Yazarın arşivi
Sabah işe geldiğimde her zaman yaptığım rutinleri yaptım. Murat Menteş’in beni siteye davet ettiğinde verdiği tavsiyeye uyup, her zamanki gibi, ilk olarak Afili Filintalar’ı açtım. Murat Uyurkulak’ın ilk bakışta anlaşılmayan ama biraz düşününce insanı ürküten uyarısıyla karşılaştım. Sonra hemen her zaman takip ettiğim haber sitesini açıp “acaba yeni bir şey mi oldu” diye haberlere göz attım. Dikkatimi çeken, gayri ihtiyari alt alta koyulan ama bu tesadüfle çok manidar bir hakikate işaret eden iki başlıktı:
Türkiye’nin ateşini kim yükseltiyor
Ağaoğlu’nun 10 milyon dolarlık garajı
Mülkiyet düşmanı değilimdir. Fakat 10 milyon dolarlık garajın da masum bir mülkiyet olduğunu kimse iddia etmesin.

Kelimeler soyunmak içindir, giyinmek için değil. Oğuz Atay da kelimelerin ardına saklanılan bir coğrafyada büyüleyici kelimeleriyle soyunmuştur önümüzde. Çoğumuzun tahammül edemediği ya da belirgin bir hayranlıkla şaşıp kaldığı vicdanın bu kadar ortada olmasının başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? Yalnızca bu bile onun ne kadar büyük bir yazar olduğunu gösterir. Ruhsuz ve cansız kelimelerin arasında kanlı canlı bir insan olmak kaç yazara nasip olmuştur? Atay’a yapılan en haksız eleştirilerden biridir romanlarında insan yoktur eleştirisi. Çoğumuzun kalbine küçük yaralar açan insani halleri anlatırken bizi hem güldüren hem de utandıran yazar, insanı her haliyle gözler önüne sermekte, onun her haliyle güzel olduğunu anlatmakta o kadar başarılıdır ki, sürekli taklit ve kurgu tipleri okumaya alışmış eleştirmenleri bu başarısıyla kör etmiş, romanlarında insan yok dedirtmiştir.
Kierkegaard için komedi ile ızdırabın insan coğrafyasında aynı yere tekabül ettiğini görebilmiştir denir. Atay da böyle değil midir, onun eserlerinin her satırından gözü yaşlı bir neşe, ya da neşeli bir hüzün büyülemez mi insanı? “Dünyanın sonu gelmişti ve her şeyle yalnızca acı acı alay edilebilirdi” diyen birinin mizahtan başka sığınabileceği bir liman var mıdır? Lakin, onun mizahı yalnızca sıradan bir güldürmece değildir. Onun mizahı, Tanzimat’la beraber Türk aydınına musallat olan ve kronik bir vaka olarak teşhis edilebilecek ‘şizofreni’yi çekilir kılan bir eczadır.
Türk edebiyatının kabına sığmayan samimi ve alaycı Descartes’ıdır Oğuz Atay. Herkesin gözü önünde her şeyden şüphe etme talimleri yaparken sürekli soylu bir ümidi de sezdirir okuyucularına. Ama öylesine muzip karakterlidir ki yeri geldiğinde o ümitle de kıyasıya alay etmekten geri durmaz.
“Edebiyat bir ahlak ve bir dünya kurma meselesidir” diyordu İsmet Özel. Atay, bu anlamda, Nietzsche’yle akrabadır. Çünkü o Puşkin gibi bir peygamber olarak değil, Nietzsche gibi samimi bir devrimci olarak arzı endam eder Türk edebiyatında. Evet, doğru, yeni bir ahlak yahut dünya kuramamıştır; ama halihazırda da tedavülden kalkmamış köhne dünyayı, bizzat kendisini bile güldürerek, kıyasıya eleştirmiştir.
Ama ne eleştiri!

