<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Afili Filintalar &#187; Murat Zelan</title>
	<atom:link href="http://www.afilifilintalar.com/index.php/yazar/mzelan/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.afilifilintalar.com</link>
	<description>Çete büyüyor...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Sep 2010 09:42:54 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Piyaniste ateş etme!</title>
		<link>http://www.afilifilintalar.com/index.php/piyaniste-ates-etme</link>
		<comments>http://www.afilifilintalar.com/index.php/piyaniste-ates-etme#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Aug 2010 14:40:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Zelan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.afilifilintalar.com/?p=7114</guid>
		<description><![CDATA[Oscar Wilde, 1882 yılında Kuzey Amerika&#8217;da konferanslar vermek üzere tura katılır; Vahşi Batı’daki tur boyunca sıklıkla sisler içinde patlayan barut fıçıları ve silahlar göreceğini umar. Fakat gezi hiç de umduğu gibi geçmez. Nihayet konferans vereceği salona gelir. Oldukça ferah ve tertemiz bir salon… Tam masasına oturduğu anda, şaşırtıcı bir manzarayla karşılaşır. Karşısında bir piyano ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_7113" class="wp-caption alignright" style="width: 280px"><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/08/dontshootpianist.jpg" rel="lightbox[7114]"><img class="size-full wp-image-7113" src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/08/dontshootpianist.jpg" alt="" width="270" height="666" /></a><p class="wp-caption-text">&quot;Lütfen piyanisti vurmayın, o, elinden gelenin en iyisini yapıyor.&quot;</p></div>
<p>Oscar Wilde, 1882 yılında Kuzey Amerika&#8217;da konferanslar vermek üzere tura katılır; Vahşi Batı’daki tur boyunca sıklıkla sisler içinde patlayan barut fıçıları ve silahlar göreceğini umar. Fakat gezi hiç de umduğu gibi geçmez. Nihayet konferans vereceği salona gelir. Oldukça ferah ve tertemiz bir salon… Tam masasına oturduğu anda, şaşırtıcı bir manzarayla karşılaşır. Karşısında bir piyano ve duvarda asılı koca bir levha vardır. Üzerinde ise büyük harflerle şöyle yazar: “Please don&#8217;t shoot the piano player. He is doing his best.”<br />
“Lütfen piyanisti vurmayın; o, elinden gelenin en iyisini yapıyor.”<br />
Türkçede az kullanılan bir deyimdir bu. Zaten, kullanıldığında da kısaca “Piyaniste ateş etme” denir. Çoğu kez, hedefini şaşıran kimseleri ikaz etmekte kullanılır. Hatta, yönetmenliğini François Truffaut’nun, başrolünü Charles Aznavour’un üstlendiği ve tam da bu söze gönderme yapan 1960 yapımı “Tirez sur le pianiste &#8211; Piyanisti Vurun” isimli Fransız yapımı bir film de vardır.(*)<br />
“Fazıl Say da arabesk bir ruh taşıyor, hem de dibine kadar!” başlıklı yazımdan sonra bazı kişiler, doğrudan doğruya “piyaniste ateş etme” demeseler de, Fazıl Say’ı eleştirmenin benim haddim olmadığını ifade edince, bu meşhur sözü hatırladım.<br />
Sanırım, “Fazıl Say” meselesi etrafındaki bazı boşlukları doldurmam gerekiyor.<br />
Öncelikle şunu belirteyim: Ben, arabesk sever biri değilim. Hayatım boyunca da olmadım. Arabesk dinleyen kitlenin, bulundukları yere, kaderine isyan eden, bununla birlikte “yükselme” derdi taşıyan insanlardan teşekkül ettiğini düşünürüm. Bana göre arabesk varoş gibi, gecekondu gibidir. “Kentlidir” ama “kent soylu” değildir. Bu bakımdan, Fazıl Say dahil, arabeskin düşük nitelikli olduğunu savunan insanlarla bir masa etrafında otursak, genelde mutabık kalacağımızdan kuşkum yok. Hem ben, Fazıl Say’ın argo konuşmasıyla da ilgilenmiyorum. “Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum” açıklamasına, “ayıptır, aile var, bu halka ve arabeske yavşak diyemezsin” babından bir tepki göstermiyorum. Gösterseydim, “müziği yüksek, ağzı düşük” türünden tezatlara dikkat çeken cümleler kurardım. Kaldı ki, bana göre argo uyarıcı ve sarsıcı etkileri nedeniyle oldukça işlevseldir.<br />
Peki, ben işin neresindeyim? İşin neresinde olduğumu söyleyeyim ki, “Dünyaca ünlü yüksek değerimiz Fazıl Say’a siz nasıl olur da ‘piyanist şantör’ dersiniz” türü yüksek derecede hayret içeren, ama yüksek derecede zekâ kırıntısı barındırmayan bir noktada odaklanan tepkiler vuzuha kavuşsun.<br />
Bir kere şu var: Fazıl Say’ın bugüne kadar verdiği röportajlarda yankı bulan ve ben dahil birçok kişinin tartıştığı beyanlarının hiçbiri müzikle, hele ki “yüksek müzikle” ilgili değil.<br />
“Türkiye rüyalarımız öldü… Biz yüzde otuz, onlar yüzde 70… İslâmcılar kazandı&#8230; Tüm bakan eşleri türban takıyor&#8230; Çankaya’daki davete bile beni çağırmadılar&#8230; Başka yere taşınmayı düşünüyorum…”<br />
22 Temmuz sonrası ardı ardına söylediği polemik düzeyindeki bu siyasal saptamaların müzikle nasıl bir ilgisi var? Tepki gösterirken, “Bir dakika şimdi, Fazıl Say dünya çapında bir müzisyendir” diyenler bu sözlerde nasıl bir müzikalite, nasıl bir müzik ruhu buluyorlar, anlamak güç. Kimin tarafından söylendiğini bilmesek, bu sözlerin doğrudan doğruya bir müzisyene, üstelik yüksek değer atfedilen bir müzisyene ait olduğu iddia edilebilir mi? Çok mu kıvrak, çok mu melodik, çok mu dâhiyane bu sözler? Müzik bunun neresinde? Deha bunun neresinde? Adam Türk müziğini, batı müziğini, klasik müziği filan tartışmıyor. Düpedüz siyasi pozisyonunu deklare ediyor: “Biz yüzde otuz, onlar yüzde 70” diyor, kendini oturttuğu siyasi tabanı işaret ediyor. “Piyaniste ateş etme” demeye getirenlerin gözden kaçırdığı gerçek işte bu: Piyanist uzun zaman önce piyanosunu terk etti ve düelloya katıldı. Piyanist artık “klavyede” oturmuyor, “tetikte” dolaşıyor… Önüne geleni düelloya davet ediyor, sağa sola ateş açıyor. “Türk halkının arabesk yavşaklığı” ve “Sezen Aksu”, giriştiği düellolarda seçtiği hedeflerden yalnızca ikisi…<br />
Birlikte konser verdikleri günden bu yana geçen iki yıldan fazla zamanda sus pus oturmuşken, Sezen Aksu referandumda evet diyeceğini açıkladıktan hemen sonra, korkuluk gibi, Aksu’nun karşısına dikildi. “Böööö!” Açıkça tehdit <a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/08/bob-dylan-pianist.jpg" rel="lightbox[7114]"></a>ediyor, şantaj yapıyor. Bu ülkenin en itibarlı sanatçılarından birini siyasal olarak karşı cephede görmek onu kudurtuyor ve haddini bildirmeye girişiyor. Çocukça bir tavırla, kitlelere, “Sezen Aksu evet dese ne olacak ki, o zaten doğru dürüst şarkı bile söyleyemiyor” demeye getiriyor. Yaptığı şeyin, temelde, koca koca generallerin kendileri için tehdit olarak gördükleri bazı gazetecilerin itibarını zedelemek gayesiyle andıç hazırlamasından hiçbir farkı yok. Bu da bir çeşit andıç; bir Fazıl Say andıcı…<br />
Fazıl Say’ın derdi kesinlikle ülkedeki müzik ikliminden dem vurmak değil. Nitekim “arabesk yavşaklığı” tezini, sonradan çıktığı bir televizyon programında tek bir kelime sosyolojik ve tek bir kelime musiki ölçüye dayanak yapmadan, doğrudan doğruya “AK Partililer de arabesk dinler” gibi bir çıkarsamaya vardırdı. Fazıl Say, bir iklim değişikliği geçiriyor; müzikal iklimden siyasal iklime doğru evriliyor.<br />
Önemle vurguluyorum: Fazıl Say büyük bir müzik adamı veya büyük bir piyanist olarak konuşmuyor, “yüzde otuz” olarak konuşuyor. Piyanosunun başına müzisyen olarak oturuyor belki, ama piyanosunun başından kalktıktan sonra “yüzde otuz” olarak dolaşıyor ortalıkta. İşte bu yüzden, piyanosunun başındaki o biricik Fazıl Say’ı değil, “Yüzde Otuz” Fazıl Say’ı eleştiriyorum ben. Es kaza düellonun içinde kalan piyanisti değil, bütünüyle düellonun tarafı olan “silahşor piyanist” Fazıl Say’ı.<br />
Ortada dönen filmin hikâyesi aşağı yukarı böyle… Bu sebeple, kimse bana izlemekte olduğumuz filmi, “müzikal” diye yutturmaya kalkışmasın: Bu filmde nefret var, intikam var, entrika var, politika var; fakat, bu filmde müziğe dair hiçbir efekt yok. Bu film, piyanistin silahşorluğa soyunduğu tuhaf bir westernden başka bir şey değil.<br />
Şunu kabul etmeliyiz; Fazıl Say, Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın hayatında bir “müzik adamı” olarak sahne almadı; müziğiyle tartışılmadı. Fazlasıyla “magazin adamı” olarak boy gösterdi, ama o kısmı geçiyorum. O, bu ülkede yaşayan insanların hayatına daha çok siyasi bir figür olarak eklemlendi. Üstelik “yüksek siyaset” yapan bir figür olarak değil; düpedüz, ucuz siyaset yapan bir partizan olarak, bir CHP militanı olarak… İnanın bana, Fazıl Say düzeyinde siyasal analizler yapabilmek için dünya çapında bir yüksek değer olmaya gerek yok. Fazıl Say ayarında analiz yapmak için Canan Arıtman olmak yeterli, vesselam.</p>
<p><em>(*) Zorunlu bir not: Konuyla ilgili ilk yazımın sonunda geçen ‘çek ipini gitsin’ ifadesini ‘boşver gitsin’e çevirmek mecburiyeti hissetmiştim. Bu ve benzeri ifadelerin bir mecazdan zerre miktarınca öteye gidemeyeceğini dahi düşünemeyen; remz etmenin, semboller ve deyimler kullanmanın bu toprakların anlatım geleneğinde çok güçlü bir yeri olduğundan bihaber; soyutlama yetileri altı yaşında durmuş zavallılar yüzünden böylesi notlar düşmek çok acı. İnşallah, aradan geçen zaman zarfında, “piyaniste ateş etmek” ve benzeri ifadelerin tümünün bu yazı içinde yalnızca mecazi anlatımın sınırları içinde durduğunu, sadece sembolik değer taşıdıklarını ayırt edebilecek kadar gelişme kat etmişlerdir.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.afilifilintalar.com/index.php/piyaniste-ates-etme/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fazıl Say da arabesk bir ruh taşıyor, hem de dibine kadar!</title>
		<link>http://www.afilifilintalar.com/index.php/fazil-say-da-arabesk-bir-ruh-tasiyor-hem-de-dibine-kadar</link>
		<comments>http://www.afilifilintalar.com/index.php/fazil-say-da-arabesk-bir-ruh-tasiyor-hem-de-dibine-kadar#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Aug 2010 21:00:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Zelan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.afilifilintalar.com/?p=7063</guid>
		<description><![CDATA[Barış Manço, henüz sağken, Siyaset Meydanı’na katılmış, o güne kadar kimseden işitmediğim şu dahiyane saptamaları yapmıştı: “Darbeler birçok şey gibi müziğin akışını da değiştirdi. 1960’tan sonra Türk sanat müziğinde, 1971’den sonra arabesk müzikte, 1980’den sonra pop müzikte, 28 Şubat’tan sonra ise türkülerde yoğunlaşma ve artış oldu.” Elbette, müziğin akışını belirleyen etken, sadece darbeler değildir; MTV’nin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_7065" class="wp-caption alignright" style="width: 299px"><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/08/say.gif" rel="lightbox[7063]"><img class="size-full wp-image-7065" src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/08/say.gif" alt="" width="289" height="422" /></a><p class="wp-caption-text">Fazıl Say</p></div>
<p>Barış Manço, henüz sağken, Siyaset Meydanı’na katılmış, o güne kadar kimseden işitmediğim şu dahiyane saptamaları yapmıştı: “Darbeler birçok şey gibi müziğin akışını da değiştirdi. 1960’tan sonra Türk sanat müziğinde, 1971’den sonra arabesk müzikte, 1980’den sonra pop müzikte, 28 Şubat’tan sonra ise türkülerde yoğunlaşma ve artış oldu.” Elbette, müziğin akışını belirleyen etken, sadece darbeler değildir; MTV’nin yayın hayatına başlaması, Türkiye’de özel televizyon kanallarının artması, müziğin görsellikle bütünleşmesi; Türkiye’nin dünyaya açılması… Ama Barış Manço’nun söyledikleri, başlı başına müziğin kırılmasının nedenleri üzerine değil, herkesten farklı olarak, darbelerin siyaset ve sosyal yaşamın yanı sıra, kültürel hayatımıza da, en azından müziğin doğasına da ciddi darbeler vurduğunu göz önüne seriyor. Barış Manço’nun tespitleri ışığında yakın tarihimize şöyle bir bakınca, insan “Vay canına, hakikaten öyle…” demekten kendini alamıyor.<br />
Peki bu Fazıl Say, hangi perdeden konuşuyor, tam olarak ne diyor? Sezen Aksu’ya “nota” veriyor, detone diyor, notaları kirletiyor diyor, olabilir… Ancak, sen kalk, iki yıl önce düzenlenen bir ödül gecesinde kadınla birlikte Kavaklar bestesini yorumla, Sezen Aksu karşında şarkı söylerken kendinden geçiyormuşçasına vecd halinde piyanonu çal, yıllar sonra Sezen Aksu’nun karşısında mest olduğunu unut, kadını da bir güzel haşla… Fazıl Say esasen Sezen Aksu’nun notaları kirletmesiyle, şarkı söylerken detone olmasıyla ilgilenmiyor. Fazıl Say’ı asıl kudurtan şey, Sezen Aksu’nun, Fazıl Say’ın saldırganlaşmasından hemen önce, referandumda “EVET” diyeceğini açıklaması.<br />
