Yazarın arşivi
Ha hayt canım etik de neyin nesi oluyor
Kafka da babasından yemedi mi zılgıtı
Rüyasında gördüğü o karanlık yolu yor
O da bir Yahudiymiş vuramamış targıtı
Canım boşver Kafkayı bir kadeh uzat ordan
İçelim hicvederek yeşil tüylü sakiye
Gür beyinler yetişsin, bu janjanlı sipordan
Çekinme oğlum kanka saldır şu pilakiye
Sıla-i rahim deyip aldım bir kutu fanta
Yoksul akrabamızın suyuna gidip dedim
Kahrolsun muhtarımız, konu komşu horanta
Tenhada sıkıştırıp, ah nereni elledim
Zinciri atmış çağın, pedalı çevirsen ne
Seleye yayılmışsın bir evren resmi gibi
Ucuz, yerini kapan kol düğmeli kabine
Bilmiyormuş sahiden şu bizim andre gide’i
Da Vinci’nin ilk defa Mona Lisa’da denediği bir yöntem vardır: sfumato. Bilenler bilir, resme yakından bakıldığında Mona Lisa’nın yüz hatları keskin bir çizgiyle çerçevelenmez, aksine eriyerek kaybolur. İşte Haydar Ergülen’in şiirinde de böylesi bir mucize vardır sanki. Şiirdeki anlam bir yana bizzat şairin kendisi de yavaş yavaş, eriyerek kayboluyor gibidir.
Bu anlamda mütevazı ve mütevekkil bir şairdir Haydar Ergülen. Tabii şiiri de öyledir. Sanki rıza ikliminden hoş bir koku sinmiştir bütün sözlerinin üzerine. Bazen tasavvufa, geleneğe yaslanır, bazen yaşadığı ülkenin karanlık yıllarından mülhem bir yorgunluğa. Her ikisinde de aynı güzel yüzle arzı endam eder. Hep aynı dingin tonda insanın acılarından, yalnızlığından, aşktan ve varoluştan söz eder.
Haydar Ergülen Türk şiirinin dünyanın serinliğine açılan daracık balkonunda yaramazlık yapmadan gökyüzünü seyreden masum çocuktur. Her kesimden insanın yaşadığı rengarenk bir apartmanın herkesle iyi anlaşan munis bir sakinidir. Büyük şair kimdir bilemem ama o güzel bir şairdir.
Haydar Ergülen (d.1956)
Eserleri:
Şiir
Karşılığını Bulamamış Sorular (1981)
Sokak Prensesi (1990)
Sırat Şiirleri (1991)
Eskiden Terzi (1995)
Kabareden Emekli Bir Kızkardeş (“Lina Salamandre” müstearıyla, 1996)
Kırk Şiir ve Bir (1997)
Karton Valiz (1999)
Hafıza (“Hafız” müstearıyla, 1999)
Ölüm Bir Skandal (1999)
Toplu Şiirleri: Nar (1.cilt, 2000)
Toplu Şiirleri: Hafız ve Semender (2. cilt, 2002)
Keder Gibi Ödünç (2005)
Yağmur Cemi (2006)
Üzgün Kediler Gazeli (2007)
Deneme
Haziran, Tekrar (2000)
Üvey Sokak (2005)
Düzyazı: 100 Yazı (2006)
Eski Yazı (2008)
Azıcık Cihangir (2009)
“Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” demişti Dostoyevski, Gogol’un büyüklüğünü ve etkisini anlatmak için. Bence, Andre Suarez’den Beşir Ayvazoğlu’na kadar bütün biyografi yazarları da Stefan Zweig’ın paltosundan çıkmıştır.Avusturyalı olan Stefan Zweig ünlü bir romancı ve biyografi yazarıdır. Bana göre biyografilerinde ulaştığı yetkinlikle büyük ve şairdir. Özellikle de “Kendileri ile Savaşanlar” kitabıyla. O kitabı elinize aldığınızda, tek gözlü dev gibi sizi yutmak için fırsat kollayan batı medeniyetinin sancılarını, sahici kalp ağrılarını görürsünüz. Kleist, Hölderlin ve Nietzsche’yi anlatırken kullandığı her bir kelimeyi sanki kalbinden koparıp da satırlara serpiştirmiş gibidir.
Düz yazının geniş topraklarında gururla arzı endam eden bir şairdir o. Lakin ne yazık ki talihi de bir şairin talihidir. Çünkü batı’da şair olmak intiharla kol kola bir yaşam sürmek demektir. O da bunu hiçbir zaman inkar etmedi.
Tarkovski gibi doğduğu topraklardan uzakta insan ruhunun, hüznün ve anlaşılmazlığın en güzel fotoğraflarını çekti, hikayesini anlattı. Ne yazık ki Tarkovski gibi güçlü ve serseri bir Rus ruhuna sahip değildi. Avusturya’da varlıklı bir Yahudi olarak doğmuştu. Savaş çığlıklarıyla sarsılan Avrupa’da kafkaesk bir karanlığın içerisinde yolunu aradı, durdu. O boğucu ortamda yazarak soluk almaya çalıştı ama gücü yetmedi. Bütün ümitsizliği ve küskünlüğüyle dünyanın arka kapısından çıkıp gitti.