Selçuk Orhan Mahler’den söz edince aklıma Thomas Bernhard’ın Eski Ustalar’ı geldi. Eski Ustalar’da Bernhard Mahler için şöyle diyor:
“Düşünün bir kez Atbacher, müzik tarihinin en uzun süren senfonisini besteleme hırsının olmasının ne anlama geldiğini. Mahler dışında kimsenin aklına böylesi bir saçmalık gelmezdi. Bazıları Mahler’in son en büyük Avusturyalı besteci olduğunu söylüyor, gülünç bu. Tamamen bilinçli olarak sırf Wagner’i geçmek için elli yaylı çalgıyı çaldıran bir adam her zaman gülünçtür. Avusturya müziği Mahler’le mutlak biçimde dibe vurdu, dedi Reger. Salt kitle isterisi üreten bir kitsch, tıpkı Klimt gibi, dedi…”

Takva, tartışmasız Türk sinema tarihinin en iyi filmlerinden biridir. Gerçekçiliği ve ustalığıyla insanı kendisinden uzaklaştırmak için türlü türlü oyunlar oynayan modern dünyanın o devasa duvarı karşısında pek de fazla şansımızın olmadığını gösterir. Daha özelde ise gitmesi gereken yolun düşüncesi ve o yola layıkıyla revan olamamamın utancıyla yerle bir olmuş mütereddid salikin, günahkar dervişin ve aklından öteye bir tutar yol bulup geçemediği için kalbinin kesif acısıyla yetinmek zorunda kalacak bir müminin hikayesidir.
Film gösterimde olduğu zamanlarda bir gazetede hakkında yazılmış bir yazıyı okurken, filmin sonundaki sahneye takılmış eleştirmenin, cevabını farklı vermeye baştan rıza göstermiş sorusuna çarpmıştı gözüm. Soru, insanın hem takva ehli bir Müslüman olup hem de modern dünyanın gündelik işlerini yürütmesinin mümkün olup olmadığıydı. Yazara göre film bu soruya yanlış cevap vermişti. Oysa yazar kendinden emindi. Bu sorunun cevabı kesinlikle mümkündür olmalıydı. Bu eminlik filmde anlatılan sancıyı hiç bir zaman tecrübe etme şans-sızlık-ına sahip olamadığının en bariz göstergesiydi kanımca. George Lukacs, “Yunanlılar soruları sormadan cevapları veren insanlardır.” diyordu. Bazen, asıl Müslümanların soruları sormadan cevapları veren insanlar olduğunu düşünürdüm. Bunu olumlu veya olumsuz anlamda kabul edebilirsiniz.
İmanın, modern dünyanın kirlerinden uzakta yine o dünyanın imkanlarıyla tesis edilen sırça saraylarda yaşanılacak insani bir tecrübe değil, bizzat kadim geleneğin içinde görkemle tozlanmaya devam eden “halvet der encümen” düsturundan sade ışıltılar taşıyan ve insana hayat veren bir kutlu soluk olduğu kanaatindeyim. Böyle bir imanın insanı kanatlandırabileceğine de onu bir uçurumdan sürükleyebileceğine de aynı derecede inanmak gerekir, sanırım. İşte bu film, bu iki seçeneği tüm ayrıntılarıyla gözler önüne serdiği için büyüktü benim için.
Son olarak, Takva, genelde Cumhuriyet tarihi, özelde ise sinema tarihi boyunca memleketin ciddiyetle üzerine eğilmesi gerekilen en derinlikli meselelerinden birine gıpta edilecek bir maharet ve hassasiyetle yazılmış dibacedir. Başta da söylediğim gibi, tartışmasız türk sinema tarihinin en iyi filmlerinden biridir.
Selçuk Orhan’ın sözünü ettiği İsmet Özel mülakatını ben de hatırlıyorum. Yalnız benim o mülakatta aklımda kalan tek şey Nuriye Akman’ın metin üzerinden bile belli olan çileden çıkmışlığıydı. Kamuoyu da aynı çileden çıkmışlıkla cevaplamıştı Özel’i. Fakat Selçuk şunu atlamış: Özel kadının köleliğiyle beraber erkeğin sınırsız alicenaplığını da öneriyordu. Herkes bilir ki bu çağda alicenap olmak köle olmaktan kat be kat zordur. Yani erkeğe zor olan düştüğü halde nedense bu mülakata yapılan itirazlar hep kadın merkezliydi. Bunlar netameli meselelerdir ve duygulara kapılmadan konuşulması çok zordur. Lakin, Selçuk’un da dediği gibi Özel’in söylediklerine doğru dürüst bir cevap gelmedi. Oysa günümüz dünyasında el çabukluğu marifet inşa edilen kadın erkek eşitliği yalanına aldananların tesis ettikleri derme çatma demokrasiyi görüyoruz. Enzensberger diyordu sanırım “Demokrasi sinirleri alt üst eden bir şeydir ve bir Freud terapisi gibidir, genelde bütün pislikler ortaya çıkar” İlişkilerin bu kadar laçkalaştığı, kadının ve erkeğin kendilerinden ziyade cinsiyetsiz bir varlığa doğru evrildiği bir ortamda bu derme çatma demokrasinin pek işe yaramadığı aşikarken farklı yorumlara duyulan bu öfke de ayrı bir Türkiye gerçeğidir.