Arabesk müziğe “yavşak” derken de, ringde, yine aynı köşeye koşuyor Fazıl Say. Çünkü, bu ülkede arabesk dinleyen geniş kitlelerin referandumda “EVET” diyeceğini biliyor. Çünkü o insanlar, “Daha güzel, daha mutlu, daha adil, sevgi dolu bir dünya için, barış için, insanlık için batsın bu dünya” diyen insanlardır. İşte bu insanları, işte bu geniş kitleyi aşağılıyor Fazıl Say aslında. Referandumda “EVET” demeye, vesayet rejimini ezip geçmeye kararlı, değişimden yana olan kitleyi aşağılıyor. Tıpkı, bundan önce, Bekir Coşkun’un, 22 Temmuz seçimlerinde bu ülkenin yüzde 47’sini aşağılamak için “göbeğini kaşıyan adam” diye yazması gibi… Tıpkı bundan önce, Mine G. Kırıkkanat’ın, yine aynı kitleyi; plajda mangal ya da piknik yapan insanları aşağılaması gibi… Tıpkı bundan önce, Yılmaz Özdil’in o insanlara “bidon kafa” demesi gibi… Çünkü, Fazıl Say, bir jakobendir, bir darbecidir, bir faşisttir. Çünkü, Fazıl Say, Sinan Çetin’in “Mutlu ol! Bu bir emirdir!” adlı kısa filmindeki jakoben ruhu sembolize ediyor. Barış Manço’nun darbelerle ilgili yaptığı tespit, referandum sonrası için de geçerli olacak. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın, bu halk, özgürce, yine kendi yolunu tutturacak. Bu halk yine kendi türkülerini söyleyecek.<br />
Peki Fazıl Say ne yapacak? Belki de, 22 Temmuz seçimlerinden sonra söylediği gibi gerçekten bu ülkeyi terk edecek. Üstelik, yine o tarihlerde söylediği zavallı ve komik gerekçelerle: “Biz yüzde 30’uzuz, onlar ise yüzde 70. Biz artık azınlıkta kaldık, dışlanıyoruz. Çankaya’daki davete bile beni çağırmadılar.” Asıl derdini görüyor musunuz Fazıl’ın? Çankaya’daki davete çağrılmamış olmak… Oysa Fazıl Say da dâhil, arabeski aşağılayan hemen herkesin arabeskten kastı, işte tam da bu tavır değil mi? Piyano çalabilirsiniz bayım, ama bu sizin arabesk bir ruh taşımadığınızı göstermez… Eğer yükselmek, saygı görmek, itibar kazanmak, köşklere davet edilmek gibi bir tavrınız varsa, bu, kendi içinde bir alt kültür karakteridir ve Fazıl Say, tam da bu karakteri sergiliyor. Bu ülkedeki birçok müzisyen, birçok şarkıcı, birçok şair ve yazar, maalesef, salt belediyelerin kültür etkinliklerine çağrılmak için siyasetle sıcak temas kuruyor. Çankaya’dan davet alamamasına hayıflanan Fazıl Say da “artık bu ülkede bize ekmek yok” diye düşünüyor olmalı. Sanat mı icra ediyor, ihale mi kovalıyor belli değil. Oysa yaydığı imaja bakıyorsunuz, kendini neredeyse çağımızın Beethoven’ı diye yutturacak. Beethoven kendini yüzdelerle ifade etmezdi; her fırsatta biricikliğini vurgulardı. Tamam, Beethoven da sarayda piyanistlik gibi işler yapmıştı. Krallara adadığı senfonileri de vardır. Krallara hizmet ederdi elbette, ama asla himmet etmemişti. Kızdığı zaman prensin kafasına sandalye fırlatacak kadar ileri giderdi. Bir keresinde, sarayın bahçesinde, Kral ve Goethe ile karşılaştığında, Goethe’nin elini sıkmasına karşın, Kral’ı selamlamamıştı bile. Tam aksine, Kral’ın, kendisini selamlamasını istemişti. “Çünkü” diyordu Beethoven, “Bir sürü kral var, ama Beethoven bir tanedir. Kralların yaptıkları unutulacak, ama benim eserlerim sonsuza dek yaşacak.” Beethoven olmak asillere yaranmaya çalışmakla değil, asil bir ruh taşımakla mümkün. Bu durumda Çankaya’ya davet edilmemesi gibi şeylere, ülkesini terk edecek kadar içerleyen Fazıl Say kim oluyor? Bence, piyanist şantörden fazlası değil. <em>Boşver gitsin.*</em></p>
<p><em>* Hiç kastetmediğim bir şeyin anlaşılabileceği ihtimali üzerine, son cümle tarafımdan değiştirilmiştir. (m.z.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.afilifilintalar.com/index.php/fazil-say-da-arabesk-bir-ruh-tasiyor-hem-de-dibine-kadar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yavşaklığın lüzumu yok!</title>
		<link>http://www.afilifilintalar.com/index.php/yavsakligin-luzumu-yok</link>
		<comments>http://www.afilifilintalar.com/index.php/yavsakligin-luzumu-yok#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Aug 2010 18:22:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Zelan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.afilifilintalar.com/?p=7052</guid>
		<description><![CDATA[İnsanların yavşamasına tahammül edemiyorum. Yavşaklık düşkünlüktür. Mustazaflara, muhtaçlara diyeceğim yok. Fakat dilencilerden nefret ederim. Yıllar önce, Fatih’te; evimizin sokağında, makamı gram şaşırmadan, bütün bir sokağı titretecek kadar yüksek sesle, içli içli ilahiler, kasideler okuyan, sesi ergen, kıyafetleri eski; haliyle ben diyeyim on beş, siz deyin yirmi beş yaşında bir dilenci görmüştüm. Pencereye çıkıp, sokağın ucunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_7051" class="wp-caption alignright" style="width: 365px"><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/08/baudelaire.jpg" rel="lightbox[7052]"><img class="size-full wp-image-7051" src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/08/baudelaire.jpg" alt="Charles Baudelaire" width="355" height="479" /></a><p class="wp-caption-text">Charles Baudelaire</p></div>
<p>İnsanların yavşamasına tahammül edemiyorum. Yavşaklık düşkünlüktür. Mustazaflara, muhtaçlara diyeceğim yok. Fakat dilencilerden nefret ederim. Yıllar önce, Fatih’te; evimizin sokağında, makamı gram şaşırmadan, bütün bir sokağı titretecek kadar yüksek sesle, içli içli ilahiler, kasideler okuyan, sesi ergen, kıyafetleri eski; haliyle ben diyeyim on beş, siz deyin yirmi beş yaşında bir dilenci görmüştüm. Pencereye çıkıp, sokağın ucunda kayboluncaya dek arkasından izledim onu. Saygı uyandırmıştı bende. Lale Devri’nden fırlamış bir dilenciydi sanki. Düşkün, fakat asil. Nasıl oluyorsa? Oluyor işte. Sümbülzâde Vehbi, Lütfiye’sinde ilahi söyleyen böyle dilenciler için; “İşiden Yûnus ilahisi sanur / Bu edasın gören âdem usanur” diyormuş. Öyle bir şeydi işte o dilenci: Sözü yüksek tabakadan, kılığı tabakhaneden!<br />
Bir de gazetede çalıştığım dönemler, Yusufpaşa üstgeçidinde, ne zaman önünden geçsem, elindeki gitarının tellerine vurarak Fabrika Kızı’nı söyleyen orta yaşlı bir dilenci vardı. Hafiften, Cat Stevens’a benziyordu; hayır; Yusuf İslam’a değil. En az yüz elli kez gördüm onu o üstgeçitte. Tramvay jetonlarının satıldığı gişenin hemen iki metre berisinde. Birçok notayı ıskalar, hep aynı şarkıyı, hep aynı detone sesle söylerdi. Belli ki, notaları ıskaladığı gibi, hayatı da ıskalamıştı. Eğer ortada öyle ya da böyle, sahici ya da platonik bir fabrika kızı aşkı vardıysa, eminim, onu da ıskalamış olmalı. Kendini geliştirmek için bir adım bile atmıyordu; ama birkaç kuruş kazanabilmek için, parmaklarını kımıldatması, gitarını tıngırdatması sevimli geliyordu bana. Üstgeçitten her geçişimde, elimi cebime atıyor, iki jeton parası çıkarıyor, bir jeton parasını ona, diğerini gişeye veriyordum.<br />
Aslına bakarsanız, ben, öylelerini dilenciden saymıyorum. Benim nazarımda bir nev’i seyyar satıcı onlar. Ucuz da olsa bir maharet sergiliyorlar; emek, ses, sanat, her ne ise işte, bir şey icra ediyor, bir şey satıyorlar.<br />
Peki ya şu gençlere ne demeli? Sırtlarında gitar kutusuyla dolaşıyor; muhtemelen, bütün paralarını son kuruşuna kadar barlarda harcıyor, sonra da, ilerlemiş saatlerde abonman bileti dileniyorlar. Mıknatıs gibi de üzerime çekiyorum bu tipleri. Beş kişinin ortasında, kıyısında, sağında, solunda yürüyeyim, gelir beni bulurlar.<br />
“Abi, otobüs bileti alacak paramız yok… Bir bilet parası verebilir misin?”<br />
Hoşlanmasam da, bu tiplere para vermişliğim çoktur. Net oldukları için. Yani, temelde para dilenmiyorlar, otobüs bileti ya da otobüs bileti parası istiyorlar. Küçük ve net! Yine öyle, gençlik yıllarımda, günün birinde, pardon, gecenin birinde, Kadıköy’e, şair İlhami Atmaca’ya geçmek üzere rıhtımdan Karaköy İskelesi’ne doğru ilerlerken, o tiplerden biri karşıma çıktı.<br />
“Abi, otobüs bileti alacak param yok…” Yine aynı kibarlık, yine aynı hikâye…<br />
Elimi cebime attım. Kot pantolon; para çıkarması biraz uzun sürüyor. Derken, aramızda sadece bir iki yaş fark olan delikanlı adeta animatörlüğe başladı: “Hani dilenciler böyle ister ya… Ağbi ya, paran var mı ağbi ya…” deyip, boyunu posunu, ağzını yüzünü eğip bükmeye başladı. Ah Tanrım! Kızgın boğaya kırmızı pelerin gösteriyor. İşte karşımda o iğrenç ses ve bendeki o yükselen öfke. Ses ve Öfke. Nasıl bir kin birikiyor damarlarımda. Yazık ki, parayı çıkarmış bulundum, elim titreye titreye, parayı uzattım. Paradan geriye bir avuç öfke kaldı elimde. Bir pişmanlık, bin pişmanlık. İskeleye gidinceye kadar, ara ara geriye dönüp, benden uzaklaşmasını izledim. Ayaklarım sürüyordu artık. Dedim ya; insanların yavşamasına tahammül edemiyorum. Böyle bitmemeli bu hikâye. Gidip geri almalıydım parayı. Yoksa bana huzur yok. Fena halde dövesim geldi hergeleyi. Bir iki kez durdum, sonra yeniden ilerledim. İyice dövüp, verdiğim parayı geri alsam, yeridir. Hayır hayır, para elden çıktı artık. Hukuken para onun. İyice dövsem, parayı geri alsam, bunun adı gasp olur. Olsun. Gerekirse gasp etmeliyim yavşağı. O derece… Artık vapurdayım, siren öttü, vapur kalktı. Kalktı kalkmasına da, aklım hala o yavşaklıkta. Kendimi, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanındaki, kendisine kasten omuz attığını düşündüğü subaydan, günler ve geceler boyunca intikam almayı hayal eden obsesif herif gibi hissediyorum. Kafamda bir sürü simülasyon yine: Koşup yakalıyorum hıyarı saçlarından; ters çevirip, hayalarına hızla dizlerimi geçiriyorum; bozuk paraları cebinden alıp, ağzına tıkıştırıyorum; sonra Steven Seagal misali; sağ elimin dış kenarıyla tam adem elmasına çakıyorum sertçe, bozuk paralar ağzından dökülüveriyor… Biri yazı, biri tura. Paraların üzerinde kan ve salya var. Murdar oluyor paralar. Ensesinden tutup, rıhtımın kenarına, karanlık sulara sürüklüyorum yavşağı. Baş aşağı, Marmara’nın serin sularına sarkıtıyorum. Kafasını defalarca suya sokup çıkartıyorum. Dalgalar kıyıya vurdukça, kafası iskele duvarına çarpıyor. Kanıyor deniz. Karanlık sularda, kırmızılık birikiyor. David Lynch filmlerindeki gibi, siyah ve kırmızı birbirine karışıyor. “Azıcık ciddiyet lan, azıcık ciddiyet, yavşaklığın lüzumu yok” diyorum. Yalvarıyor, ama, yalvararak hem hatasını, hem öfkemi katmerleştiriyor. Bana yalvarılmasından hoşlanmam, diyorum. Yavşağı büsbütün yukarı çekip, Amerikan güreşlerinde olduğu gibi, etrafımda bir iki tur döndürdükten sonra, havada parendeler attırarak karanlık sulara doğru yolluyorum. Bir süre havada asılı kalıyor: Karaköy rıhtımında, adeta, Brueghel&#8217;e ait İkarus’un Düşüşü tablosunun gerçeğini resmediyorum: Yavşağın Düşüşü.<br />
Zihnimdeki benzer simülasyonlarla Kadıköy’e varıyorum. Öfkem dinmemiş. Şair İlhami Atmaca’ya anlatıyorum olayı ve duyduğum öfkeyi.<br />
“Sende Baudelaire’in ruhu var” diyor.<br />
“Nasıl?” diye soruyorum.<br />
Anlatıyor:<br />
[Baudelaire, Paris sokaklarında dolanırken, birkaç metre ötesinde bir dilencinin sesini işitmiş. İriyarı, yaşlıca bir adam, yalvar yakar, kendisinden para istiyor. Mealen, “Allah rızası için, bir sadaka…” gibi şeyler söylüyor. Baudelaire, dilencinin yanına yaklaşıyor: Allah rızası için para isteyen dilenciye, Allah ne verdiyse girişiyor: Tekme, tokat, yumruk… Ufak tefek Baudelaire, dilencinin ağzını burnunu dağıtıyor. İri yarı dilenci, daha fazla acıya, daha fazla sille tokada dayanamıyor. Çöreklendiği yerden ayağa kalkıyor; Baudelaire’in çenesine iki tane esaslı yumruk çakıyor. Baudelaire, yüzüstü yeri öpüyor. Birkaç saniye sonra kendine geliyor ve ayağa kalkıyor. Dilenci yine gardını almış, yumrukları sıkılı, dövüşmeye hazır, ayakta dikiliyor. Baudelaire, bu kez nazikçe elini uzatıyor: “Şimdi eşit insanlar olduk, artık benden para isteyebilirsin” diyor.]<br />
Aradan birkaç ay geçtikten sonra, Hakan Albayrak, bütün bu olan bitenden habersiz, aynı hikâyeyi, Türkiye’nin dış politika duruşunun nasıl olması gerektiğini anlatırken kullanıyor. “El açan değil, tokalaşan bir Türkiye” istediğini söylüyor.<br />
Seviyorum, bu hikâyeyi.<br />
Seviyorum, Baudelaire’i.<br />
Yavşaklara, yılışıklara tahammülüm yok.<br />
El açan değil, tokalaşan insanlar istiyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.afilifilintalar.com/index.php/yavsakligin-luzumu-yok/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EDEBİYAT TARİHİ ŞİNASİ’YLE Mİ BAŞLIYOR LAN?</title>
		<link>http://www.afilifilintalar.com/index.php/edebiyat-tarihi-sinasi%e2%80%99yle-mi-basliyor-lan</link>
		<comments>http://www.afilifilintalar.com/index.php/edebiyat-tarihi-sinasi%e2%80%99yle-mi-basliyor-lan#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 22:00:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Zelan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.afilifilintalar.com/?p=6980</guid>
		<description><![CDATA[Gençtim. Beyoğlu’nda, sahaflar pasajında bakınıyordum. Bir dükkâna girdim, aradığım bir iki kitabı sordum: Faulkner’ın Ses ve Öfke’sini, Jack Kerouac’ın Yolda’sını filan, herhalde… Dükkân sahibinin dostu olduğu anlaşılan, taburedeki orta yaşlı adam, ne iş yaptığımı sordu. Yazarlık yaptığımı söyledim. “Öyle mi” dedi, horoz gibi yan tuttuğu kafasını geriye iterek, “Şimdiki gençlerden tek bir arzum var: Noktalama [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/08/soru.jpg" rel="lightbox[6980]"><img class="alignright size-full wp-image-6979" src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/08/soru.jpg" alt="" width="326" height="423" /></a>Gençtim. Beyoğlu’nda, sahaflar pasajında bakınıyordum. Bir dükkâna girdim, aradığım bir iki kitabı sordum: Faulkner’ın Ses ve Öfke’sini, Jack Kerouac’ın Yolda’sını filan, herhalde… Dükkân sahibinin dostu olduğu anlaşılan, taburedeki orta yaşlı adam, ne iş yaptığımı sordu. Yazarlık yaptığımı söyledim. “Öyle mi” dedi, horoz gibi yan tuttuğu kafasını geriye iterek, “Şimdiki gençlerden tek bir arzum var: Noktalama işaretlerini doğru kullansınlar yeter.”<br />
