.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Türk dizilerine karşı hastalıklı bir müşkülpesentlikle malul değilim lakin bizde böyle dizilerin yayınlanabilmesi için asırlar geçmesi gerekiyor. Bizim dizilerimiz genelde hiçbir şey söylemez, oradan buradan alıntılanan paragraflarla oluşturulmuş bitirme tezleri gibi tek bir amaca hizmet ederler; tarihe, insana yaşadığımız çağa söyleyecekleri tek bir cümle dahi bulamazsınız.

Buna mukabil Amerikan dizilerinde her şey söylenir, karanlıkta hiçbir şey bırakılmaz ve belki de tam bu yüzden aslında ne deniyor onu anlayamaz insan. Ama yine de iyidirler. Dilini bilmediğiniz bir adamın eşsiz müziğini katarak okuduğu şarkıyı dinlerken yaşadığınız keyfe benzer bir keyiftir bu. Ama bazı şeyleri anlamak ya da onlara ağlamak için lisan bilmeniz gerekmez.

Amerikan tarihinde, ama tam anlamıyla Amerikan insanı için, özel bir yeri vardır bu dizinin. Mesela Amerikan insanı denen şey nedir tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Fakat bütün o hikayeler sizi aldatmasın merkezde hep ölüm vardır. Ölümle insanın arasındaki biteviye ilişkiyi anlatır. Fakat, Amerikan insanıyla ölüm arasındaki ilişkidir bu. Biz burada ne kadar değerlendirme yaparsak yapalım, körlerin bir fili tarif etmesine benzer bu. Çünkü hala mahallelerimizle mezarlıklarımızın iç içe yaşadığı şehirlere sahibiz. Ayrıca, ölümü bizim dilimiz ve bizim kelimelerimizle anlatabilecek Onur Ünlü gibi yetkin ustalarımız vardır.

Six Feet Under iyi bir dizidir. Oyunculukları muhteşemdir. Gündelik hayata dair mesajları harikadır. Orta sınıf bir insanı daha insan edecek kadar eğitici yanları da vardır. Ama kimse kalkıp da “bir dizi seyrettim hayatım değişti” diyemez. Eğer, House M.D. izlerken yaşadığınız hazzın yerine insanın yaratıcılığını gıdıklayan kafa karıştırıcı bir hüznü tatmak istiyorsanız Six Feet Under’ı izleyin.

Afili Filintalardan Gökdemir İhsan’ın ilk kitabı Katakofti’yi bilenler bilir. Kapalı bir dille mutlak hakikate dair geleneğimizin zengin kaynaklarından beslenerek sekizli muamma hikayesini anlatır. Biz de burada elimizden geldiğince İhsan efendinin bu içrek metnini şerh etmeye çalışacağız.

8 bölümlük hikayede her bölüm bir harf ve sayıyla işaretlenmiştir. Sayılar bire (vahid) doğru, harfler ise elif’e doğru ilerlemektedir. Bundan murat kesretten vahdete doğru ilerleyen bir istikamettir. Ayrıca, burada bir diğer maksat ölümü bir son olarak değil sonsuza atılan ilk adım olarak değerlendirmek gerektiğini ve hakikatin iddia edildiği gibi terakkide değil bilakis tereddide olduğunu ima etmektir.

Birinci bölümde Yusuf’un rüya ve bulmaca ayrımı yaparken kastettiği hakikat alimler ve dervişlerin usullerine işaret etmektedir. Dervişlerin irfan deryasına dalarken bir rüyada gibi yaşadıkları, irfanî bilgiyle donandıkları anlatılmaktadır. Alimlerin işinin ise cevapları verilmiş soruları tekraren sorarak yalnızca bulmaca çözmekten ibaret olduğu ifade edilmektedir.

Kitapta dikkat çeken bir diğer husus maden simgeleridir. Bu simgeleri kastederek “ah şu kısaltmalar da olmasa, hepten efkara dalacak” diyen yazar, alimlerin hakikatle halvete mani olan şeylerle fazlasıyla meşbu olduklarından şikayet eder gibidir.

İlk bölümde kendi taş hücrelerimize mahkum olduğumuzu anlatan yazar, devamında da kendiliğimizin sırlarına dair ipuçları vermektedir. Kitabın bir yerinde “aslında kendimiz sandığımız hüviyet, bize dışarıdan dayatılan kimliklerden müteşekkilmiş” diyerek Şeyh Galib’in, mealen “bu alemde yokluk ülkesinin şahı iken varlık ülkesine geda olup, gereksiz ümit ve recaya gönlünü kaptırmayasın” beytine telmih yapmaktadır.

