etmek, kardeşlerimizle kucaklaşmak için saatlerimizi TEKRAR ayarlayalım, meydanda buluşalım.

Korsanlar saldırıya hazırlanırken…

Gazze’de “Nuh’un gemileri” diye anılan özgürlük filosu artık dünyanın en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor.

İsrailli yetkililer ‘Gemilere müdahale edeceğiz, eylemcileri kollarından tutup memleketlerine göndereceğiz, propaganda maksadıyla geldiklerini tespit ettiğimiz kişileri ise tutuklayacağız’ deyip duruyorlar; fakat, cemaatle namaz ve niyazlarda, tadına doyulmaz sohbet meclislerinde, ilahi ve marş fasıllarında tek yürek olan bu toplulukla İsrail’in işi o kadar kolay olmayacak. Müdahaleye elimizden geldiğince direneceğiz ve olur da korsanların eline düşersek birbirimizi muhakkak kollayacağız, içimizden bir tek kişiyi bile feda etmeyeceğiz inşaallah.

İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman (Gazze’ye atom bombası atılmasını isteyen cani var ya, işte o) “İsrail’in egemenliğini ihlale asla izin vermeyiz” derken öyle saçmalıyor ki, bazı İsrailliler bile “Bu kadar da olmaz!” diyorlar. İngilizceniz varsa Haaretz gazetesinin internet sitesine girip Lieberman’ın açıklamasıyla ilgili haberin altındaki yorumlara bir bakın: “Gazze nere, İsrail’in egemenliği nere?” diye soruyor kafası çalışan İsrailliler.

İSRAİL’İN GAZZE’YLE NE İLGİSİ VAR?
Gazze, İsrail değil. İsrail işgal bölgesi bile değil (2005 yılında Gazze’den def olup gitti İsrail ordusu. Giderken yanına “yerleşimci” diye anılan Siyonist milisleri de aldı). Gazze üzerinde İsrail’in hiçbir söz hakkı yok. Gazze’nin denizi üzerinde de söz hakkı yok. Uluslararası hukuka göre Gazze’ye deniz yoluyla insani yardım engellenemez, hatta Gazze’yle ticaret bile engellenemez. Şu da var ki İsrail basını bile Gazze açıkları için “İsrail karasuları” demiyor, “İsrail’in kontrol ettiği sular” diyor. Bir yeri kontrol etmeniz, sizin o yerde meşru bir egemenliğinizin olduğu anlamına gelemez. Gelseydi, Somalili korsanlar tarafından kontrol edilen sulara onlardan izinsiz girmek de uluslararası hukukun güvencesi altındaki egemenlik hakkını ihlal anlamına gelirdi. Hülasa: İsrail’in “Gazze’ye Özgürlük Filosu”na müdahalesi RESMEN korsanlık olacaktır. Yolcuların gözaltına alınması yahut tutuklanması da RESMEN adam kaçırma olacaktır. Yani İsrail, gemilerde vatandaşları bulunan bütün devletlere (başta Türkiye Cumhuriyeti) ve elbette uluslararası hukuka meydan okumaya hazırlanıyor. Gereği yapılır inşaallah.

* * *

“Gazze’ye Özgürlük Filosu”nda son durum:
Kıbrıs açıklarındaki buluşma yerine Türkiye bandıralı gemilerden sonra ilk gelen gemi Yunan gemisi oldu. Yunanistan ve İsrail hava kuvvetlerinin ortak askeri tatbikat yaptıkları bir dönemde “Biz İsrail’le değil Filistin’le beraber ve Filistin’le dayanışma yolunda Türklerle omuz omuza yürümeye hazırız” diyen Yunanları coşkulu alkışlarla karşıladık, onlar da bize layıkıyla mukabele ettiler. Türk-Yunan yakınlaşmasına Gazze katkısı…

Yunan gemisinden sonra İsveç gemisi geldi. İngiliz gemileri bazı aksaklıklar yüzünden filoya dahil olamadılar. O gemilerdeki yolcuların bir kısmı teknelerle gelip Mavi Marmara’ya çıktı. Avrupa Birliği ülkelerinin Filistin dostu parlamenterleri de, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin çıkardığı sorun yüzünden iki günlük gecikmeyle, Mavi Marmara yolcuları arasına katıldılar.