Kafamda bir sürü noktalama: F*U?C@K!O$F&amp;F&#8230;<br />
Yazarlık deyince, seviyeyi “noktalama işaretleri” düzeyine indirgeyen köhne beyinlilerden hiç hazzetmem. Hem, bence, noktalama işaretleri “yazarlardan” ziyade “okurların” meselesidir. (Münazaraya, münakaşaya, polemiğe, tartışmaya açık kapı.) Yoo, hayır; herife gıcık oluşumun temel nedeni, bu kanaatim değil. Asıl mesele, yazarlıkla ilgili bahiste, ağzını açar açmaz, noktalama işaretleri diye geveleyenlerde. Taburedeki adamı öldürebilirim, bilesiniz.<br />
Aslında, pek çok konuda olduğu gibi, bu bahiste de antrenmanlıydım: Herife, bırakın noktalama işaretlerinin yerli yerinde kullanılmasından, tarihinden dahi bahsedebilirdim. Kadim metinlerde, hele hele dini metinlerde noktalama kullanılmamış da ne olmuş? Bunu sorabilirdim. Shakespeare veya çağdaşı Fuzuli kullanmamış da ne kaybetmiş değerinden? Bunu da sorabilirdim. Oğuz Atay noktalamayı çok önemsemezdi. Solun, vaktiyle Oğuz Atay’a burun kıvırmasının nedeni de, noktalama işaretlerini yeterince önemsememiş olması mıydı? Bu da yerinde bir soru… Ve son olarak; edebiyat tarihi Şinasi’yle mi başlıyor lan? Bla bla bla… Bir sürü soru… Sormaya değer mi? Asla! Asla! Asla!<br />
Birine veya bir şeye kızdığım her durumda, damarlarımdaki öfke kabarır; beynimin içinde simülâsyonlar oluşur: Adam taburenin üzerinde… Kafası tam yarı vole vurulacak yükseklikte… Soluma doğru 35 derece eğilerek, sağ ayağımla, saatte 180 kilometre hızla, adamın kafasına vuruyorum… Erken dönem Tarantino şiddeti ayarında, adamın kafa göz dağılıyor; hatta bir gözü, sol tarafımda, alttan ikinci rafta duran, Boris Vian’ın “Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek” kitabının kapağında patlıyor. Kafası hâlâ gövdesinde. Hıncımı alamıyorum. Artık nokta kadar değeri yok adamın gözümde. Havaya büyükçe bir ünlem işareti çiziyorum. Elime aldığım anda beysbol sopasına dönüşüyor. Dokunulmazlar filminde, Robert De Niro’nun Al Capone kılığında, elindeki beysbol sopasıyla adamın birine çılgınca girişmesi gibi, Allah ne verdiyse girişiyorum adama. Sonunda, kafası gövdesinden bütünüyle ayrılıyor. Bu kez havaya ters durmuş bir sürü soru işareti çiziyorum. Ters dönmüş soru işaretleri, anında ucuz bir portmantoya dönüşüyorlar. Kopmuş kafayı portmantodaki soru işaretlerinden birine asıp dükkanı terk ediyorum. Ayaklarımın altına kan bulaşmış; ilk üç adımımdan geriye kanlı bir üç nokta izi kalıyor. Simülasyon son buluyor: Nokta. A Murat Zelan simulation.<br />
Yıllardır kafamda biriken bu simülasyonları tatbik etmeyi o kadar çok istedim ki… Yapmadım, yapamadım. Mazi kalbimde bir yaradır. Ah Rimbaud, ahh! “Nezaket yüzünden hayatımı kaybettim.” Öyle aziz dostum, gerçekten öyle.<br />
Söylemek istediklerimi sona sakladım: Yazarlığı noktalama işaretleri düzeyinde ele almak isteyenlerin yolu açık olsun. Benim yoluma çıkmasınlar, yeter. Yoksa yan yana bir sürü üç nokta simüle eder, onlardan bir zincir yapar, o zinciri havada öttüre öttüre popolarını kamçılarım. Yazarlık, noktalama işaretlerinin çok ötesindedir. Nurullah Ataç, ilk şiirlerini okuduğu genç Turgut Uyar üzerine; “Turgut Uyar için zarımı atıyorum” diye yazarken, noktalama işaretlerinden fazlasını görmüş olmalı. Verlaine, kendisine şiirler gönderen Rimbaud’yu uzak diyarlardan Paris’e davet ederken de noktalamadan fazlasını görmüş olmalı, değil mi?<br />
Öyleyse nasıl okunmalı, nasıl değerlendirilmeli bir yazar: Cevap, Yahya Kemal’in söylediklerinde:<br />
[Edebiyatı telakki itibariyle bizimle, Avrupa’nın herhangi bir milleti arasında bir fark vardır: Biz iyi yazı yazana hayranız; yazının bundan ötesini muhakeme etmek devrine henüz gelmedik. Cetlerimiz iyi yazan bir kimseye “kaleminden kan damlıyor!” derler ve geçerlerdi; biz hemen hemen aynı görüşle: “Allah için fevkalade üslubu var!” diyoruz. Edebiyat kıymetinin derecesi bizde henüz bu noktadadır; Avrupa’nın herhangi bir milletinde ise bu noktadan sonra başlar. Bir muharrir iyi yazı yazdıktan sonra, fikrinin, zevkinin, ruhunun nev’i ve kıymeti ile ölçülür. Hatta gariptir ki o milletlerde fena yazan, kıymeti pek büyük Stendhal gibi, Balzac gibi muharrirler de vardır. Mesela Stendhal, fena yazmağa ehemmiyet bile vermez, fena yazdığını itiraf bile eder: “Ben sicil üslubuyla yazıyorum!” derdi. Mamafih bu istisnaları bir tarafa bırakalım. İyi yazmak edebiyatta esastır, ancak edebi değer yazı istidadından sonraki merhalelerdedir.]<br />
Yıllar önce, Yahya Kemal’in şu sözlerini, o adamın kulaklarına çivi gibi çakmak istemiştim: Lakin, o zaman içimdeki canavara engel olmuştum. İçimde kalmıştı. Şimdi söyledim işte. Oh be!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.afilifilintalar.com/index.php/edebiyat-tarihi-sinasi%e2%80%99yle-mi-basliyor-lan/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ŞUT VE DEVRİM!</title>
		<link>http://www.afilifilintalar.com/index.php/sut-ve-devrim</link>
		<comments>http://www.afilifilintalar.com/index.php/sut-ve-devrim#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Jun 2010 21:58:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Zelan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.afilifilintalar.com/?p=6132</guid>
		<description><![CDATA[Roma İmparatoru ve yardımcıları şeref locasına oturmuş seyrediyorlar. 11 antrenmanlı gladyatör ve 11 aç aslan karşı karşıya, birbirlerini yemek üzereler. Tribünler tıklım tıklım dolu. Fanatik kalabalık, “öldür, öldür” sesleriyle arenayı çınlatıyor. Heyecanlı bir çekişme sonunda kazanan taraf kupayı (yaşama hakkını) göbekli imparatorun ellerinden alıyor ve bir sonraki karşılaşma için inzivaya çekiliyor…
Bu manzara hiçbirimize yabancı olmasa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_6144" class="wp-caption alignright" style="width: 370px"><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/06/maradona-castro1.jpg" rel="lightbox[6132]"><img class="size-full wp-image-6144  " src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/06/maradona-castro1.jpg" alt="Maradona, Fidel Castro'ya, dünyanın en değerli sol ayağındaki &quot;Castro&quot; dövmesini gösteriyor. 2001, Küba." width="360" height="253" /></a><p class="wp-caption-text">Maradona, Fidel Castro&#39;ya, dünyanın en değerli sol ayağındaki &quot;Castro&quot; dövmesini gösteriyor. 2001, Küba. Fidel hala devlet başkanı iken.</p></div>
<p><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/06/maradona-che2.jpg" rel="lightbox[6132]"></a>Roma İmparatoru ve yardımcıları şeref locasına oturmuş seyrediyorlar. 11 antrenmanlı gladyatör ve 11 aç aslan karşı karşıya, birbirlerini yemek üzereler. Tribünler tıklım tıklım dolu. Fanatik kalabalık, “öldür, öldür” sesleriyle arenayı çınlatıyor. Heyecanlı bir çekişme sonunda kazanan taraf kupayı (yaşama hakkını) göbekli imparatorun ellerinden alıyor ve bir sonraki karşılaşma için inzivaya çekiliyor…<br />
Bu manzara hiçbirimize yabancı olmasa gerek. Ademoğlunun milattan önce arenalarda ortaya çıkan fanatik yüzü, asırlar sonra modern dünyadaki futbol statlarını hatırlatıyor birçoğumuza. Statlarda yaşananların çoğunun insanda ortada bir savaş varmış hissi uyandırması hiç de yabana atılacak bir duygu değil. Çünkü futbolun savaşla direkt bir ilgisi var.<br />
Birtakım yazılı belgelerden anlaşıldığına göre, milattan önce 2697 yılında Çin’de İmparator Huang Ti döneminde, askerler savaşa hazırlık amacıyla Tsu-Cuhu adıyla bir tür futbol oynarlarmış. Bu oyun, deriden yapılmış yuvarlak topun iki kazık arasından geçirilmesine dayanıyormuş. Öte yandan Mısır’da top oynayan askerlerin kabartmalarına da rastlanmış. Yine eski Yunan’da askerlerin savaşa hazırlık amacıyla “episkyres” adını verdikleri bir tür futbol oynadıkları belirtiliyor. Aynı tarihlerde Meksika’da da yine askerlerin futbol oynadıklarına işaret eden tabletler bulunmuş.<br />
Yani futbolun dibini eşelediğimizde karşımıza çıkan şey yine savaş oluyor: Kutsal Militarist Ruh!.. Demek oluyor ki, sık sık duyduğumuz “Futbol erkek oyunudur, karı gibi oynanmaz” sözü aslında altyapısız değil. Çünkü futbol, savaşçı toplumların oyunu. Latin Amerika ülkelerindeki futbola gösterilen rağbetin diğer ülkelere oranla daha fazla olmasının ardında da böyle bir gerçek yatıyor muhtemelen. Denilir ki, Latin Amerika’da çocuklar mahalle aralarında akşama kadar top koşturur, top bulamadıkları zaman bu işi portakallarla filan idare ederler. Akşam evlere gittiklerinde de çoraplarını toparlak biçime getirir ve öylece devam ederler.<br />
Sömürgeci Kristof Kolomb 1492 yılında Amerika’ya ayak bastığında, ucu sivri sopalar ve tokmaklardan başka silahları olmayan ve insan öldürmek şöyle dursun çok güler yüzlü ve misafirperver Latin Amerikalılar’ın, bugün yaptıkları tek şey ‘karşı takımın kuşanmış savaşçıları’na karşı direnişe geçip onları dize getirdikten sonra ‘kupayı’ kucaklamak!.. Yaklaşık 500 yıldan bu yana sömürülen Latin Amerikalıların kolektif direnişleri en çok futbol statlarında ve dağlarda kendini gösteriyor. Hem yeşil sahalarda hem yeşil dağlarda atılan slogan hep aynı sanki: “Burası emperyalistlere mezar olacak!..” Futbolun ve devrimin Latin Amerika’daki karşılığı dünyanın diğer bölgelerinden çok farklı… Bu melezler kıtasının en büyük halk kahramanları devrimciler ve futbolcular.<br />
20. Yüzyıl’ın başında 800 büyük toprak sahibinin tüm devlet arazisine sahip olduğu Meksika’da, sefil köylülerden oluşan ordusuyla Emiliano Zapata bugün efsanelerden biri. 30’lu yıllarda küçük ordusuyla yedi yıl boyunca 12 bin Kuzey Amerikan işgalcisine ve Somoza hanedanlığının Ulusal Muhafızları’na karşı savaşan Augusto Sezar Sandino da devrimci efsanelerinden Latin Amerika’nın. Ve bunları başka efsane devrimciler izler: Tupac Amaru’dan Fidel Castro’ya, Artigas’tan Salvador Allende’ye, Camillo Torres, Perenos, Tiro Fijo, Santucho, Labaton ve de la Puente, Lamarca, Miguel Enriguez ve adıyla hepsini temsil eden Ernesto Che Guevara… Che Guevara’nın gençliğinde iyi bir rugby oyuncusu olduğunu da kayıt düşmek gerek.<br />
Bu isimler Spartaküs’ten bu yana devrim tarihinin en önemli isimleri oldular. Latin Amerikalılar devrim tarihine olduğu kadar futbol tarihine de adlarını altın harflerle yazdırdılar. 1926’da yapılan ilk uluslararası olimpiyat futbol şampiyonasının ve bu şampiyonanın ardından organize edilen ilk Dünya Kupası’nın şampiyonu Latin Amerika ülkesi Uruguay. Öte yandan 1950’de Brezilya’da yapılan Brezilya-Uruguay Dünya Kupası finali futbol tarihinin en kalabalık (biletli 205 bin kişi) maçıydı. Bu tarihten sonra 1970’te üçüncü dünya şampiyonluğunu kazanan Brezilya som altından yapılmış ilk dünya kupasının ebedi sahibi olarak en büyük futbol efsanesine imza attı: Edson Arantes de Nascimento Pele. Brezilya’nın ulusal kahramanı ilan edilen Pele’nin Sao Paola kentine heykeli dikildi. Pele, daha sonra ülkesinin spor bakanlığını yaptı. Latin Amerika, dünyanın en büyük futbol yıldızından sonra dünyanın en büyük ikinci yıldızını da takdim etti: Diego Armando Maradona… Bir Dünya Kupası karşılaşmasında yeryüzünün en büyük sömürgeci ülkesi İngiltere’ye eliyle attığı gol için “O, Tanrının eliydi!” dedi. Ünlü bir Latin besteci bu gol için beste yaptı ve adını da “Tanrının eli!” koydu. Ve Brezilya’nın en ünlü futbolcularından biri Romario, ki İtalyan klüplerinden aldığı transfer parasıyla ülkesinin dış borçlarını ödemesine yardımcı oluyordu. Ve Arjantinli efsanevi futbolcu Ardiles&#8230; Pele ile birlikte Zafere Kaçış adını taşıyan ve Almanların esir kampına düşen mahkumların bir “futbol mücadelesi” sonunda hapisten kaçışlarının öyküsünü anlatan bir filmde rol aldı.<br />