Kitaptaki Halit Bey’in hali, ilim yolunda lüzumsuz bilgilerle zihnini meşbu edip kalbini ihmal eden saliğin kabz halidir. Zaten Gökdemir Efendi bu durumun bir tekamül eksikliği olduğunu sarahaten ifade etmiştir.

Kendimimizi fazla önemsememizi salık veren hazret, her ne kadar kendi hikayemizin baş kahramanı da olsak, başkalarının hikayelerindeki figuranlığa rıza göstermemiz, onların hikayelerini de kendi hikayemiz kadar tazim ve takdir etmemiz gerektiğini söyler. Bu söylemini güçlendirmek için de Galib’in müsemmenine başvurur: mealen “bu sırrın yükünden inleyip de başkasına ifşa etme, cehalete kapılıp inkara düşme sakın.”

Son olarak, ne Yusuf’un ne İbrahim’in ne de Halit’in aslında olmadığını zikreden üstadımız, dünya hayatının rüyadan ibaret olduğunu ifade eder. Kitap bitmiş biz de okur olarak vahdete varmışızdır. Lakin burada yalnızca okurun yolculuğu biter. Salik ise yola devam etmektedir. Kesretten vahdete giden yolun adeta minyatürünü çizen üstad mutlak sükutu işaret eden veciz bir ifadeyle son verir sözlerine: “Önce Allah vardı ve ondan başka bir varlık yoktu. Hala ondan başka varlık yok.”

Afili Filintalardan Selçuk Orhan’ın 40 Hadis romanı epey ses getirmiş bir meseleye dair, epey ses getirecek bir üslupla yazılmış. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım: 40 Hadis yüzyıl sonrasına randevu vermiş kitaplardan biridir. Lakin, Edebiyat tarihçileriyle mi yoksa Siyasi tarihçilerle mi randevulaşacak onu henüz kestiremiyoruz.

40 Hadis baş karakteri olarak değerlendirebileceğimiz Nazan’ın hikayesi bir anlamda. Kitaba bir bayanın baş karakter seçilmesi manidar. Türkiye’de özellikle 90 lı yıllarla ciddi bir ivme kazanmış İslami kesimin erkeksi söylemine rağmen dişil bir tabiatta olduğu ima ediliyor sanki. Bilindiği gibi Nazan, naz yapan demektir. Belki aşırı yorum olacak ama sistemle sürekli didişen bir kesimin sistemle halvet olmak konusunda nazlandığını düşündürüyor insana. Nazan’ın şahsında bu sıkıntılı flört dönemini yakından izleme imkanını buluyoruz.

Eserini farklı karakterlerin kendilerini ifade ettiği bölümlere ayıran yazar, romanın epey hacimli olmasına rağmen okunmasını kolaylaştırmış. Kırk bölüm var romanda. Her bölüm bir hadisle açılıyor. Hadislerin bölümde işlenen temaya uygun olmasına dikkat edilmiş fakat bu uygunluk okura da hazır lokma olarak sunulmamış. O yüzden bazen hadisle bölüm arasındaki bağlantıyı kaçırabiliyorsunuz.

Rahat yazıyor Selçuk Orhan. En azından romanı okurken böyle hissettim. Öyle ki bu rahatlığı bazen romanın gerilimini tehdit edecek seviyeye ulaşıyor ve zaman zaman okurun canını sıkabiliyor.

Kitabı bitirdiğimde Özcan Alper’in Sonbahar’ı geldi aklıma. Bir siyasi meseleyi sanat eserinin ruhunu tehdit eden partizanlığa prim vermeden üstün bir sinema diliyle anlatmıştı Özcan Alper. Selçuk Orhan da ilk romanında, yer yer aynı düzeyi tutturamasa da, Özcan Alper’inkine benzer bir naiflikle bir siyasi dönemi anlatmayı başarabilmiş. Bakalım o dönemin muhatapları bunu doğru anlamayı başarabilecekler mi?

Bugün Batı Medeniyeti bir yerlere gelmişse muhakkak uykusunu alabildiği için gelmiştir. İnanmayanlar Descartes’e baksınlar. Aydınlanmanın kucağında serpilip büyüdüğü bu müşfik filozof hayatı boyunca öğleden önce uyanmamıştır. Demek ki, erken kalkmayınca da yol alabiliyor insan. Oysa uykusuzluk bir erdemmiş gibi uykusuzluğa teşvik kampanyaları yapılıyor memleketimizde. Liderlerimiz, sürekli çok az uyuduğundan dem vurarak puan toplamaya çalışıyor. Halbuki, her an parlayacakmış gibi kızarık bir suratla vurgusuz vurgusuz konuşmaları hep bu uykusuzluğun belirtisidir. Bence biraz uyusalar, hem milleti uyutmak illetinden kurtulacaklar hem de daha sağlıklı bir dil tutturacaklar.