Bu satırları 30 Mayıs 2010 Pazar günü saat 14:00 civarında yazıyorum. Kıbrıs açıklarındaki iki günlük bekleyişimiz sona eriyor. Birazdan yola çıkacağımız ve yeni bir mani çıkmazsa yarın Gazze açıklarında olacağımız söylendi. Bu arada, İsrail donanmasının –Gazze açıklarına girmemizi beklemeyip- bizi uluslararası sularda karşılamaya hazırlandığına dair bir haber aldık. Hayırlısı olsun. Duayla, niyazla, aşkla, şevkle, ileri!

* * *

Yarın ve sonraki günlerde başımıza nelerin geleceğini bilmiyorum. Ama yeni bir dünyanın şekillenmekte olduğunu ve “Gazze’ye Özgürlük Filosu”nun bu sürece önemli bir katkı teşkil ettiğini, Cenâb-ı Hakk’ın bizi büyük bir devrimde enstrüman olarak kullandığını iliklerime kadar hissediyorum. Filistin’in meşru başbakanı İsmail Heniye’nin dediği gibi: “Gemiler Gazze limanına ulaşsa da ulaşmasa da kazandık.”

[Yeni Şafak, 1 Haziran 2010]

İsrail 62 yaşında. Artık çocuk değil.
‘Emperyalistlerin şımarttığı hırçın velet’ pozları artık baydı.
İsrail askeriyle, ordusuyla, siyonist devlet adamlarıyla başka türlü konuşmalıyız.
Planım, önerim şu: Siyonistleri şamar oğlanı yapalım.
Evet. Uygar bir gezegende böyle bir kontenjan olmamalı, fakat başka çare kalmadı.
Bütün siyonistleri tedavi edecek kapasitede tımarhaneler yok gezegende.
Siyasetle, diplomasiyle bu işler bir yere kadar yürüyor.
Medyanın da hareket alanı kısıtlı.
Fakat sanat öyle değil.
Ressam, sinemacı, şair, tiyatrocu, yazar, fotoğrafçı, müzisyen, romancı, karikatürist… bütün sanatçıları, İsrail’le dalga geçmeye çağırıyorum.
Siyonist fıkraları uyduralım.
Komik şarkılar yazıp besteleyelim.
İsrail askeriyle ilgili stand-up’lar sahneleyelim.
Onun mikroskobik beyni ve devasız şapşallığını filmlere, romanlara konu edelim.
Karşısında normal bir insan görünce silaha sarılan bu zırdelileri iğnenin deliğinden geçirelim.
Adam diye bağrımıza bastığımız David Mamet “Ben bir İsrail dostuyum” diyemesin.
Çokuluslu şirketler İsrail vahşetini finanse edemesin.
Silahlı kemirgenler, Holokost nostaljisine sığınıp küçücük çocutlara hötzöt edemesinler.
İsrail’i makaraya sarmak evrensel bir hobiye dönüşsün.
Bakın, Yadon İlaheyya filminde Elia Suleiman bunu yaptı.
Banksy, resimleriyle bunu yaptı.
Ilan Pappe, zeka dolu yazılarıyla bunu yaptı.
Biz de yapalım.
Siyonistlerle, anlamadıkları fakat öğrenmek zorunda kalacakları bir dille konuşalım.
Cyrano gibi şövalyece döktürelim.
Neyzen Tevfik gibi tevekkülle terennüm edelim.
Siyonistler, bu dünyanın bir cinayet mahalli olmadığını anlayıncaya kadar durmayalım.
Serdar Ortaç’la, Deniz Baykal’la ya da ne bileyim Zekeriya Beyaz’la değil de Netanyahu’yla, Olmert’le ilgilenelim.
Kötülüğün, katliamın, gözüdönmüşlüğün ne büyük aptallık olduğunu, bebekleri öldürerek yaşanamayacağını onlara gösterelim.
Tamam, işi antisemitizme vardımyalım. Centilmen Yahudilere sataşmayalım.
Bu süreçte Larry David de bize arka çıkacaktır, öyle hissediyorum. Yahudi komedyenleri, mizahçıları ben de takdir ediyorum.
Hatırlayınız, Demirperde ülkeleriyle ilgili binlerce fıkra anlatılırdı. Bir sürü piyes, film, roman vardı. Onları unutmadık.
Nazi Almanyasıyla ilgili filmlerin de önemli bir kısmı komedi türündedir: Jacob the Liar, Life is Beautiful filan.
En kalıcı etkiyi doğuran silahı, mizahı kullanalım biz de.
İsrail’in espriye ihtiyacı var.
Silah sesleriyle sağırlaşmış, bomba dumanıyla körleşmiş, cesetlerin arasında duyarsızlaşmış, yozlaşmış, süngerleşmiş bu şavalakları dürtmek bize düşüyor.