Burada Maradona’ya ayrıca bir yer ayırmalı. Uyuşturucu müptelası olduğu için saldırı bombardımanına uğrayan Maradona, ülkesini terk etti uyuşturucu yüzünden. Arjantin’de tedavi olmayı reddetti. “Arjantin’de kimse tedavi edilmiyor. Yolsuzlukla bile ilgilenmedik biz. Arjantin’de parası olmayan ölür” diyor Maradona. Ama parası olup “Amerikan Rüyası”nın peşine düşenler gibi ABD’ye de gitmedi, orada tedavi olmayı da reddetti. Geçtiğimiz yüzyılın en çok konuşulan devrimlerinden birini gerçekleştiren Fidel Castro’nun ülkesi Küba’da tedavi olmayı ve orada yaşamayı tercih etti. Roma’da “Yüzyılın Futbolcusu” ödülünü aldığında ödülü Arjantin halkına, Küba halkına, Fidel Castro’ya ithaf etti. Hemen ardından ithaf listesine bir isim daha kattı ve omzuna dövmesini yaptırdığı Che Guevara’yı işaret ederek, “…ve dünyanın en ünlü Arjantinlisi’ne!” dedi. Maradona daha sonra bir televizyon programında bunun bir provokasyon ve duygularının ifadesi olduğunu belirtti: “Ülkemde Che Guevara bir terörist olarak görülüyor. Ben, ‘bakın, Che Guevara terörist değildir’ demek istedim. Çok sayıda çocuğu öldüren Galtieri, Videla terörist değil, omzuma dövmesini yaptırdığım kişi ise bir terörist öyle mi?! Benimle dalga geçmeyin. Terörist olan Videla, Massera, Galtieri, Menéndez&#8230; Bugün ev hapsinde olan, klimalı evlerde, her gün istediklerini yiyerek, istedikleri şarabı içerek hapis tutulan kişilerdir terörist olanlar.” Maradona Arjantin’de bir suçlu olarak kabul ediliyor şimdi. Ve Arjantin’de Che Guevara’ya iade-i itibar olununcaya kadar kendisinin de affedilmemesini istedi ülkesinin başkanı Carlos Menem’den. Dünyanın bu en ünlü futbolcusunun Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmemesinin nedenleri de devrimci duyarlığından kaynaklanıyor: Zira Maradona, kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylüyor:<br />
“Clinton, Monica Lewinsky’nin kalçasını elledi diye neden on bin Iraklı’yı öldürmeleri gerekiyor ki? Bir Amerikalı öldürülse kıyamet kopar. Ya on bin Iraklı’ya ne demeli? Ya Küba’ya konulan ambargo? Hep Amerikan hükümetinin suçu. Ben Küba’da yaşıyorum ve aşılar gelmediği için kör olan çocukları görüyorum orada, çünkü ambargo sınırda durduruyor aşıları. Ben Komünizm taraftarlığı yapmıyorum, ben insanlardan yanayım.”</p>
<p>Nakarat: Futbol bir savaş hazırlığıydı ve son yüzyılda Latin Amerika’daki kolektif ruh devrime yakın duruyordu.</p>
<p>Latin Amerika’daki futbol ve gerilla kültürünün iç içe geçmesinin çok daha bariz bir örneği de 1996 yılının Aralık ayında Peru’daki Japon Büyükelçiliği’ni basarak 500 üst düzey yöneticiyi rehin alan MRTA’nın (Marksist Tupac Amaru Örgütü) eyleminde yaşandı. Devrimci militanlar, hapisteki yandaşlarının serbest bırakılması ve ülkedeki birtakım reform hareketlerini başlatmak için haftalarca bu eylemi sürdürdü. Japon Büyükelçiliği’ne eylem düzenlenmesi de sembolik bir anlam taşıyordu: Japon işgali altındaki Peru’nun bu işgale direndiğini göstermek için de yapılmıştı bu eylem. Eylem boyunca dışarıda keskin nişancılar nöbet bekledi. Hiç şansları yoktu. Fidel Castro, Peru’nun Japon asıllı devlet başkanından eylemcilere zarar verilmemesini ve Küba’ya gönderilmelerini istedi. Ancak kabul edilmedi. Sonunda elçiliğe baskın düzenlendi. Gerillaları öldürmek zor olmadı. Çünkü baskın düzenlendiği sırada gerillalar büyükelçiliğin boş koridorlarında futbol oynuyorlardı. Tam “şut ve devrim” naraları atacaklardı ki, ‘rakip takımın kuşanmış savaşçıları’ tarafından gafil avlanarak büyük bir gol yediler! Kanlı maçtan yenik çıkıp öylece göçtüler öteki dünyaya; Pele’nin ayak oyunları ve ağızlarında Che türküsü kaldı onlardan geriye…<br />
Evet, Latin Amerika’da futbol bir savaş hazırlığıdır. Orada, Latin Amerika’daki melez delikanlılar futbol oynayıp asırlık bir hesaba hazırlanıyorlardır şimdi!.. Oysa Türkiye’de ya da kapitalizmin (küreselleşmenin) çarkına omuz veren ülkelerde futbol, çarkın daha hızlı dönmesinden başka bir işe yaramıyor. Statlarda yaşanan savaş, Irak’ta, Afganistan’da, Vietnam’da, Sudan’da, Afrika’da bombalar, mayınlar ya da ambargo yüzünden ölen insanların yani gerçek savaşın üzerine perde çekiyor. Bombaları atanların en yeşil statlarda top koşturmaları, bombaları yiyenlerin ise çölleşmiş bölgelerde yaşamaları ne ilginç! Bu işi Latin Amerika gibi kıvıramayacaksak, hepten bırakalım gitsin!</p>
<p>Not: Bu yazı, “Amerika Diye Bir Yok!” kitabımda yayınlanmıştı. 1052-48763548187 sayılı kararımla Dünya Kupası vesilesiyle tekrar yayınlanmasında tarafımdan yarar görülmüştür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.afilifilintalar.com/index.php/sut-ve-devrim/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>VİVA FİLİSTİN!</title>
		<link>http://www.afilifilintalar.com/index.php/viva-filistin</link>
		<comments>http://www.afilifilintalar.com/index.php/viva-filistin#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Jun 2010 09:55:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Zelan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.afilifilintalar.com/?p=5655</guid>
		<description><![CDATA[Uçurumdan boşanan şelale gibi bir yağmur vardı tepemizde. Aldırmadık. Televizyonlarımızı, bilgisayarlarımızı ya da bilumum bağlayıcı kitle iletişim araçlarını aradan çıkarıp halkımızla doğrudan iletişime geçtik. Haberi takip eden değil, haberin içindekiydik. Salon adamlığını askıya aldık, salonları terk ettik; meydanlara indik. Kalpleri aynı yarayla sızlayan binlerce adamla aynı yağmurun altında sırılsıklam ıslandık. Kardeşlik böyle bir şeydi galiba. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uçurumdan boşanan şelale gibi bir yağmur vardı tepemizde. Aldırmadık. Televizyonlarımızı, bilgisayarlarımızı ya da bilumum bağlayıcı kitle iletişim araçlarını aradan çıkarıp halkımızla doğrudan iletişime geçtik. Haberi takip eden değil, haberin içindekiydik. Salon adamlığını askıya aldık, salonları terk ettik; meydanlara indik. Kalpleri aynı yarayla sızlayan binlerce adamla aynı yağmurun altında sırılsıklam ıslandık. Kardeşlik böyle bir şeydi galiba. Güzeldi. Ve gerekliydi. Ne dersin Onur?</p>
<p style="text-align: center"><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/06/filistin-13.jpg" rel="lightbox[5655]"><img class="size-full wp-image-5664 aligncenter" src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/06/filistin-13.jpg" alt="" width="355" height="358" /></a></p>
<p style="text-align: center"><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/06/filistin3.jpg" rel="lightbox[5655]"><img class="size-full wp-image-5663 aligncenter" src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/06/filistin3.jpg" alt="" width="288" height="338" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.afilifilintalar.com/index.php/viva-filistin/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GLOBAL</title>
		<link>http://www.afilifilintalar.com/index.php/global</link>
		<comments>http://www.afilifilintalar.com/index.php/global#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 May 2010 22:34:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Zelan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.afilifilintalar.com/?p=5271</guid>
		<description><![CDATA[Bütün medeniyetlerin boynuna
Tasmayı geçirmeseydi batı
Ayırt edebilecektik hepimiz
Çinlilerle Japonları
Ve Paris kokmasaydı
Bütün kadınlar bu çağda
Bir anlamı olacaktı hâlâ
Çerkez kızlarını almanın
Taklit etmeseydi zencileri Elvis Presley
Hepimiz bilecektik
Radyodaki şarkıcının
Black or white olduğunu
Kimse merak etmiyor şimdi
Neden Kristof Kolomb
Amerika’ya vardığından beri
Koalalar çekik gözlü, pandalar zenci
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/05/global.jpg" rel="lightbox[5271]"><img class="size-full wp-image-5270 alignleft" src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/05/global.jpg" alt="" width="196" height="326" /></a>Bütün medeniyetlerin boynuna<br />
Tasmayı geçirmeseydi batı<br />
Ayırt edebilecektik hepimiz<br />
Çinlilerle Japonları</p>
<p>Ve Paris kokmasaydı<br />
Bütün kadınlar bu çağda<br />
Bir anlamı olacaktı hâlâ<br />
Çerkez kızlarını almanın</p>
<p>Taklit etmeseydi zencileri Elvis Presley<br />
Hepimiz bilecektik<br />
Radyodaki şarkıcının<br />
Black or white olduğunu</p>
<p>Kimse merak etmiyor şimdi<br />
Neden Kristof Kolomb<br />
Amerika’ya vardığından beri<br />
Koalalar çekik gözlü, pandalar zenci</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.afilifilintalar.com/index.php/global/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ENTELLER MEYDANI *</title>
		<link>http://www.afilifilintalar.com/index.php/enteller-meydani</link>
		<comments>http://www.afilifilintalar.com/index.php/enteller-meydani#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Apr 2010 20:45:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Zelan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.afilifilintalar.com/?p=4106</guid>
		<description><![CDATA[
Sıkıcı İstanbul gecelerinden biriydi.
Yıldıray Yeşiltürk (YY), Cadde-i Kebir’de korza yapan on binlerce insanın arasından zorlukla sıyrılarak, İmam Adnan Sokak’taki uğrağına vardı. Yalnızca pavyon, bar ve meyhanelerin bulunduğu bu sokak, Cadde-i Kebir’in insan sirkülâsyonu en yoğun sokağıdır. YY, sıcakların anası ilkbahardan soğukların babası sonbahar İstanbul’a göz kırpıncaya kadar, sıklıkla bu sokağın yolunu aşındırır, bir apartmanın ikinci [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/04/bar.jpg" rel="lightbox[4106]"><img class="aligncenter size-full wp-image-4105" src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/04/bar.jpg" alt="" width="648" height="236" /></a></p>
<p>Sıkıcı İstanbul gecelerinden biriydi.<br />
Yıldıray Yeşiltürk (YY), Cadde-i Kebir’de korza yapan on binlerce insanın arasından zorlukla sıyrılarak, İmam Adnan Sokak’taki uğrağına vardı. Yalnızca pavyon, bar ve meyhanelerin bulunduğu bu sokak, Cadde-i Kebir’in insan sirkülâsyonu en yoğun sokağıdır. YY, sıcakların anası ilkbahardan soğukların babası sonbahar İstanbul’a göz kırpıncaya kadar, sıklıkla bu sokağın yolunu aşındırır, bir apartmanın ikinci katındaki Gönülçelen bara uğrardı. Gönülçelen, popüler kültürü bir kültür olarak benimsemiş, kendilerini entelektüel sanan ama entellikten entelektüelliğe terfi edememiş kesimin ve üniversite öğrencilerinin uğrak yeridir. Barın duvarları National Geographic dergisinden kesildikleri belli fotoğraflarla bezelidir. Bu fotoğrafların tamamı bir oryantalistin ve üçüncü dünyalı bir anti-kapitalistin ilk görüşte dikkatini çekecek cinstendir: Tibetli Budistler, Afgan kadın ve çocuklar, açlıktan bir deri bir kemik kalmış ancak sıtmaya tutulduğu için göbeği vücudundan balkon misali dışarı fırlamış Afrikalı bebeler, bıyık ve sakalları birbirine girmiş Alevi dedeleri, ineklerin önünde saygıyla eğilen Hindular, tanklara karşı sapanla taş fırlatan Filistinli delikanlılar, kenarında büyüleyici sözler yazılı ünlü Kızılderili şefleri ve benzeri fotoğraflar… Barda hemen her gece aynı şarkılar çalar, Arap, Hint, Pakistanlı ve Türk şarkıcıların seslendirdikleri şarkılar duvardaki fotoğraflar gibi egzotiktir. Latin Amerika veya Avrupalı devrimcilere ait marşlar da çalınır. Gelenler “Bella Ciao” şarkısı eşliğinde “Dans edemediğin devrim, devrim değildir” sözüne destek verircesine dans eder, “Ya Allah, habibullah” gibi sözlerle örülmüş Arapça melodiler eşliğinde göbek atar, “Hatasız kul olmaz” gibi arabesk şarkılar eşliğinde de isyanlarını dışa vururlar.<br />
Rivayete göre âdemoğlundaki ilk bozulmalar Âdem’den hemen sonraki neslin dağlardan ovalara inip çalgı çalması, rakı içmesi ve fuhuş yapmalarıyla başlamış. Dağlıların erkekleri güzel, kadınları çirkin; ovalıların erkekleri çirkin, kadınları güzelmiş. Bu sebeple dağdan ovaya inen erkekler, çalgıları dinleyip, rakıları içip, kadınlarla yatınca bir daha geri dönemezmiş. Cadde-i Kebir’in her kolu Âdem’den sonra ovalarda kurulan şehirler gibiydi. Ve Gönülçelen, bu hayat biçiminin en esaslı hücrelerinden biriydi. Üniversitede eğitim almak üzere doğunun kırsal bölgelerinden batının sembolü İstanbul’a gelen taşralı öğrenciler bir süre İstiklal Caddesi’ne uğradıktan sonra bir daha memleketlerine dönmez, İstanbul aşığı kesilirlerdi.<br />
YY devrimci, idealist bir gençti. Annesi Alman, babası Türk’tü. Bu yüzden Onbeş yaşına kadar Almanya’da büyümüş, sonra Türkiye’ye gelip Bursa’ya, babasının yanına yerleşmişti. İstanbul’a dört sene önce, sinema ve tiyatro eğitimi almak için gelmişti. Bu gece İstanbul’daki son gecesiydi. Birkaç biradan sonra bu bardan çıkacak, bir taksiye atlayıp havaalanına gidecek, bir ay süreyle Latin Amerika’yı turlayacak, ardından Türkiye’ye dönüp askerliğini yapacaktı. Askerliği biter bitmez, Viyana’da, hayatının ilk filmini çekecekti. Ama bu gece Latin Amerika’ya gitmeden, kafayı çekecekti.<br />
Gönülçelen’e girdiğinde “Venceremos” adlı bir Şili marşı çalıyordu. Dört masa, küçük bir tezgâh, bir disk jokey kabini ve tıka basa dolu olduğu zamanlar otuz kişinin dans edebileceği büyüklükteki bir pisti vardı. Üç masa tamamen dolmuştu. Geriye kalan dörtgen masanın bir kenarını işgal etti. Masalar dans pistinin kenarındaydı. Piste yakın olmayı seviyordu. Arada çıkıp oynadığı da olurdu. Kendisine bir ilke belirlemişti. Pistteysen uçacaksın! Ama bu gece uçmaya niyeti yoktu. Sadece bira, hepsi bu! Az sonra, garson gelip ne istediğini sordu.<br />
“Arjantin lütfen!” dedi.<br />
Garson peşin parayla bir Arjantin getirdi; YY ilk dikişte Arjantin’i yarıladı. Derken, iki dakika sonra kalanı da ağzına boca edip ikinci siparişini verdi:<br />
“Arjantin lütfen!”<br />