Gencebay’a gelirsek, dozajında kültür hormonlanmış arabeskçilerimizdendir. Astronomiyle ilgilenen bilim adamlarına zerre değer vermeyip astoronomiyle ilgileniyor diye yüceltilen birinin Kılıçbay’ın deyimiyle entelektüel olarak piyasaya sürülmesi de ayrı bir Türkiye gerçeği olarak kayda geçilmesi gerekir. Gencebay’dan da en az Fazıl Say kadar haz etmem. Fakat bu ne Gencebay’ın “Aklım Takıldı” şarkısını beğenmiyormuş gibi yapmamı ne de Fazıl Say’ın söylediği sözün hakikatine karşı gelmemi gerektirir. Yıldırım Türker’in harika çocuklar Bedri Baykam ve Fazıl Say’ın psikolojisini kamilen anlattığı yazısı arşivlerde duruyor. Dileyen bakabilir. Yaptıkları kültürel faşizmin taraftarı olmaya gerek yok, diğer yandan bu kültürel faşizme karşı geleceğim diye mozaik diye yutturulan kültür kapuskasına da eyvallah demeye lüzum yok. Selçuk Orhan’ın muğlak bıraktığı alana biraz daha açıklık getireyim. Gencebay, rejimin öz evlatlarınca ortaya atılan harika çocuk ideolojisine karşı olan üvey evlatların verdiği bir cevap gibi duruyor buradan. Son kertede ikisi de anlamsız. Bence birileri oklarını bir yerlere yönlendirmek istiyorlarsa bu anlamsızlığın üzerine yönlendirsinler.
Bütünleşen kişi, yitip gidiyordur.
Yerleşik düzenin sarp kayalığında ironistin parmaklarını geçirebileceği tek bir gedik bile yoktur.
Film sanat olmaya ne kadar özenirse o kadar sahteleşir.
Ancak kendilerini anlamayan düşünceler doğrudur.
Çok kötü insanların ölebileceğini düşünmek zordur.
İyi niyetliler ahlaki sofuluk adına hareket ederken yok edicilere dönüşürler.
Toplumunkinden bağımsız bir kurtuluş yoktur.
Ölçülemez olan tasfiye edilir.
Bugünün koşullarında bir tröstü yönetmenin bir basınçölçeri okumaktan daha çok zeka, deneyim, hatta eğitim gerektirdiği düşüncesi sadece iğrenç bir ideolojidir.
Dünya sistematikleştirilmiş dehşettir.
Her sanat yapıtı işlenmemiş bir suçtur.
Aptallık doğal değil, toplumsal olarak üretilen ve pekiştirilen bir niteliktir.
Her zeka kendini temsil etmeye başlar başlamaz zorunlu bir kibir anını da açığa vurur.
Her yerde benzerlikler görmek, her şeyi aynı kılmak, zayıf gözlerin işaretidir.
Gözünüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir.
Öfkeli insan kendi benliğinin çete şefi olarak belirir hep.
Asıl yanlışlık, aşırı dürüstlüktür.
Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir.

Nevzat Erkmen anlatır: Vittoria Gassman, Catherine Deneuve ile oynadıkları Anima Nera filminde, Ulysses’i kitaplığın edebiyat rafına yerleştiren başkadınoyuncuya alaylı bir şekilde güler. Niçin güldüğünü ve kitabı hangi rafa koyması gerektiğini soran oyun arkadaşına Gassman’ın yanıtı şöyledir: “Bulmaca ve sözcük oyunları rafına koymalısın.”
Bence Barış Bıçakçı’nın kitabı da klasik müzik albümleri rafına koyulmalıdır. Çünkü bir romandan fazlasıdır bu kitap. Diline daha önce pek rastlamadığınız bir müzik eşlik eder. Beethoven’ın 9.Senfonisi, Rahmaninov’un 3.Piyano Konçertosu kadar yetkin bir müziktir bu. Öyle ki kitap bittiğinde bile müzik devam eder. Sanki o güzelim hikaye bir müziğe dönüşmüştür ve her hatırladığınızda zihninizde hiçbir zaman notaya ya da sese dökemeyeceğiniz melodiler olarak canlanacaktır.