Ayrıca çoğumuzun ihmal ettiği bir şey var ki o da şudur: hepimiz, belki de yüzlerce yıldır “uyusun da büyüsün ninni” sözleriyle uyuduk. Geleneklerimizi böyle bir kalemde silip atamayız. Eskilerin her sözünde bir hikmet vardır. Atay’ın da dediği gibi çocuk bir milletiz biz. O halde büyümemiz için daha çok uykuya ihtiyacımız var. Hem, bence büyüyünce de uyumalı insan. En güzel rüyaları uyurken gördüğümüzü ne çabuk unutuyoruz. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: iyi bir uyku şahane bir roman kadar keyiflidir.

Son olarak, birbirinize uykuyu tavsiye ediniz diyor, saygılarımı arz ediyorum.


Biz millet olarak kendimizi kandırmayı çok severiz. Birlik beraberlik de en meşhur yalanlarımızdandır. Mesela neden aynı meslek odalarının haklarını savunan farklı dernekler olur? Eczacılar odasının sağcısıyla, solcusu ayrıdır mesela. Öğretmenlerin sağcısı ayrı, solcusu ayrı, islamcısı ayrı, yalancısı ayrıdır.

Araplara ‘kabileci’ der, küçümseriz ama bırakın aynı şehri, aynı köyde doğanların bile farklı dernekleri vardır. Yok Çamlıhemşinliler Derneği, yok Kurtlukantinliler Derneği gibi dernekler kurarak memleketi kurtarmak için bas bas bağırırız durmadan. Ya da yaşlanır emekli oluruz ve memlekete yaptığımız hizmetlerin mükafatı olarak söz konusu derneklerde sabahtan akşama kadar piştidir, ihaledir, tavladır oynar dururuz.

Park edecekleri yeri bile dakikalarca tartıştıktan sonra belirleyen, ön koltuğa sen oturacaksın ben oturacağım kavgası yapan, tuttuğu takımın, desteklediği partinin kutsallığından zerre şüphe etmeyerek birilerinin yarattığı bu süslü yalanı yanıbaşındaki gerçeğe tercih eden, nefretini dizginleyemediği insanların benzerlerine tapmakta beis görmeyen, kampların insan kalbinde beliren lekelerle ruhu kirlettiğini anlamaktan aciz, ortak bir dilden, ortak bir sevdadan yoksun, kalbine yabancı, büyülü bir perdede izlediği insanların hikayesine ağlayıp, aynı hikayeyi bizzat hayatı boyunca yaşayan, komşusuna yukardan bakan, okuduğu üniversitenin, çalıştığı kurumun ayrıcalıklı olduğunu söylemekte hiç bir beis görmeyen, kendisine sunulmuş kimlikleri anlayıp kavramadan yetersiz olduğunu vehmederek kendince hayali kimlikler yaratan, bu kimliklerle dünyasını yeni baştan kurararak o dünyanın dışında kalanları düşman ilan eden, camiye ya da meyhaneye gideni küçümseyen, aklını kullanmak isteyeni, şüphe edeni aforoz eden, kendi kutsalını başkalarının gözüne gözüne sokmaktan imtina etmeyen, bir türlü büyümeyen, aynı toprağı aynı suyu paylaştığı insanlara gönül rahatlığıyla ‘hain’, ‘dönek’, ’satılmış’ diyebilen, kin duyduğu insana benzeyen fakat bunu bir türlü anlayamayan, cennet vatan edebiyatı yapıp yaşadığımız toprakları her gün cehenneme çevirmek için elinden geleni ardına koymayan, oturduğu banka zarar verip, faturasını zamanında yatırmayan, vergisini ödememek için türlü kurnazlıklar yapan ama yine de vatanını herkesten daha fazla sevdiğini söyleyen bir millet olarak hala birlik ve beraberlikten bahsedebilmemiz de büyük bir millet olduğumuzun göstergesi sanırım!


Toplantı bitti. Herkes dağıldı. Salon yalnız kaldı. Birbiriyle şakalaşan birkaç temizlik görevlisi türkü söyleye söyleye yerleri temizledi, etrafa çeki düzen verdi, teknik tesisatı toparladı. Oraya buraya dağılmış müsveddeler geri dönüşüm kutusu diye bir kutuya atıldı, sandalyeler masaların üzerine dizildiler. Bu konuda bazı geçici işçilerden yardım almış olabilirler, çünkü sandalyeler de memurlar gibi birinin yardımı olmadan hiçbir işi beceremezler.