- Yürek Çöküntüsü (Varlık Yayınları, 1970)
- Dünün Dünyası (Can Yayınları, 1985)
- Bir Kadının Yirmi Dört Saati (Oda Yayınları, 1986)
- Yarının Tarihi (Can Yayınları, 1991)
- Kendileri ile Savaşanlar (1. Cilt) (İş Bankası Yayınları, 1991)
- Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski (2. Cilt) (İş Bankası Yayınları, 1991)
- Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Casanova, Stendhal, Tolstoy (3. Cilt) (İş Bankası Yayınları, 1991)
- Lyon’da Düğün (Can Yayınları, 1992)
- Yıldızın Parladığı Anlar (Can Yayınları, 1995)
- Karışık Duygular (Milliyet Yayınları, 1995)
- Satranç (Can Yayınları, 1997)
- Günlükler (Can Yayınları, 1997)
- Değişim Rüzgârı (Can Yayınları, 1998)
- Calvin’e Karşı Castellio ya da Köleliğe Karşı Özgür Düşünce (Çiviyazıları Yayınları, 1998)
- Fouche, Bir Politikacının Portresi (Can Yayınları, 1999)
- Tehlikeli Merhamet (Babil Yayınları, 2000)
- Amok Koşucusu (Can Yayınları, 2000)
- Balzac, Bir Yaşam Öyküsü (Kabalcı Yayınları, 2002)
- Magellan (Kabalcı Yayınları, 2002)
- Freud ve Öğretisi (Papirüs Yayınları, 2003)
- Yakıcı Sır (Evrensel Basın Yayın, 2004)
- Ruh Yoluyla Tedavi (İmge Kitabevi Yayınları, 2005)
- Mektuplaşmalar (Yordam Kitap, 2007)
- Buluşmalar (Yordam Kitap, 2008)
“Müzik sessizliğe doğru ilerliyor” diyordu Erkan Oğur. Modern Türk müziği henüz bu müjdeyi anlayacak yaşa gelmemiştir. Galiba Türk sineması da bu hususta müziğimizle yaşıttır. Lakin Semih Kaplanoğlu istisna. Çünkü onun filmlerinde Erkan Oğur’un müjdelediği o güzel sessizlikten bir şeyler vardır. Bal’ı henüz izlemedim ama Süt ve Yumurta’daki sessizlik bir leitmotif gibi izleyenlere tarifsiz keyifler verir.
Bilenler bilir, Kieslowski’nin Dekaloglarının her birinde filmin bir yerinde görünüp kaybolan beyaz giyen bir adam vardır. Bazıları buna “Kieslowski’nin meleği” der ve literatürde kendi halinde bir kavram olarak kabul görmüştür.
Bana kalırsa Semih Kaplanoğlu’nun meleği de o sırlı sessizlik olacaktır. İki filminde de ince ince işlediği sessizlik zengin anlamlar barındıran bir rolle karşımıza çıkar. Bu öyle bir sessizliktir ki izlerken elinizden bırakamadığınız bir kitabın velud ıssızlığını hatırlatır size. Filmin titizlikle seçilmiş görüntülerinin arasına serpiştirilen sessizlikte yalnız size özel metinler gizleniyor gibidir. Ve siz o metinlerin peşinden gittiğinizde kendinizle aranıza giren dünyanın tüm gürültüleri silinip kaybolur, en iç odanızda gizlenen o duru sükuta konuk olursunuz. O zaman anlarsınız ki hiçbir şey böylesi bereketli bir sessizlik kadar ikna edici değildir.
Semih Kaplanoğlu (d.1963)
Yönettiği Sinema Filmleri:
- Herkes Kendi Evinde (2001)
- Meleğin Düşüşü (2005)
- Yumurta(2007)
- Süt (2008)
- Bal (2010)
Hani şehrin caddelerinde ışıltılı neon tabelalarıyla benlik davasına düşmüş, yola, caddeye, dünyaya işmar eden janjanlı dükkanlar vardır. Bir de bütün bu ışıltılı dükkanların arasında küçük, mütevazı, şirin dükkanlar olur. Onca geçersiniz de o caddeden bir kere bile görmezsiniz. Saklanır sanki sizden. Sonra bir gün dünyaya küsmüş bir nazarla yalnızca önünüze bakarken rastlarsınız o dükkana. Tam o an size güzel bir şaşkınlık hediye eder, hem de meccanen. Kendi içinize düşüp “yahu nasıl görememişim ben bu dükkanı” diye hayıflanırsınız.
İşte Nurdan Gürbilek de o güzelim, ruh sahibi dükkanlar gibi edebiyatın bu mutantan sokaklarında sessiz sedasız geçimini sürdürür gider. Fark etmeniz için dünyanın ışıltılı agoralarına karşı şerbetlenmeniz gerekir. O da epey bir zaman alır bazen. Bazen de değerini bilemeyecek kadar erken yaşlarda karşılaşırsınız. Ama o hep oradadır, yalnızca siz henüz o yaşa ve başa gelememişsinizdir. Yazının devamını okuyun. »
Dünya hayır hayır krakerleri yiyip duran obez bir katip gibi huzursuzca devinirken şairler de teyakkuzda olacaklar elbette. Fakat bu tırnak içine alınmış teyakkuzun ötesinde mütevekkil kayıtsızlık ikliminlerinden bize güzel dizeler armağan eden şairler de vardır. Ve biz nedense onları daha çok severiz. Çünkü onlar yalnızca kalbimizin ihtiyacı olan inşirahı müjdelerler. Bağırmadan, şarkı söyler gibi, dua eder gibi dingin bir tonda inşad ederler şiirlerini.
İşte Süleyman Çobanoğlu bu mütevekkil muştucuların en gençlerinden biridir. Şiir yazılır mı, yapılır mı ya da söylenir mi bunu tartışmak poetikacıların işidir. Lakin ben haddim olmadan bu güzel abimizi şiir söyleyenler grubuna dahil etmek isterim. Çünkü ne zaman onun şiirlerini okusam hep bir köşede dua eden o güzel insanların kalp inceliğini hissederim. Yazının devamını okuyun. »


