Bira güzeldi; fakat bütün güzel şeyler bir süre sonra dert haline dönüşür. İkinci Arjantin çişini getirdi. Arjantin’i dışarı fışkırtmak için ayakyoluna yürüdü. Bu, öğleden bu yana ilk tuvaleti olacaktı. Öğleden sonra içtiği Brezilya kahvelerini de hesaba katacak olursak, kenefe boşaltacak epey malzemesi vardı. Fermuarını indirip Brezilya ve Arjantin’i kuburun içine yolladı. “İnsan, birayla çalışan aküdür” diye düşündü. Masasına döndüğünde, entel görünümlü üç kişinin masasına yerleştiğini gördü. Birinin omuzlarının üzerinde taşıdığı kelle, Brigitte Bardot’dan sonraki en ünlü BB Bedri Baykam’ın kellesine benziyordu. Onun solunda oturan adamın sakalları ise Anadolu Ajansı’ndan sonraki en ünlü AA Ahmet Altan’ın sakallarının aynısıydı. Sağında oturan adam ise açık alnı ve yüzünün ana hatlarıyla Marilyn Monroe’dan sonraki en ünlü MM Murathan Mungan’a benziyordu. Böyle şeyler sık olurdu. Kendi sandalyesine kimsenin oturmadığına sevindi. Öyle ya, bomboş bıraktığı sandalyesinde pekala işgalci bir SS bulabilirdi.<br />
YY, bir demet Bedri Baykam, bir nevi Ahmet Altan ve bir tutam Murathan Mungan’a bakıp sandalyesine kuruldu. Sonra A’dan Z’ye masadakilerin hepsine “Merhaba” dedi, “Burada oturuyordum, tuvalete kadar gitmiştim. Bilirsiniz, insan birayla çalışan aküdür. Deşarj oldum ve yeniden şarj olmaya hazırım.”<br />
BB “Sori canım, biz de masanızı işgal etmiş gibi olduk” dedi.<br />
YY, “Sorun değil” dedi.<br />
BB “Mersi canım” dedi.<br />
YY, İngilizce özür dileyip Fransızca teşekkür eden tiplerden hoşlanmazdı. Almanya’daki neo-SS’lerin Türklere kötü davranmasının nedenini Türkiye’deki BB, MM ve AA gibi tiplerin Almanca özür dilemiyor ya da teşekkür etmiyor oluşuna bağlıyordu. Yoksa SS’lerin Türklerle bir işi olmamıştı ki neo-SS’lerin bir işi olsun. YY’ye göre eSeS’lerin asıl savaşı Fransız BeBe’leri ve Amerikan MeMe’lerine karşıydı.<br />
BB, kıvırcık kellesini garsona çevirip kendisi ve arkadaşları için rakı söyledi.<br />
“Bize otuzbeşlik Tekirdağ lütfen!”<br />
YY de fırsattan istifade kendi siparişini verdi.<br />
“Arjantin lütfen!”<br />
Garson çok hızlıydı. Rakı şişesini, bardakları, suyu ve Arjantin’i masaya bırakıp ortadan toz olması yalnızca yirmi saniyesini almıştı. BB, bu arada YY’ye dönüp “Sory my friend, sen az önce, ‘insan birayla çalışan aküdür’ dedin, olabilir. Ancak Türk, rakıyla çalışan jeneratördür. Ha ha ha.. Güzel tespit ama değil mi ya? Boşuna harika çocuk demiyorlar bana” gibi şeyler geveledi.<br />
MM, BB’nin ardından “Rousseau şarap içmeseydi Fransızları, Dostoyevski votka içmeseydi Rusları tanıyamazdı. Eh bizim de Türkiş Russo ya da Türkiş Dosto olabilmemiz için rakı içmemiz lazım. İçelim hadi! İçelim, aydınlanalım! Fransız kökenli Amerikan yazarı Jack Kerouac’ın da dediği gibi: Satori! Satori! Satori!” gibi şeyler zırvaladı.<br />
AA, MM ve BB entel gülüşler eşliğinde kadehlerini kaldırıp tokuşturdular. YY, Fransız şair Arthur Rimbaud’nun “Nezaket yüzünden hayatımı kaybettim” sözünü benimsemesine rağmen elindeki kadehi hafifçe kaldırarak, şerefe seansına nezaketen eşlik etti.<br />
AA, tokuşturmanın ardından keyifle “Türk erkekleri kendini dünyanın en kral erkekleri sanıyor. Ancak kadınlara karşı nasıl davranacaklarını bilmiyorlar. Soğan erkeği yerine kazak erkeği oynuyorlar. Ağızları soğan, çiğ köfte filan kokuyor. Centilmenlikten azıcık nasiplenebilmiş değiller. Benim bu tipoloji içinde yer almam mümkün değil. Ben biraz Fransızım!” dedi. Rakısından bir yudum aldıktan sonra devam etti: “Gerçi, rakı içince Fransız kişiliğim iyice törpüleniyor. Rakı Türk’ün özünü gürleştiriyor. Yani, özgürleştiriyor. Ha ha ha… İçelim güzelleşelim, içelim Türkleşelim!”<br />
MM: “İçelim aydınlanalım! Satori!”<br />
BB: “Türkleşelim! Muasırlaşalım! Hadi bakalım!”<br />
Birinci otuzbeşlik bitmişti. AA, sakallı başını garsona çevirip kendisi ve arkadaşları için ikinci şişe siparişini verdi.<br />
“Bize otuzbeşlik Tekirdağ lütfen!”<br />
YY de fırsattan istifade kendi siparişini verdi.<br />
“Arjantin lütfen!”<br />
YY, kaşlarına kadar sarışındı. Annesine çekmişti. Eğer babası gibi sünnetli olmasaydı, fizik olarak, Joseph Mengele’in harbi Alman fizyolojisi kuramına gayet uygun sayılırdı. Ama o ne Fransızlara, ne de Almanlara yakın hissediyordu kendisini. Herhangi bir milletle empati kuramamıştı şimdiye kadar. Fakat Türk derken kebap, rakı ve bıyıktan başka bir şey aklına getirmeyen insanları komik buluyordu. İnsanın kendisine Fransız kalması, bu insanlarınki gibi olsa gerekti. İleride uygarlığın ortaya çıkardığı “Sentetik Fransız” ya da “Entel Türk” diye bir belgesel film yapacak olursa, bu gecenin oldukça işine yarayabileceğini düşündü.<br />
MM, rakı kadehini kaldırıp “İçelim, aydınlanalım! Satori!” dedi. AA ve BB, kadehlerinin ağızlarını MM’ninkinin altına dokundurdular hafifçe. Bu tokuşturma MM’nin isteği üzerine neredeyse her beş dakikada bir tekrarlanıyordu. MM, gerçekten Marilyn Monroe gibiydi; tokuşturmaktan hoşlanıyordu.<br />
BB, AA ve MM bir süre daha tokuşturarak sohbet etti. BB sohbetin arasına Picasso, Matisse, Da Vinci, Brugel gibi çok ünlü ressamların eserlerinden, biyografilerinden ve kadınlardan; AA Balzac, Dostoyevski, Dickens gibi dilden dile dolanan yazarların pasajlarından ve kadınlardan, MM ise Shakespeare, Ginsberg ve Wittgenstein gibi şair ve filozofların mısralarından ve aforizmalarından aktarmalar yapıyor, kimi zaman da eşcinsellerin toplum içinde horlandıklarından bahsediyordu.<br />
İçtikçe içiyorlardı. İkinci Tekirdağ’ın da dibini bulmuşlardı. MM, açık alınlı başını garsona çevirip kendisi ve arkadaşları için üçüncü şişeyi söyledi.<br />
“Bize bir Tekirdağ lütfen!”<br />
YY de fırsattan istifade kendi siparişini verdi.<br />
“Arjantin lütfen!”<br />
BB, AA ve MM, kısa sürede iki otuzbeşliği devirmiş, üçüncü otuzbeşliği yarılamışlardı. Artık ne Shakespeare’i telaffuz edebiliyorlardı, ne de Nietzsche’yi. Zaten ne Shakespeare, ne Nietzsche, ne Picasso, ne Dostoyevski ne kuantum fiziği ne de epistemolojik ve ontolojik sorunsallar rakı masasına yatırılmaya değer sorunsallardı. Rakı masası üçüncü otuzbeşlikten sonra yerini bilinçaltına bıraktı. Memleket açlıktan kırılıyordu, adamlar rakı masasına açlık sorununu koydular; halk parasızlıktan çatlıyordu adamlar masaya parasızlığı koydular; Türk futbolu nereye gidecekti, adamlar masaya futbolu koydular; Türk kadınının problemleri vardı, adamlar masaya problemli kadınları koydular; adamlar masaya kavun koydular, peynir koydular, çerez koydular; her ne durum vardıysa adamlar masaya onu koydular; yarım kalmış erkekliklerini, kirli sakallarını, ergenlik bilinçlerini koydular. Özleri gürleşmişti, adamlar masaya gürleşmiş özlerini; özgürlüklerini koydular! Adamlar masaya aydınlıklarını, karanlıklarını koydular.<br />
BB: “İçelim!”<br />
AA: “Aydınlanalım!”<br />
MM: “Satori!”<br />
YY, Arthur Rimbaud’ya ikinci kez ihanet etti; kadehini kaldırıp şerefe faslına nezaketen eşlik etti.<br />
Fonda Orhan Gencebay’ın klasiklerinden biri çalıyordu: “Batsın bu dünya, bitsin bu rüya…” Üçüncü Dünya battı, üçüncü otuzbeşlik şişe bitti. Galile yanılıyordu; tüm bilim dünyası yanılıyordu: Dünya dönüyordu ama rakı şişesinin etrafında. Kirli sakallı adamlar arabesk dünyayı koydular masaya.<br />
“Bu adam arabeskin kralı” dedi MM.<br />
AA şaşırarak sordu: “Kim, kim… Kral kim?”<br />
“Tabii ki Orhan Gencebay arkadaşım, aksini iddia edenin beynini karışlarım” diye cevapladı MM.<br />
“Hadi oradan be” dedi AA, “Orhan Gencebay yaptığı müziği arabesk müzik olarak bile görmüyor. Çok sesli müzik yapıyormuş. Hatta ona rock müzik diyor. Bir de mızıka çalmayı bilse kendisini Bob Dylan filan sanacak o adam.”<br />
YY, “Ama bir dakika, arabesk müzik yapanların şarkıları da rock tınılar taşıyabilir. Ya da tam tersi…” diye araya girdi.<br />
“Sen karışma adamım” dedi AA, “Bu üç kişinin meselesi. İyi, Kötü ve Çirkin’in…”<br />
“Kusura bakmayın” dedi YY, “Öyleyse ben de Sergio Leone’yim. Sadece kenardan izleyeceğim. Motor!”<br />
“Güzel” dedi AA, ve kaldığı yerden devam etti: “Orhan Gencebay sahnede şarkı söylemek için programlanmış bir robottur. Adamı izlemediniz mi hiç? Parlak ışıkların altında hiç kıpırdamadan duran parlatılmış bir mumya gibi şarkı söylüyor. Evet o bir mumyadır. Ölü gibi söylüyor. O, krallık yarışında tam anlamıyla bir ölü yatırımdır.” Sonra oturduğu yerden kalkarak pistin ortasına kadar yürüdü. Pistin ortasında askerlerin hazır ol vaziyetinde durması gibi durdu. Elindeki rakı bardağını mikrofon gibi ağzına uzatarak yüksek sesle şarkıya eşlik etti: “Şaşıran sen mi yoksa, ben miyim bilemedim. Öyle bir dert verdin ki, kendime gelemedim. Çıkmaz bir sokaktayım, yolumu bulamadım… Oooof, of, of, offf, offf, offff!.. Bu mudur yani krallık? Hiç sanmam beyler, hiç sanmam!”<br />
Bardaki herkes dikkatini pistin ortasındaki AA’ya yöneltti. Hepsi, bu kaçık sakallının ne diye pistin ortasında bağırdığını merak ediyordu.<br />
YY piste hiç ilerlemeden, oturduğu yerden AA’ya laf yetiştirdi: “Affedersiniz efendim, Elvis Presley, tek başına sizin teorinizi çürütüyor. Ölü olması kral olmasını engellemez.”<br />
“Sana bu işe karışmamanı söylemiştim genç adam. Hele Elvis Presley’i hiç karıştırma” diye çıkıştı AA. “Elvis ölü gibi yaşayan bir canlı değil, yaşayan bir ölüdür. Elvis bir mumya değil, bir zombidir. Elvis, fantastik bir kraldır. Gerçek kral Müslüm Gürses’tir. Evet, Müslüm Gürses. Arabeskin kralı. Kral, yani baba!”<br />
YY, “Kusura bakmayın” dedi, “Bu kez kendimi Quentin Tarantino gibi hissettim. Ama merak etmeyin, ben bu düelloda yokum. Bu sizin meseleniz. İyi, Kötü ve Çirkin’in…”<br />
AA hiddetli ve şiddetliydi. İyice kafayı bulmuştu. Zaman ayarlı bir bombayı andırıyordu. AA, “Müslüm Gürses’in adının geçtiği yerde ne Elvis Presley gibi zombilerden ne de Orhan Gencebay gibi robotlardan söz edilebilir. Bu doğaya aykırı! Kimse arabeskseverlere hakaret edemez. Kimse arabeskin iki kralı, ya da iki babası olduğunu iddia ederek onları orospu çocuğu yerine koyamaz. Arabesk kırma bir müzik olabilir, ama piç asla!” dedi MM ve BB’yi hedef alarak.<br />
MM, kralını korumak için piste ilerledi, AA’nın yanında durdu ve sağ elinin işaret parmağıyla onu işaret ederek konuşmaya başladı: “Ağır ol bakalım. Burada piçlerden değil krallardan söz ediyoruz. Ve içtiği otlar yüzünden kafası da bitkisel hayata girmiş bir adamı bana Kral diye yutturamazsın tamam mı dostum. Kral Orhan Gencebay’dır. O kadar!”<br />
“Uçtunuz” dedi BB, sallanarak pistin ortasına doğru hareket ederken.<br />
Üçü de pistin ortasındaydı. Hepsi uçuyordu. Ayyaş yarasalar gibiydiler. Bardaki diğer müşteriler ve garsonlar da bir sahneye bakarmışçasına bakıyorlardı piste. YY de oturduğu yerden bakmakla yetiniyordu. Karışmayacaktı. Bu İyi, Kötü ve Çirkin’in düellosuydu. YY bunu iyi biliyordu. Mevzu onun meselesi değildi. Medyatik bir meseleydi, bu. Ötekilerin meselesi. Entellerin. Meydan da er meydanı değildi, enteller meydanıydı. Potansiyel bir yönetmen olarak, tavandan sahnenin yani tartışmanın, İyi, Kötü ve Çirkin’in tam ortasına bunu yansıtabilmeyi istedi: Enteller Meydanı!<br />
Gönülçelen’in disk jokeyi sahnenin hatırına çantasındaki kompakt diskler arasından “Su Deposu Köpekleri” filminde çalınan şarkılardan birini yerleştirdi disk çalara.<br />
“Valla onu bunu bilmem ama arkadaşlar, Kral İbrahim Tatlıses’tir” dedi BB, pistin tam ortasına vardığında, cüretkâr bir edayla.<br />
AA çileden çıktı ve pistte elini kolunu sallayarak BB’ye ateş püskürmeye başladı: “Bana bak kıvırcık kafalı geri zekâlı, fazla patinaj yapıyorsun, dikkat et, yoldan çıkarsın” dedi, daha da sertleşerek.<br />
Ortada krallık için üç aday vardı ve üçünün de krallığı başkalarınca onanmıyordu. MM Orhan Gencebay, AA Müslüm Gürses ve BB ise İbrahim Tatlıses’in krallığından yana oyunu kullanıyordu; YY ise çekimser kalıp oy kullanmamayı tercih etmişti. Ve bir kez daha görüldü ki, krallık demokrasiyle olmuyordu. Öyleyse tam bu noktada “kanlı mı olacak kansız mı” tartışması yapmanın bir anlamı yoktu; krallar kanlı gelir! Ve krallık için gereken asil kan, damarlarında mevcuttu. Birbirlerini kardeş gibi severlerdi ama içmişlerdi, beyinleri kurumuştu ve mantık olarak Fatih’in Devlet-i Ali yasalarına koydurttuğu Kardeş Katli Yasası’nı işletmeye yakın duruyorlardı.<br />
AA’nın çıkışıyla saf dışı kalmış gibi görünen BB ısrarlıydı. “Yaptığınız çok ayıp” gibi bir etik saldırıyla söze girişti. “Arkadaşlar” dedi, “Buraya gelmeden önce Tatlıses Lahmacun’da üçer lahmacunu mideye götürürken gayet mutlu görünüyordunuz. Ama görüyorum ki, tarihi binlerce kez tekerrür ettirmekte tereddüt etmiyorsunuz. Yani, yani, yani.. besle kargayı oysun gözünü. Size bunu sağlayan insanı nasıl bir çırpıda silebilirsiniz? Misak-ı Milli’nin dört bir yanına yayılmış lahmacun salonlarıyla krallık kurmuş olan İbrahim Tatlıses’i kral kabul etmemeniz çok şaşırtıcı doğrusu&#8230;”<br />