Salonun ışıkları söndü. Halkımız aydınlandı. Hayatına devam etti. Değerli büyüklerimiz, konuyla ilgili akademisyenlerimiz ve yetkililerimiz işlerini gururla yapmanın huzuruyla salondan ayrıldı. İçkiyle arası iyi olanlar bara, olmayanlar ise şehir turuna çıktı. Kurumumuzun çalışkan yetkilileri halkın aydınlanması için tertip edilecek bir diğer toplantının konusunu belirlemek için yeniden çalışmaya başladı. Kurum içi toplantılar düzenlendi. Ama çalışmayıp orada burada sürten yetkililerin dedikodusunu yapmaktan toplantı konusu belirleyemediler.

Eşlerini allayıp pullayıp toplantıya gönderen anneler en güzel yemeklerini pişirmeye başladılar. Henüz çocukları olmayanlar can alıcı kıyafetlerini giyerek, toplantı bittiği gibi koşa koşa eve geldiğini düşündükleri kocalarını beklemeye koyuldular. Büyüklere saygı küçüklere sevgi anonsları yapıldı. Köpekler havladı. Çöp kamyonları sahne aldılar. Şehir temizlendi. Günahlarından arındı. Salonumuz da hayatına kaldığı yerden devam etti.


Cefakar ve vefakar öğretmenlerimiz ilkokuldan itibaren yalan söylememeyi, başkaları hakkında kötü konuşmamayı, alçakgönüllü ve dürüst olmayı öğretirler bize. Sonra da kendi kendilerini imha edip yokluğa karışırlar. Çünkü görevimiz tehlikedir ve şakaya gelmez.

Ama nedense okul biter bitmez her şeyi unutmak zorunda kalırız. Bol bol yalan söyleriz. Bire bin katarız, başkalarını çekiştirmekten tarifsiz keyifler alırız. İyilik yapmak yalnızca en yakınlarımız ya da menfaatlerimizi paylaştığımız insanlarlayken gelir aklımıza. Kimseleri beğenmeyiz. Başkalarının ardından iş çeviririz.

İnsan büyüyünce yerim dar diyor, oynayamıyor galiba. Sonra başlıyor mızıkçılığa. Oysa bugün mızıkçılık da ahlaka dahil. Mesela hepimiz okulda yıllarca başımıza kakılan ahlakın, ticarette, devlette ya da bürokraside gerekli olup olmadığı hakkında kıyasıya tartışmalar yaparız. Bu tartışmalarda Makyavel diye bir adamın söylediklerini savunanlar tartışmasız bir üstünlükle galip gelir. Ahlakın gereksiz hatta zaman zaman huysuz olduğunu anlarız. Çağa ayak uyduramamış gibidir. Son kullanma tarihi geçmiş ürünler gibi elimizde kalır. Ne yapacağımızı bilemez oluruz. Patavatsız olanlarımız eski günlere lanet okur. Munis olanlarımız hep bir ağızdan “vardırbirhikmetibununda” şarkıları söylerler. Bazılarımızsa bunu kaldıramayıp bağırır çağırır. Bağırıp çağırmanın ahlaka mugayyer olduğunu söyleyen kesim tarafından lanetle kınanırlar. Huysuzluk da, Mızıkçılık da puan kazandırmaz. Ama yapacak başka bir şey yoktur. Bazen gönüllerin şampiyonluğuyla kifayet etmek gerekir, o da ancak huysuz bir ahlakla mümkündür.


Bizim belediye otobüslerimiz seyyar müze gibidir. Kahverengi, yılların tozlarıyla solmuş koltuklarında, genelde liseli öğrencilerin elinden çıkan yazılar, çizimler ya da öfkeli anlarını resmettikleri anlaşılan; uzmanların hiçbir ekole bağlanamayacağı hususunda fikir birliğine vardığı pitoresk yarıklar vardır. Dilini bilenlere çok şey anlatacak bu koltuklarda ne hayaller sükuta uğramış, ne taze aşklar filizlenmiş, ne çeşit muziplikler sergilenmiş, ne görkemli toplum eleştirileri yapılmış, ne fanteziler gerçekleştirilmiş, ne kavgalar gerçekleşmiş, ne beddualar okunmuş, ne küfürler edilmiş, ne hikayeler anlatılmış, ne tuzaklar kurulmuş, ne hayatlar son bulmuş, ne hatıralar canlanmış, ne sözler yarım bırakılmış, ne komiklikler yapılmış, ne oyunlar sahnelenmiş, ne frikikler verilmiş, ne fortçuluklar yapılmış, ne günahlar işlenmiş, ne tövbeler bozulmuş, ne küslükler sona ermiş, ne fikirler savunulmuş, ne oturumlar yapılmış, ne seçim kampanyaları düzenlenmiş, ne konserler verilmiş, ne kitaplar okunmuş, ne şarkılar söylenmiş, ne şiirler yazılmış, ne sözler verilmiş, ne ihanetler yaşanmış, ne sakarlıklar yapılmış, ne dehalar çürüyüp gitmişti kim bilir?