Modern Türk edebiyatında dostluğun ve aşkın bu kadar güzel anlatıldığı bir kitap daha yoktur. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Dostoyevski’nin “en sevdiğim romanım” dediği Beyaz Geceler’ine denk bir deha işidir.
Bence işi gücü bırakın ve hemen bu kitabı okumayı başlayın.

Devletim, sözünü kestim sana bir masalım var
Evvel zaman içinde kambur şamandan duydum.
Santür nedir bilmeyen pek muhteris defterdar
Tombul, yüzü tıraşlı kör yalvacın kuluydum.
Devletim, güya ben tebanım seksen ihtilalinde
Bakkal Mustafa amcanın nutku tutulmuş iken
Uyanmış kul babamın mızraklı ilmihalinde
Sana sövmek ne demek öğrenmişim çocukken.
Devletim beşiğimi tanklardan saklıyorken
Herr leviathan düşüme sarkıyordu, per annum.
Her gün okul önünde, ana avrat susarken
Büyüdüm artık hafız, sıkıysa ‘para bellum’!
Devletim, gerçi senin de dilini kesmiş rejim
Bak seni bilge sanıp çaputlar bağlamışlar.
Şu seni ululayan; kırçıl, huysuz, mültezim,
Boynumdaki urganı ne ara yağlamışlar?
Devletim, ne desem boş, anlamsız ve beyhude
Ölümüm senin o tüylü, nasırlı ellerinden
Olacak biliyorum, zaten ben de demode
Bir şarkı söylüyorum, detone ve derinden.
Haydar Ergülen’den cana şifa bir şiir.
…
kim olsun kimse gibi aşkın hüsnüyusufu
susan o dinleyen o su gibi susayan o
alıp satılan çile yanıp yanılan mecnun
sorunca bir keşişin -yalnız bakışlı biri –
gam yüküne karışmış kalbindeki uykuyu
kim gülüyor üstüne çarşıdaki abdalın
yükü taş olan şaşkın hırkası kum denizi
ırmağa sedef çeker gövdesi güz kokulu
boynuna ip uzatan yardan el almış bi kez
perçemi çizer sırrını bu dünya aynasının
kim hoş tutmuş üzülüp dağınık bedenini
oyuncu başıyla bir alicengiz eksik
hayat cinnete perde kuliste mübalağa
ölmeden bir çağırırlar fısıltı ülkesine
söyletirler ayna tutup: neyime cengaverlik
kim yaza benden ayrı şehr’içinde şehrengiz
kalbini küle tutmuş yangın gözlü hokkabaz
kendi kendine kanlı bu dünya sahnesinde
alkış ki ayıp ona bir başka dünya da yok
şaşırıp kimin yerine oyuna girse
kim acıta söz ile kalbi tamam olanı
münafığın tahtında altın tacı pas tutan
soyunarak toplanan bayrak açmış şeytana
sanki dünya beyazdır ya ak libas giymeye
bir çocuğun özründen tenine sağlık bulan
kim kalbini mezata düşürmüş boş diliyle
çerçi yok dükkan yok sanki ya ferman verilmiş
güya dünya kalp pazarı mülk niyetine
kalp kalesi beyiydim avcı ilmine kandım
eskidim kocadım düştüm pul kıymetine
(Sırat Şiirleri 1981- 1984)
Önce belediye otobüsü vardı.
(Minübüsçülere Mektuplar, Kitab-ı Mukaddem)
Aynı belediye otobüsünde iki kere yolculuk edilmez.
(Bera Kilit Oz)
En güzel düşüncelerime belediye otobüsleriyle vardım.
(Sorel Abiye Sirkegar)
Dünyanın bütün belediye otobüsleri birleşin!
(Kral Marks Chopar)
Yanlış otobüsle doğru yöne gidilmez.
(Tekin Bora Dorno)
Belediye otobüsünün dışı yoktur.
(Bucak Ender Rida)
Otobüse binmekle belediyeler aşınmaz.
(Yeis-i Cumhur, Sülün Yaman Demirel)
Beni belediye otobüslerine emanet ediniz.
(Mustafa Kemal House)
Şu belediye otobüsüne hattını bildirin!
(Mustafi Bilen Tecevit)
Otobüsüne mi gidiyorsun biletini unutma!
(İlhan Filedelik Niçe)



