MM İbrahim Tatlıses’in krallığını sert bir dille reddetti: “Hayır hayır hayır&#8230; Bizi aldatamazsın dostum. İbrahim Tatlıses kozmopolit bir yavşaktır; ‘ayağında kundura’ ile yola çıkmış, ancak ‘diskolarda, kafelerde sarsam seni’ye varmıştır. Bu adam kral olamaz, bu mümkün değil.”<br />
BB kolay pes etmedi. “Arkadaşlar” dedi, bu adam sosyeteye lahmacun yedirdi, bu adam sosyeteye horlanan arabeski dinletti, bu adam sosyeteye kıroluğu sevdirdi, bu adam sosyeteye&#8230;”<br />
Diğerleri hemen söze girişti.<br />
AA: “Lanet olsun! Sorun bu ya. Sosyeteye yedirdi, sosyeteye girdi, sosyeteye verdi. Krallar sosyetik değil aristokratiktirler&#8230;”<br />
MM: “Allah ona ses verdi, ama o şivesinden utandı. Krallar şivelerinden utanmazlar…”<br />
Elindeki bardağın dibinde kalanlarını da kafasına diken YY, yeniden araya girdi: “Bu tartışmanın nereye varacağını bilmiyorum ama halkın onlara nasıl hitap ettiğine bakarsak sorunu çözeriz belki” dedi ve ekledi: “Müslüm Gürses baba diye anılır. Orhan Gencebay abi&#8230; Ferdi Tayfur ise yalnızca Ferdiliğiyle kalır. Zaten gördüğümüz kadarıyla burada da kimse Ferdici değil. Yani üçü de öyle ya da böyle saygıdeğer bulunuyor. Oysa İbrahim Tatlıses’e gelince saygı yerin dibine geçiyor; kısaca ‘İbo’ deniyor ve geçiliyor.”<br />
AA: “İlk defa akıllı bir laf ettin adamım. Üstelik bu saptaman en kralının benim kralım Müslüm Gürses olduğunu ortaya koyuyor!<br />
MM: “Hayır, hayır, hayır… Sosyolojik olarak doğruya yakın bir saptama gibi dursa da ben uzaktan bakıldığında Hasan Sabbah’ın Haşhaşiyun tarikatının bir üyesi gibi görünen ve yakından bakıldığında uzaktan bakıldığının aynısı gibi görünen ot kafalı bir adamın krallığını kabul edemem.”<br />
BB her şeye rağmen ısrar etti: “Valla onu bunu bilmem arkadaşlar” dedi, “Yine yanılıyorsunuz. Üstelik halkın ne yaptığı da beni ilgilendirmez. Ben icraatlarına bakarım. Kralların karılarından ve cariyelerinden oluşan büyük haremleri vardır. İbrahim Tatlıses’in olduğu gibi… Karıları, dansöz cariyeleri filan… Oysa Müslüm Gürses’in ve Orhan Gencebay’ın nesi var? Uzatmalı sevgilileri var. Kralların uzatmalı sevgilileri olmaz. Kral olabilmenin hiç şartı yoksa bile tek şartı erkekliktir. İcraat dediğin böyle olur.” dedi.<br />
BB, gerçekten patinaj yapmıştı. Yoldan çıkmıştı. Bir Türk’ün ve bir kralın zekâsıyla, yeteneksizliğiyle, güçsüzlüğüyle, korkaklığıyla, her şeyiyle alay edebilirsiniz ama erkekliğiyle asla. Bir Türk’ün ve bir kralın erkekliği kendinden menkuldür, sorgulanamaz. Üstelik krallık taçla olurdu ve kralların tacı kafasında aranırdı. Oysa BB kafaları karıştırmıştı. Dost başa, düşman belden aşağıya bakarmış. BB’nin tutumu açıkça düşmancaydı. Düşmanca, düşmanca!<br />
Zaman ayarlı bomba AA, bu düşmanca tutuma daha fazla dayanamayacağını anladı. BB’yi yola sokmaya karar verdi. Kardeşlik hisleri de fayda vermeyecekti. AA, Fatih Sultan Mehmet’in kardeş katli yasasını devreye soktu. “Bu seni yola sokar kıvırcık salatası” diyerek, ani bir hareketle masanın üzerindeki Tekirdağ rakısı şişelerinden birini kapıp, BB’nin kıvırcık kafasına indirdi. BB feryat figan piste yığıldı. Pistin ortasında kanlar içinde kıvranıyordu. Pistin etrafındakiler, böyle bir şiddeti beklemediklerinden, şaşırıp kalmışlardı.<br />
AA, BB’ye doğru eğilip bağırmaya başladı: “Sen kiminle dans ettiğini sanıyorsun hergele. Muhterem yengemi işe karıştırmayacaktın popülist orospu çocuğu, geberteceğim seni, geberteceğim…”<br />
MM de AA kadar öfkelenmişti. Eşlik etmekte gecikmedi. BB’nin midesine ve boşluğuna tekmeler savurmaya başladı. “Harem mahremdir piç kurusu, mahremiyete dokunmayacaktın… Ne zaman adam gibi tartışsak hep çamura yatıyorsun. Senin yengen, bacın olacak kadınları o iğrenç çamur güreşinin içine çekmeye hakkın yok!”<br />
BB’nin işi birkaç tekmeyle bitmişti. Çok geçmeden apartmanın hemen girişinde bekleyen koruma görevlisi iki kaslı goril, bara girerek olaya el attı. Bu kez tekmeleri yiyen AA ve MM’ydi. Goriller ikisini de pestilini çıkarıncaya kadar dövdüler. Dayaktan kıpırdayamayacak hale gelince, barın az ötesinde duran ayrı çöp kutularının içine attılar. İkisi de sabaha kadar çöp kutularının içinde inlediler.<br />
AA: “Kral… Kral… Müslüm Baba…”<br />
MM: “Kral… Kral… Orhan Baba…”<br />
YY pistteki kanlı tangoya bulaşmamak için kavga başlar başlamaz oradan sıvışmıştı. Hemen anayola inip bir taksiyle havaalanına hareket etmişti. Taksideyken sırt çantasından volkmenini çıkardı, içine bir Erkin Koray kaseti yerleştirip play tuşuna bastı.<br />
“Kurban olam size ey komutanlar, kızları da alın n’olur askere…”<br />
Havaalanına varıncaya kadar aynı şarkıyı başa sarıp yeniden dinledi. Sonra yolun bir yerinde “Boş ver arabeskin kralını” diye mırıldandı, “İşte hindubeskin kralı. Kral Erkin Koray’dır. Erkin Baba.”<br />
Havaalanına gelip gişeye doğru yürürken çekeceği ilk kısa metrajlı filmin adını sayıklıyordu: Enteller Meydanı. Gişeye vardığında sarışın gişe memuresinden Latin Amerika yolculuğunun ilk durağı için ayırttığı biletini istedi:<br />
“Arjantin lütfen!”</p>
<p>* Bu hikaye, vaktiyle Karagöz Edebiyat Dergisi&#8217;nde yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.afilifilintalar.com/index.php/enteller-meydani/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AVRUPA, AVRUPA!</title>
		<link>http://www.afilifilintalar.com/index.php/avrupa-avrupa</link>
		<comments>http://www.afilifilintalar.com/index.php/avrupa-avrupa#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Apr 2010 23:23:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Zelan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.afilifilintalar.com/?p=3398</guid>
		<description><![CDATA[
1867 yılında, Dolmabahçe Sarayı’na o güne dek alışılmadık bir davet ulaştı. Davet sahibi Fransa İmparatoru III. Napolyon’du. Uluslararası bir sanat sergisi için Sultan Abdülaziz’i Paris’e davet ediyordu. Davet, padişahın kalbinde hummalı bir karmaşaya sebep oldu; her insanınki gibi padişahın kalbi de iki odacıktan oluşuyordu ve şu anda bir odasında heyecan diğerinde telaş vardı. Beyninin bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/04/abdulaziz.jpg" rel="lightbox[3398]"><img class="aligncenter size-full wp-image-3397" src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/04/abdulaziz.jpg" alt="" width="419" height="292" /></a></p>
<p>1867 yılında, Dolmabahçe Sarayı’na o güne dek alışılmadık bir davet ulaştı. Davet sahibi Fransa İmparatoru III. Napolyon’du. Uluslararası bir sanat sergisi için Sultan Abdülaziz’i Paris’e davet ediyordu. Davet, padişahın kalbinde hummalı bir karmaşaya sebep oldu; her insanınki gibi padişahın kalbi de iki odacıktan oluşuyordu ve şu anda bir odasında heyecan diğerinde telaş vardı. Beyninin bir yarımküresi hadi kalk gidelim, öbür yarımküresi bok yeme otur diyordu. Ne yapacağını bilemiyordu. Şimdiye dek, Hac farizası için bile tahtını terk etmemişken, zevk-ü sefa için diyar-ı küfre giderse halk ne derdi? Üstelik bugüne kadarki padişahlar, yani dedeleri, Osman’ı, Fatih’i, Yavuz’u, Kanuni’si, ne Hacca gitmişlerdi, ne Avrupa gezisine… Ulan bu düpedüz gâvurluktu be! Avrupa’ya olsa olsa seferberlik ilan edilirdi. Adet buydu. Bir tek Cem Sultan hem Hacca, hem de Avrupa’ya gitmişti. Ancak Hacca ve Avrupa’ya gitmesi bile, bile bile değil, savaşta yenilip kaçmasındandı. Neticede zavallı Cem Sultan Avrupa’da 13 yıl esir hayatı yaşadı ve esaret altında öldü. Hazin bir son… Avrupa’ya gitmek gerçekten büyük bir cesaretti azizim. Sultan Abdülaziz, daveti enine boyuna tetkik etmek üzere Sadrazam, vezirler, serasker, şeyhülislam ve bazı önde gelen akil kethüdalarından oluşan danışma encümeninin bir araya gelmesini emretti. Emir derhal yerine getirildi. Sadrazam, vezirler, serasker, şeyhülislam ve bilumum akıl kethüdası filan, sarayın bahçesine kurulmuş muazzam sofranın etrafında toplandılar. Bu olağanüstü divan, hepsini şaşırtmıştı. Kimse bir şey sormadı, soramadı; “hayırdır inşallah” halet-i ruhiyesinde sessizce bekleştiler. Fena halde pirelenmişlerdi. Saray hayatı sürprizlerle doluydu. Her an defteriniz dürülebilirdi. Neyse ki, fazla gecikmeden padişahın yatıştırıcı sözleri ballı bir şerbet gibi döküldü sofraya.<br />
“Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz muhteremler. İcabetiniz bendenizi ziyadesiyle memnun etti. Bu akşamki davetim, tarihi bir ehemmiyet teşkil ediyor. Sizinle istişare edeceğim husus pek mühimdir. Filhakika beni can kulağı ile dinleyiniz. Bir hafta önce Frengistan’dan bir davet aldım. Bir teşhir varmış. Benim de icabetimi murat ediyorlarmış. Böyle bir seyahat için siz ne dersiniz?”<br />
Bu kısa girizgâhtan sonra, adet olunduğu üzere, ilk sözü Sadrazam Ali Paşa aldı. Sadrazam Ali Paşa, Padişahı yakından tanıyordu. Abdülaziz ölen kardeşi kadar Batı’ya hayran değildi. Alaturka bir hayat tarzını tercih ediyordu. Pehlivan ve horoz güreşlerine merakı vardı. Ama bu kez, Padişah’ın kanının kurtlandığını, batıya seyahat özlemi içinde olduğunu hissediyordu.<br />
Sadrazam, fikrini belirtmeden önce “Zat-ı Şahanelerinin arzusu nedir?” dedi.<br />
Sultan Abdülaziz, muhalifler arasında o yıl pek moda olan “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” gibi esaslı bir söz sarf etmek isterdi elbette, lakin herhangi birinin efkâr-ı sakıtının padişahın efkâr-ı şahanesi ile müsademe etmesi olacak iş değildi. Herkes haddini bilirdi. Velhasıl, divana tercih sundu sadece Sultan Abdülaziz:<br />
“Ya seyahat, ya sefer!”<br />
Sadrazam Ali Paşa zeki bir adamdı. Uzun bir süredir görevi başındaydı ve bu süre zarfında başı gövdesindeydi. Küçük bir seferberliğin bile imkânsız olduğunu biliyordu; sarayda israf son raddeye ulaşmıştı, ekonomi iflas çanları çalıyordu. Sadrazam Ali Paşa, padişahın seyahat istediğini anladı. “Ben, Frengistan seyahatinizin Devlet-i Ali Osmanî adına faydalı olacağı kanaatindeyim” dedi.<br />
Sonra Serasker Hüseyin Avni Paşa aldı sözü: “Evet, evet, böylece düşmanımızı daha yakından tanırız” dedi.<br />
Vezirler ve akil kethüdaları da dalkavukça görüş belirttiler: “Padişahım, ziyaretiniz Avrupa’ya şah çekmek gibi olacak! Avrupa, imparator nasıl olurmuş, görsün!”<br />
Bir tek Şeyhülislam kaldı. Padişah, ona yönelerek, “Siz ne düşünüyorsunuz? Sizin fikriniz önemli. Malum, şimdiye dek, Hac farizası için bile tahtı terk etmemişken, zevk-ü sefa için diyar-ı küfre gidersek tebaam ne der, ne eder? Üstelik ecdadımız, bırak Haccı, Avrupa seyahatine dahi çıkmamışlardı” buyurdu.<br />
“Hünkârım”, dedi Şeyhülislam, “Haklısınız. Lakin dinimiz, davet edildiğin yere erinme, davet edilmediğin yere gitme, diyor. Bildiğim kadarıyla Zat-ı Şahanelerini hacca davet eden olmadı.”<br />
Sarayda işler işte böyle profesyonelce yürüyordu. Amatörlük, kellenin gitmesi demekti. Böylece herkes, sırasını başarıyla savmış oldu. Hünkâr bu fetvadan memnun olmuştu. “Tamam, öyleyse” dedi ve ellerini çırptı. Salon bir anda hareketlendi. Servisler yapıldı. Sofranın yarısı Osmanlı mutfağı, yarısı Avrupai yemeklerle donatıldı. Padişah, daha sofra donatılırken bile, danışma meclisine arzusunu belli etmişti. Sofraya konan Osmanlı usulü yemekler bile, Aşçıbaşı’nın ilk kez bugünkü davetin onuruna pişirdiği yemeklerdi.<br />
Mesela, sofraya konan ilk yemeklerden biri patlıcan ezmeli, kuşbaşı etli bir yemekti. Padişah “bu nedir, bunu ilk defa görüyorum” dedi.<br />
Aşçıbaşı; “Hünkârım, bunu bu gecenin onuruna pişirdik! Tarihte ilk defa siz tadacaksınız. Umarım beğenirsiniz” dedi.<br />
Hünkâr, bir kaşık aldı ve Avrupa’ya gidecek olmanın heyecanıyla “Enfessss” diye samimiyetle iç geçirdi.<br />
Aşçıbaşı, sevinçli bir kedi gibi hızla içeri koşarak, “Yaşasın, Hünkâr beğendi!” dedi. Bunu, o kadar içten söyledi ki, bu hadise üzerine o yemeğin adı hünkârbeğendi olarak kaldı. Az sonra Şeyhülislam, başka bir patlıcanlı yemeği tattı ve “Hımmmm, bu yemeğe bayıldım” dedi. O yemeğin adı da “İmambayıldı” olarak saray kayıtlarına geçti. Ortada hoşaf gibi bir şey vardı, ama hoşaf değildi; bu nedir diye sordular; “O İtalyan hoşafıdır efendim, İtalyanlar ona komposto derler. Yanındaki pide gibi şeylere de Pizza diyorlar…”<br />
“Peki ya şu hilal şeklindeki çörekler nedir?” dedi padişah.<br />
Aşçıbaşı, biraz korkarak anlattı: “Hünkârım, onlar, Avusturya işidir. 1683’te Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki Viyana Kuşatması’nı püskürten Avusturyalılar, zaferlerini kutlamak için bu çöreği yapıp yemişler. Adına da kruvasan diyorlar.”<br />
“Vay anasını!” dedi Padişah, “Kuru Hasan ha! Adı kötü ama tadı güzelmiş. Bundan gayrı, bunun adı ayçöreği olsun!”<br />