Hiçbir zaman değerleri bilinmemiş, kendilerine kulak verilmemiştir. Oysa yürümeyi unuttuğumuzdan beri ahbabız onlarla. Gündelik hayatın en çabuk unutulan sır kâtipleridir belediye otobüsleri ve bize söyleyeceği çok şeyleri vardır.


Dikkatli olun tehlikeli bir kitaptır. Okurken muhayyel bir duvara çarpıp hayata paramparça dönebilirsiniz. Bir ara öyle kaptırırsınız ki kendinizi kitaba ‘oğlum bu adam beni anlatıyor lan’ dersiniz. Zamanında kurduğunuz derme çatma cümlelerin en afilisini kurduğunu fark edip mahkemeye başvurmak geçer aklınızdan. Aklınız bile buna şaşıp size mahkemelerin içler acısı haline dair ayaküstü bir sunum yapar da vazgeçersiniz bundan. Sonra kitaba dönersiniz. Sanki öylesine bir şeyler yazarken hasbelkader harika bir roman çıkartan bir kalemin kağıt üzerinde yürürken çıkardığı tedirgin sesleri duyarsınız.

O kadar sade bir dildir bu, gönlünüze çizikler atar, ‘yaram var’ diye konuya komşuya haber eder, televizyonsuz günlerdeki gibi tuluat yapmak istersiniz. Yaralarıyla gurur duyan ya da koca bir yalnızlığın ortasında ‘fazla yarası olan var mı’ diye telaşla aranan yaramazlara dönersiniz. “Bir roman bu kadar mı güzel olur. Lan bu romanı benim yazmam lazımdı” diye hayıflanırsınız.

Selim Işık’tan çok daha yakın, çok daha insan biriyle karşılaştığınızı kabul etmek istemezsiniz. Sonra bir akşam yatağınızda “Ben Sulhi Saygılı, nasılım?” adlı tek kişilik oyunu oynarken yakalarsınız kendinizi. Uyandığınızda bir ‘Veciz Sözler’ antolojisine uyanırsınız, sabaha dair bir cümle kurmak gelir içinizden. Ama yakanızdaki kartta Sulhi Saygılı yazmaz. Çaresiz susarsınız.


“Düşünme ancak, yüzyıllardır yüceltilen aklın, düşünmenin en inatçı düşmanı olduğunu anladığımız noktada başlar.” Heidegger bu sözünü Batı düşüncesinin en muhkem burcuna bir bayrak gibi astığından beri Batı cephesinde tuhaf şeyler oluyor. Yüzyıllar önce Tanrıyı yerinden edip bütün saltanatı kendisine bağışladıkları aklın hezeyanlarına akıl sır ermiyor. Genç Batılılar tedirgin. Rasyonaliteden umduğunu bulamayan dünyanın akılperest efendileri irrasyonelin kıyılarına yelken açmak için fırsat kolluyor.

William Barrett, düşüncesini “Tanrıyı Beklemek” olarak tarif eden Heidegger’in açtığı yolda emin adımlarla ilerleyebilmek için tüm oklarını moderniteye yöneltiyor. Ulus devlet, pozitif akıl, protestanlık, felsefe fetişizmi, bürokrasi, kapitalizm, izm hastalığı, ideolojik kapsüller, medya ve moda gibi gündelik hayatımızı tamamen hakimiyeti altına alan modern dünyanın kurumlarına kıyasıya eleştiriler getiriyor. Hülasası, William Barrett bu şahane kitabıyla bugün dünyada hakim olan rasyonalitenin ipliğini pazara çıkarıyor.

“Her düşünür, düşünmeye başlar başlamaz istikrarlı dünyanın bir kısmını tehlikeye atmaktadır.” Tehlikenin farkında mısınız? Peki bu tehlikenin yanında mısınız? İşte irrasyonalite, tam da burada, istikrar diye diye bizi kandıran dünyanın köküne kibrit suyu dökmek için son hazırlıklarını yapıyor. Rasyonalitenin ne olduğunu anlamak ve “Yaşasın İrrasyonalite!” diyebilmek istiyorsanız bu kitabı okuyun.