O neydi, bu neydi derken bir sürü Avrupai yiyeceği afiyetle mideye indirdiler. Onlar Avrupa’ya girişti, Avrupa onlara girdi. Tıka basa yediler, içtiler. Göbekleri taş gibi oldu, neredeyse çatlayacaklardı. İlk defa bir yemekten sonra böyle bir durum yaşıyorlardı. Osmanlı yemekleri genelde yağlı – sulu, orta halli yemekler olduğundan, sindirimi ve boşaltımı da orta halli oluyordu. Gâvur yemekleri ise soğuk, katı yemeklerden müteşekkildi; hoştu ama ağırdı, kabızlığa sebep oluyordu. Gâvurluk kalpleri kaskatı kesmekle kalmıyor, mideyi ve bağırsakları da kaskatı kılıyordu. Bu geceki yemek, birçok bakımdan ilklere gebe olmuştu. Tarih, bir kırılma anı yaşıyordu belli ki. Nasıl ki alışmadık götte don durmaz ise, alışmadık götte gâvur yemeği de durmuyordu. Neyse ki Osmanlı saray hayatında bu türden manzaralar sıkça yaşanırdı. Saray yemek, içmek ve sıçmak üzerine bina edildiğinden sarayın her yanı mutfak, meyhane ve helâlarla donatılmıştı. Toplam 285 oda, 43 salonlu Dolmabahçe Sarayı’nda pek çok helâ mevcuttu. Her biri, göbeklerini, popolarını ellerinin arasına alıp yavaşça helâlara gittiler. Helâdan çıkmaları, tam tamına bir saat sürdü. Bir saat sonra, gecenin kalan kısmında, İstanbul boğazına nazır bir salonda, fasıllardan fasıllara akıp gittiler. Coştukça coştular…<br />
Aradan bir ay geçti. Seyahat hazırlıkları tamamlanmıştı. 43 günlük bir program tertip edildi. Fransa dışında, Belçika, Almanya, Avusturya ve Kraliçe Viktorya&#8217;nın İngiltere&#8217;si ziyaret edilecekti. Sultan, 70 kişilik bir heyetle yola koyuldu. Tarihte ilk ve son olarak bir padişah Avrupa’ya zevk-ü sefa için yolculuğa çıktı. Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı… Bir dakika araba yerinde durakladı… Neden sonra sarsıldı altlarında demir yaylar… Gözlerinin önünden geçti kervansaraylar&#8230; Gidiyordu padişah, gurbeti duya duya, Rumeli yolundan kâfir Frengistan’a… Kâfir Frengistan’a geldiklerinde trene atladılar. Tren müthiş bir şeydi. Yorulmak nedir bilmiyordu; kilometrelerce yolu çuf çuf gidiyordu.<br />
Heyet-i muazzama yolculuk boyunca Avrupa’nın adetleriyle, insanlarıyla, sanayisiyle, mimarisiyle tanıştı. Nihayet, heyet, 1 Temmuz 1867 günü Paris&#8217;e vardı. III. Napolyon, Sultan Abdülaziz için Lyon Garı&#8217;nda muhteşem bir karşılama hazırlatmıştı. Abdülaziz tren¬den inince Fransızlar Türkleri, Türkler Fransızları süzdüler. Osmanlı, Avrupa&#8217;yla ilk kez o gün orada tanıştı. Bir müddet öyle göz göze bakıştılar. Avrupalılar kadınlı erkekli karışık gruplar halinde toplanmışlardı. Evvela birbirlerinin kıyafetlerine dikkat kesildiler. Tören üniformaları içinde her iki taraf da birbirini garipsemişti. Türkler daha sükseli, Fransızlar ise basit, rahat kıyafetlere bürünmüşlerdi. Her şey ama her şey ilginç geliyor, gördükleri her şeyden şaşkına dönüyorlardı. Soğuk yiyeceklerden tutun da, ayakta yeme alışkanlığına, sokaklarda yanan gaz lambalarına kadar her şey şaşırtıcıydı. Kadınların yüzleri açıktı. Bedenlerini saran fistanlar giyinmişlerdi. Osmanlıların başındaki fese karşılık, onların şapkaları vardı. Bazı kadınlar şapkalarının kenarına kiminin aşk elması, kiminin domates dedikleri bir yeşil patlıcan iliştirmişlerdi. Ama heyet-i muazzama asıl sanayiye şaşırmıştı. Diyar-ı küfür nasıl da kalkınmıştı böyle? Garbın afakı çelik zırhlara bürünmüştü. Padişah, şaşkınlığını gizleyemiyordu. İstanbul Şehremini Ömer Faiz Efendi, Padişah&#8217;ın şaşkınlığını şu sözlerle giderdi:<br />
&#8220;Haşmetmeab&#8230; Bu memleket¬lerde sadece insanlar ana karnında yetiştiriliyor. Ge¬ri kalan mamul fabrikalarda imal ediliyor. Ana kar¬nından çıkanlara da, imal edilen parçaları mütenasip yerlere koymak düşüyor.&#8221;<br />
Sultan Abdülaziz, gördüğü manzaralar karşısında dehşete düşmüştü. Dışarıda, Avrupalıların arasında Avrupa’da yaşayan Osmanlı tebaası da vardı. Hepsi birden “Padişahım çok yaşa. Aziz ol Abdülaziz!” diye tezahürat yapıyorlardı. Sultan Abdülaziz ise, gördükleriyle Osmanlı’yı mukayese ediyor, ne kadar geri kalmış olduklarına hayıflanıyordu. Kendi kendine, “Yok Azizim, Tanzimat, Islahat filan bize kar etmez, bunun üzerine bir de Tertibat lazım gelir. Yoksa bizim bu gâvurların önüne geçecek durumumuz yok” diye düşünüyordu.<br />
Nihayet meşhere geldiler. Burada ilk dikkatlerini çeken heykeller oldu. Çıplak heykeller, olanca doğallığıyla teşhir ediliyordu. Heyetteki herkes bir yandan çıplak heykellerin namütenasip yerlerini dikizliyor, bir yandan ayıp işlemiş gibi birbirlerinin, özellikle de Zat-ı Şahanelerinin yüzüne bakmaktan kaçınıyorlardı. İçlerinde azıtmış olanları, “taş gibi taş” gibisinden kaba latifeler yapıyorlardı. Sultan Abdülaziz, o sırada yanında bulunan İmam-ı Sani Hasan Nami Efendi’ye fısıldadı:<br />
“İmam hazretleri, bunlara bakmak haram mıdır, günah mıdır?”<br />
İmam-ı Sani Hasan Nami Efendi, halden anlayan bir adamdı: “Hâşâ, güzele bakmak sevaptır Hünkârım.”<br />
Teşhir sonrasında, Paris’e has bir oyuna gittiler. Adına opera diyorlardı. Acayip sanatlar temaşa ediyorlardı. O kadar şaşılacak şeyler gösteriyorlardı ki, tabiri kabil değildi. Gök gürlemeleri ve şimşekler vardı. Görülmedikçe inanılmayacak acayiplikler ve gariplikler…<br />
Çıplak heykeller, ayakta yemek yiyenler, yüzü açık kadınlar, makineler, gaz lambaları… Frengistan dedikleri büyülü bir dünyaydı. Burada yaşamak vardı anasını avratını&#8230; Seyahat boyunca karşılaştıkları her şey şok edici bir tesir bırakmıştı heyetin üzerinde. Rahatsız edici tek bir şey vardı. İstanbul faytonlar dolayısıyla gübre kokardı, oysa Paris basbayağı bok kokuyordu. Fakat Fransız avratları mis gibi kokuyordu, parfüm müymüş neymiş, durmadan ondan sıkıyorlardı üzerlerine. Giderken birkaç tane Harem’e götürmek lazımdı bunlardan. Bu kadar güzel kokan avratların şehri, nasıl böyle bok kokuyordu, sebebi meçhuldü.<br />
Geze geze günü akşam ettiler. Akşam olduğunda, “barış içinde bir arada Avrupa” ideali için Versay Sarayı’ndaki yemeğe katıldılar. Bu yemeğe, Avrupa’nın ikinci azılı düşmanı Rusya da davetliydi. Bu seyahatten çok etkilenen Sultan Abdülaziz, Osmanlı İmparatorluğu olarak tarih boyunca bütün Avrupalılarla savaşmış, Avrupalı bazı ülkeleri kuşatmış ve fethetmiş, tüm Avrupa’ya korku salmış olsalar da artık yeni bir Avrupa’nın kurulduğuna, kurulması gerektiğine, günün birinde, hatta yakın bir gelecekte Osmanlı’nın da bu Avrupa’da yerini alacağına, alması gerektiğine bütün kalbiyle inanmıştı. Haliyle, bugünkü şölen, Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki siyasetçiler, diplomatlar, sanatçılar, akademisyenler, bilginler gibi yüksek tabakayı buluşturmasının yanı sıra, Sultan Abdülaziz’e göre ülkesinin geleceği için de büyük önem arz ediyordu.<br />
Versay Sarayı’nın en ihtişamlı salonundaki firavun sofralarına ilişen asiller, asilzadeler ve dahi ebülpapeller türlü türlü lezzetlerin her birinden tadıyorlardı. Fakat bu Avrupalı milletlerin tuhaf özellikleri vardı; her biri birbirini küçümsüyor, birbirine küstahça bakıyor, yalnızca kendi dilinde konuşup, yalnızca kendi mutfaklarına ait yemek ve içkilerden yiyip içiyorlardı. Heyet-i muazzama, Avrupa yemeklerini birkaç ay öncesinden tecrübe ettiklerinden, nasıl bir karın ağrısına maruz bıraktığını iyi biliyor, bilmünasebe temkinli tıkınıyorlardı. Oysa Sultan Abdülaziz, gününü gün ediyor, ziyafetin tadını herkeslerden daha çok çıkarıyordu; tatlı pembe dilini bir yandan sohbet için kullanıyor; kah Fransızca, kah Almanca, kah İngilizce ve İspanyolca, hatta Danca, Flamanca, Macarca, Bulgarca gibi küçük Avrupa dilleri dahil pek çok dilde kahkahalara boğan espriler yapıyor, diğer yandan, aynı anda konuşup aynı anda yemenin sağlık açısından yararlı sonuçlar vermeyeceğini bilmesine karşın, gafletle olsa gerek, aynı tatlı pembe dilini sofradaki lezzetlerin her birinin tadını çıkarmak için kullanıyor, Avrupa’da ün salmış olan o Türk iştahıyla Fransız, İngiliz, İtalyan, İzlanda, Macar, Rus, Türk mutfaklarına ait yemekleri, bir eli yağda bir eli balda anlayışınca tatlı tuzlu, etli sütlü, sıvı katı, beyaz kırmızı ayrımı gözetmeden, işte ne bileyim Korsika Usulü Zeytinli Omletleri, Dana Escalope Cordon Bleu’ları, geleneksel kuzey İngiltere keki olarak bilinen parkinleri, Bavyera usulü erikli pastaları, üzerine İngiliz gravi sosu dökülmüş Hamburg ve Kievski usulü tavukları, Saint Petersburg köftesini, Macar gulaşlarını, jumbo karides şişlerini, İzlanda’ya özgü somon carpaccio ve bütün bunların yanında “Türklerin üç hilali” diyerek herkese tavsiye ettiği kuru fasulye, pilav, cacık üçlemesini ham hum sesleri eşliğinde alelacele midesine indirerek tıkınıyordu.<br />
Sultan, Frengistan’ın büyüsüne o kadar kapılmıştı ki, giderek Türk örf ve adetlerinden uzaklaşıyor, gözü dönmüş barbar gibi davranıyordu. Atalarımız “yemek yerken konuşulmaz” derler. Bu sözün sözler içerisinde bir yeri vardır. Fakat, bütün vecizeler gibi bu vecize de anlam katillerinin kurbanı olmuştur. Herkes, bu kadim uyarının sadece toplumsal bir yönü olduğunu sanır: “Yemek yerken konuşmayın; karşınızdakinin tabağına tükürük, salya, çiğnenmiş yemek parçası sıçratmayın.” Ne münasebet! Bu beledî ikaz, yemeğe eşlik edenlerin memnuniyetinden ziyade yemek yiyenin sıhhatini hedef alır. İşin gerçeği şudur: Ağzınızı her açtığınızda içeri hava girer. İçeri giren hava, bir müddet sonra sıkılır, azılı bir mahkum gibi dışarı kaçmak ister. Kararlı bir mahkum çıkacağım diyorsa, isteseniz de onu içeride tutamazsınız. Özgürlük, en temel erdemdir! Mahkum hava esaretten kurtulmak için, sekiz metrelik bir sindirim tünelini geçmeye koyulur. Önce bir depoya, yani midemize girer. Bu sırada hâlâ sadece oksijen ve nitrojenden oluşan havanın bir kısım oksijeni burada emilir, geri kalan mideden bağırsağa geçer. Ekşimeyle ortaya çıkan karbondioksit de birleşime katılır. Sindirim sırasında bakteriler mayalanarak kalan besinlere saldırır. Bu sırada diğer gazlar üretilir. Eğer bu gazlar dışarı atılmazsa, toksinler kana karışıp insanı zehirler. Karın bölgesinde fena bir şişkinlik ve dayanılmaz bir ağrı yapar… İşte, bütün bunları yaşamamanın sırrı, yemek yerken konuşmamaktır. Konuşmakta ısrarcı olursanız, gaz bir delikten içeri girecek ve bir başka delikten dışarı çıkmak isteyecektir. Çıkacaktır da. Çıkınca, eğer bağırsaklarınızda protein ve karbonhidrat da varsa, patavatsız gürültüsü ve kesif kokusu ile bir anda ortamın en afili şahsiyeti olacak, yanınızda bulunan herkesle tanışmak isteyecektir. Durdurana aşk olsun! O bir fırlamadır; kıçınızdan fırlamış bir baş belasıdır. Siz onu arkadaşlarınızla, konuklarınızla, sevgilinizle tanıştırmak istemeyebilirsiniz, bastırmaya, itip kakmaya çalışabilirsiniz, ama eninde sonunda kazanan kokulu hakikat olacaktır. Bu aşamadan sonra, kral bile olsanız, yapabileceğiniz sadece üç şey vardır:<br />
1. Suçu başkasına atmak.<br />
2. Sessizce bekleyip, hiçbir şey olmamış gibi davranmak.<br />
3. İvedilikle ortamdan uzaklaşmak.<br />
Ah! Beyhude! Naçar! Her üç durumda da er geç enseleneceksiniz. Birinci durumda yalancı kokarca, ikinci durumda arsız kokarca, üçüncü durum ise zaten itiraf gibi algılanacağından herkesin maskarası durumuna düşmüş günah keçisi olursunuz. İyisi mi, siz, siz olun; atalarınızın öğütlerine kulak verin. Yemek yerken konuşmayın, ağzınızı kapatın. Ne yazık ki, Sultan adına bu hatırlatmaları yapmak için artık çok geçti. Avrupa’nın birliğini, kültürel zenginliğini sembolize eden süslü püslü çiçeklerle bezenmiş sofra, yaklaşık bir saat kadar sonra dağılmış, yağmalanmış, tarumar edilmiş, büyük savaşlarda bozguna uğrayan donanmalara benzemişti. Sofranın başında yalnızca uşaklar kalmıştı. Davetlilerin tümü dışarıya, şölenin esas görkemli kısmının düzenleneceği havuzlu bahçeye çıkmıştı. İnsanların yüzüne zorlu bir meydan muharebesinden umulmadık derecede kolayca elde edilmiş bir zafer mutluluğu yansıyordu. Her biri, iyi bir yemeğin sindirimi için kenara çekilmiş; mutlu azınlıklara ve geviş getiren hayvanlara özgü bir gevşeklikle sohbet ediyorlardı.<br />
Manzara son derece etkileyiciydi. Binlerce gaz lambasıyla donatılarak tam bir ışık şovuna sahne olması için tasarlanmış o muhteşem peyzaj örneğine sahip bahçe, tam elli adet renkten mütevellit cümbüş gibi renkten renge giriyordu. Davetlilerin tümü gece silahlı, gündüz külahlı; bir eli kan, bir eli katran türden kimseler olmalarına, vahşi kapitalizmin terbiyesi içinde yetişmelerine karşın, vampir dişlerini içine çekmiş, kan içmek yerine şaraplarını kana kana içerek, masumane bir tavırla saf saf gülüyor, matmazeller parlak bir gelecek vaat eden erkeklere yönelirken, mösyöler ise tatlı cıvıltıları, içten tavırlarıyla rüyalarını ve gönlünü şenlendirecek kadar güzel ve sevimli kadınlarla yaşamın zevkleri üzerine söyleşiyorlardı.<br />
Tefecilikten, faizden, sömürgeleştirmekten, kolonileştirmekten, köleleştirmekten neşvünema bulmuş bu afili kodamanların ne kadar neşeli, ne kadar haspa olabildiklerini bir görebilseydiniz, küfrün her türlüsünün iyi bir şey olduğunu düşünür, kâfirleri göklere çıkarırdınız. İnsan, yirmidört saat kötülük yapmaz. Onun içindir ki, Balzac’ın da dediği gibi, “korsanların uğursuz gemilerinde bile, insanın kendini sanki bir salıncaktaymış gibi duyumsadığı tatlı anlar vardır.” Sultan Abdülaziz ve heyeti o tatlı anlardan birini yaşıyordu.<br />
İşte, iyinin kötüye kötünün iyiye benzeştiği o tatlı an, ansızın patlak veren bir soprano sesiyle kesiliverdi.<br />
“Hanımefendiler, beyefendiler… İzninizle, bu gecenin anlamı üzerine konuşma yapmak üzere öncelikle Osmanlı İmparator Hazretleri’ni kürsüye bekliyoruz. Sultan Hazretleri, buyurunuz lütfen.”<br />
Sultan Abdülaziz, bir süre ortalarda görünmeyince, sunum yapan genç soprano, davetini tekrarladı.<br />
“Sultan Hazretleri, kürsüye lütfen!”<br />
Az sonra Sultan Abdülaziz’in homurdanmaları duyuldu; o kadar çok yemek yemişti ki yürümeye, hatta nefes almaya bile takati kalmamış, kendisini kollarından tutan iki uşağın varlığına rağmen her an düştü düşecek gibi sendeleyerek kürsüye ilerlemeye çabalıyordu. Gerektiğinde minik bir sincap kadar çevik olabilen Sultan Abdülaziz, midesindeki Avrupa kokteyli yüzünden karanlıkta yürüyen su aygırları kadar hantallaşmıştı. Her şeye rağmen, oflaya puflaya da olsa, kürsüye çıkmayı başardı.<br />
Birkaç derin nefesten ve bir yudum su aldıktan sonra konuşmaya başladı:<br />
“Muhte… Öhöö… Muhterem davetli… Öhö öhööö..”<br />
Sultan Abdülaziz konuşamıyordu, hık mık edebiliyordu yalnızca. Genzine sinek kaçmış gibiydi. Etkisi büyük, kendisi küçük bir derdi vardı. Hafifçe öne eğilerek, poposunu arkaya doğru çıkardı ve kimseye hissettirmeden bir kedinin patilerinden bile sessizce yellendi. Ne var ki, “ben seni gizli sevdim, bilmedim alem duyar” türküsünde olduğu gibi, Sultan Abdülaziz’in sonsuza dek gizli kalmasını arzuladığı bu osuruk-u şahane, cümle aleme yayıldı; nezaket kuralları içinde yapılan kibar bir osuruk, bütün bahçeye yayılan güçlü bir koku bombası etkisi uyandırdı. Sultan Abdülaziz, osuruk konusundaki ilk kuralı unutmuştu: Sesin şiddeti ile kokunun şiddeti ters orantılıdır! Neyse ki, Parisliler bu türden kokulara alışık olacaklar ki, sadece birkaç adım geri çekilmekle yetindiler.<br />
Sultan Abdülaziz, Osmanlı’nın zaten Avrupa’nın bir parçası olduğuna ilişkin oldukça etkileyici bir konuşma yapacaktı. Ne var ki konuşacak takati kalmamıştı. Son bir gayretle, bir kez daha denedi konuşmayı, fakat bu kez de başaramadı, hafiften hırlar gibi oldu, sonra hıçkırık tutmuş gibi sesler çıkararak davetlilerin şaşkın bakışları altında kürsüden indi, yalpalayarak birkaç adım attı ve ellerini göbeğinin üzerinde kavuşturarak önce dizlerinin üzerine düştü, ardından yüzüstü yere kapaklandı. Tüm davetliler telaşlanmıştı, ilk müdahaleyi muhafızlar yaptı. Sultan Abdülaziz’in yerde yüzüstü yatan iri, yağlı gövdesini sırtüstü çevirdiler. Sonra ellerinden ve kollarından tutarak bir iskemleye oturttular. Kolonya getirip yüzüne serptiler, hafifçe kendine gelebildi.<br />
Muhafızlar, “Neyiniz var efendim, yaralandınız mı?” diye sordular.<br />
“Karnım” dedi Sultan, sızlanarak, “Karnımda ejderha dolanıyor sanki…”<br />
Sonra, iki saat önce midesine Japon kılıcı saplanmış birinin bedeninden boşalan kanlarının verdiği ecel korkusuyla bağırıp çağırması gibi sızlanmaları giderek yükselmeye başladı.<br />
Böyle olacağı belliydi; fırtınadan sonra yağmur gelir. Gelmişti de, hem de ne yağmur; gök gürültüleriyle, kasırgasıyla, çakan şimşekleriyle, sağanak halde yağan, dokunduğu her şeyi paramparça eden, eriten bir yağmur. Sultan Abdülaziz’in karnında kopan fırtınanın böylesi bir hava durumundan farkı yoktu. Güzelim şölen onun için adeta kurbanı olduğu bir ayine dönüşmüştü. Neler yaşadığını, içinde kopan o fırtınayı, o acıyı tahmin bile edemezsiniz, mutlaka orada olmalı, onu görmeliydiniz.<br />
Ahh ah! Zavallı Padişah’ı bir görseniz, o kadar kötü durumdaydı ki, sanki bütün insanlığın günahını almış, sanki bütün insanlığın lanetine uğramış da, o ahlar, o lanetler aheste aheste damarlarına şırınga edilen acı bir zehir gibi tüm bedenini kasıyor, oturduğu yerde bitli bir enik gibi inim inim inliyor, viyaklıyor, kıvranıyordu. Öyle böyle değil, aman Allah’ım, nasıl bir sızı, nasıl acı bir duygu bu; inanın bana Adolf Hitler bile Yahudilerden nefretinin ilk sebebi Wittgenstein için böyle bir acı dilemezdi. Bu büyük bir ağrıydı, ağır bir ağrı: Can yakıcı, acıtıcı, kesif, salt ağrıdan müteşekkil, yalnızca kendisiyle ilgilenilmesini isteyen kıskanç bir ağrı. Of, of, of! Ne karın ağrısı bu! Neresiydi bu kadar ağrıya sebep olan? Midesi miydi? Hayır! Oniki parmak yahut ince ve kalın bağırsakları mıydı? Hayır! Karaciğeri mi? Hayır! Böbrekleri mi? Hayır! Dalağı mı? Hayır! Ne kaldı geriye? Çekenler bilir, apandisit diye düşünmüş olabilirsiniz, ama hayır, apandisit de değil. Şaka yapmıyorum, karın ağrısı derken bütün karın bölgesini kuşatan bir ağrıyı kastediyorum; ağır sıklet bir boksörün {elbette büyük şampiyon Muhammed Ali’nin} gerçek maçtan önceki son antrenman maçında eksiksiz kırkbeş dakika boyunca savunmasız bir tüy sıklet boksörün karnına balyoz gibi yumruklarını indirirken bu ıstıraba katlanmak zorunda kalacak bütün iç organlarını sarıp sarmalayan o karın bölgesini kastediyorum; midesiyle, bağırsaklarıyla, böbrekleriyle, dalağıyla, karaciğeriyle, karın zarıyla komple bir karnı işte.<br />
Ahh ah! Bir ağrı ki sormayın! Bırakın iç organlarının tümünü burkmayı, karın boşluklarını bile zonk zonk zonklatan; akciğerleri büzen, kalbi sıkıştıran, beyni dumur eden, bütün damarların içinde gezinen, tüm sinirleri uyaran bir canavardı bu ağrı. Bahse girerim, yeryüzünde yaşayan gelmiş geçmiş hiçbir insan evladı bu karın ağrısını çekmemiştir. Ve yine bahse girerim, gelip geçecek hiçbir insan evladı böyle bir karın ağrısı çekmeyecektir. İnsan evladı derken, boşuna demiyorum elbette: Yuttuğu buğdayı çıkartamadığı için yaratılışın ilk karın ağrısını çeken ilk insan Hz. Adem’i dışarıda tutuyorum. Çünkü Adem insandı, insan evladı değil!<br />
Sultan Abdülaziz’in karın ağrısı, Hz. Ademin karın ağrısına denkti. İnsanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar da şiddetli bir ağrıydı. Ahh şu karın ağrısı; Allah’ın insana verdiği ilk ceza ve insanoğlunun çektiği ilk eza; cennetten kovulmanın hüznünü yaşamadan, gurbet sancısını çekmeden hemen önce&#8230; Eğer Karın Ağrısı Tarihi yazılacak olsaydı, bu vaka kesinlikle ikinci Adem vakası olarak tarihe geçerdi. O nedenle lütfen bu karın ağrısını hafife almayın. Sizi bilmem ama bu durum benim başıma gelseydi, mezarım için derhal sipariş verir, cesedimin konforla yatacağı derince bir çukur kazılmasını bile beklemeden tırtırsız uzunca bir bıçağı karnıma saplar, haysiyetli Japonlar gibi harakiri yapardım. Hayatımın nihayete ermesine aldırmaz, karın ağrım sonlandığı için sevinirdim. Bir tatlı huzur almaya geldim Kalamış’tan / Aldım, Hızır gibi gidiyorum bu dünyadan kıvamında yüzüme yapışmış gamsız bir gülümseyişle veda ederdim.<br />
Ama Sultan Abdülaziz öyle yapmadı. Hayatı şiddetle seviyordu. Normal bir insanı rahatlıkla tahtalıköye gönderebilecek yoğunluktaki bu ağrıya, on beygir gücünde direnç gösteriyordu. Derken, o tarihten sekiz yıl sonra Arthur Rimbaud adındaki bir Fransız şairin kaleme alacağı bir mısra geçti aklından:<br />
“Nezaket yüzünden hayatımı kaybettim…”<br />
Sonra, daha fazla dayanamadı ve “Tez sorun bakalım, helâ nerede imiş bu koca sarayda!” diye emretti.<br />
Heyet, ivedilikle helâ araştırmasına girişti. Saray ahalisi şaşkındı. Herkes helâ nedir diye birbirine baktı. Osmanlı heyeti “helâ, helâ” dedikçe, Versay Sarayı’nın sakinleri ve davetliler, bön bön bakıyorlardı. Osmanlı Heyeti “helâ”nın Fransızcasına, İngilizcesine, Almancasına bakınıyorlardı. Ama yoktu. Bunun üzerine helâ ile ilgili bütün kelimeleri sıraladılar.<br />
“Kenef?”<br />
“….”<br />
“Ayakyolu?”<br />
“….”<br />
“Hacet yeri”<br />
“….”<br />
“Kubur?”<br />
“….”<br />
“Memişhane?”<br />
“….”<br />
“Abdesthane?”<br />
“….”<br />
“Kademhane?”<br />
“….”<br />
Kelimeler kuş sürüsü gibi geçip gitti. Mamafih hiçbiri Avrupalılar için anlam ifade etmiyordu. İşte o an, acı gerçeği fark ettiler. İstanbul Şehremini Ömer Faiz Efendi, bir an için “şimdi boku yedik, bunu padişaha nasıl izah edeceğiz” diye düşünmeden edemedi.<br />
İstanbul Şehremini, son bir cesaretle “Çıkmadık candan umut kesilmez” diyerek, Sultan’ın kulağına eğildi ve acı gerçeği fısıldadı: “Hünkârım, bu Fransızlar yiyor, içiyor ama sıçmıyorlar galiba. Lisan-ı münasiple sorduk lakin bunların lisanında helâ yok ki, lisan-ı hal ile anlaşalım.”<br />
Padişah iyice hiddetlenmiş, osuruğu cinlenmişti. Bir yandan “Ulan bu nasıl sanayi devrimi? Her bir haltı yapıyorlar da, bir helâ mı yapmamışlar. Ulan benim otağ-ı hümayunumda bile hela var be. Bu nasıl saraydır, korum böyle saraya ben…” diye söyleniyor, diğer yandan kendini telkin ediyordu: “Dayan Azizim, dayan.”<br />
Bu arada, heyet-i muazzama içindeki dalkavuklar da Sultan’a moral aşılamaya gayret ediyorlardı:<br />
“Yılmayın Haşmetmeab, çıkmadık osuruktan ümit kesilmez.”<br />
Sonra heyettekilerden biri, “meğer alın yazımız bu imiş” diyerek, Padişah’ın vakarını kurtarmak için, kendi haysiyetini çiğnedi; biraz sessiz sinema taktiği, biraz da yere çizdiği bazı şekiller ile helâ ne demektir, orada bulunan 72 millete gösterdi. Nihayet, hepsi birden helânın def-i hacet yeri olduğunu öğrenmiş oldu. Sonra, Paris’in içler acısı durumunu anlattılar. Gerçekten de, üçbin odalık şu muhteşem Versay Sarayı’nda bir tek tuvalet yok imiş. Meğer bunlar, kral, kraliçe ve bunların çocukları it gibi bir kumun üzerine sıçar, akabinde üzerini kumla kapatır, sonra kakalarının yerini belli etmek için üzerine bir kaz tüyü dikerlermiş. Ahali ise, bir kutunun, bir sandığın, bir tencerenin içine yapar, sonra pencereden aşağı atarmış. Paris’in bok kokması da bu yüzdenmiş. Şapka da bunun için icat olunmuş. Halk, bir evin yanından geçerken gökten kafasına kaka düşmesin diye şapka takarmış. Kadın ve erkekler de yine bu yüzden durmadan parfüm sürünür dururlarmış.<br />
Padişah bütün bu bilgiler üzerine çok ama çok öfkelendi. Zorla da olsa yerinden doğrularak, heyete “Toparlanın, gidiyoruz. Frengistan’dan öğrenecek bir bok kalmadı” dedi. Boktan bir mesele, diplomatik bir krize dönüşmüştü. III. Napolyon, bu diplomatik skandalı önlemek için bizzat kendi elleriyle altın kaplamalı bir lazımlık getirmiş ise de, Türk heyetindekiler, bu ucube icadı Zat-ı Şahanelerinin makat-ı şahanelerine uygun bulmadıkları için, bir tekme ile uzaklaştırdılar. Hem, Zat-ı Şahaneleri, öyle ulu orta hacet gidererek makat-ı şahanelerini cihanşümul edecek değildi ya… Kıyamet alameti olurdu bu. Haşa!<br />
İşte, böyle aziz okurlar. Tarihin gizli kalmış yapraklarından biridir bu olay. Muasırlaşma öykümüzün en önemli veçhesidir. Benim bildiğim, hadise buraya kadardır. Lakin rivayetlere bakılırsa, Sultan Abdülaziz Paris’ten ayrılmadan hemen önce, saraya doğru sırtını dönerek rükûa durmuş ve Osmanlı heyetinin “Avrupa, Avrupa duy sesimizi…” tezahüratı eşliğinde, top patlamasını andıran bir gümbürtüyle yellenerek Versay Sarayı’nı tümüyle titretmiş. O kadar güçlü bir ses çıkmış ki, bugünkü asfalt delme makineleri bile bu sesin yanında yumuşak bir nefes gibi kalırmış. Fakat bu olay her iki taraf adına da utanç vesilesi olduğundan, o gün orada bulunan herkes kalabalık bir yerde yellenince hiçbir şey olmamışçasına davranan kimseler gibi, böyle osuruktan tayyare bir olayı hiç yaşanmamış saymışlar. Vakanüvisler, yaşananları kayda geçmemiş. Bazı kendini bilmez asilzadeler sağda solda anlatınca olay dedikodu mesabesinde dünyaya yayılmış. Neticede her iki medeniyet de bundan kendine dersler çıkarmış. Avrupalılar, o günden sonra, her yere kanalizasyon yapmışlar, bir yere şehir inşa edeceklerse önce helâ yapmaya özen göstermişler. Adına da tuvalet demişler. Türkler de, &#8220;Aslımıza halel getirmemek üzere, Batı’dan ne alabilirsek, almaya mecburuz. İlimlerini, vasıtalarını, tekniğini… Ümran ve refahlarını memleketimizde görebilmek için başka çare yoktur. Lakin kıçımızı kurtarmak istiyorsak, kültürümüze sahip çıkmalıyız&#8221; demişler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.afilifilintalar.com/index.php/avrupa-avrupa/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FAİZ</title>
		<link>http://www.afilifilintalar.com/index.php/faiz</link>
		<comments>http://www.afilifilintalar.com/index.php/faiz#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Feb 2010 23:09:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Zelan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.afilifilintalar.com/?p=2338</guid>
		<description><![CDATA[Sevgili Nasreddin Hoca
Kazan bir doğurdu ki her taraf Kazanova

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Nasreddin Hoca<br />
Kazan bir doğurdu ki her taraf Kazanova</p>
<p style="text-align: center"><a href="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/02/matrus.jpg" rel="lightbox[2338]"><img class="aligncenter size-full wp-image-2337" src="http://www.afilifilintalar.com/af/depo/2010/02/matrus.jpg" alt="" width="560" height="370" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.afilifilintalar.com/index.php/faiz/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
