Yazarın arşivi
28 Ocak 2010 tarihinde ölen, yaşadığı münzevi hayat nedeniyle ve kırk yıldır yeni bir eser yayımlamamasıyla dikkatlerin her daim üzerinde olduğu J.D. Salinger’ın kitaplarının yayın hakkına sahip yayınevleriyle yaptığı anlaşmalarda aşağıdaki hususlar var. Anladığım kadarıyla bunları çok daha sonraki dönemlerde talep etti, çünkü kitapların eski baskılarında bu şartlardan birkaç tanesinin ihlal edilmiş olduğunu rahatlıkla görebiliyorduk.
1-Yazarın adının büyüklüğü, kitabın üzerindeki kitap adının büyüklüğünü geçemez.
2-Kitabın ön ya da arka kapağına kitabın satışını artırıcı reklam, resim, fotoğraf, yazar fotoğrafı vb. koyamazsınız. Düz bir renk olacak.
3-Kitabın ön ya da arka kapağına, kitabı ya da yazarı övücü bir metni bir yana bırakın, hakkında tek satır bile koyamazsınız
4-Kitabın içine yazarın biyografisi, kazandığı ödüller, okuduğu okullar vb. hiçbir bilgi koyamazsınız.
5-Kitabın üzerine kitabın kaçıncı baskı olduğu uyarısı koyamazsınız.
Ayrıca vefatından sonra yıllardır yazdığı kitapların, ender verdiği röportajlarda yazdığını ama yayımlamadığını söylüyordu, ve daha önce dergilerde yayımlanmış hikayelerin kitaplaşmasıyla alakalı varislerinin nasıl bir yol izleyeceği büyük merak konusu. Türkiye’de ise YKY’nin Hapworth 16, 1924′ü ne zaman kitap olarak yayımlayacağı soruna hala bir cevap verilmedi. Zira bu hikaye Kitap-lık dergisinde Cem Akaş’ın çevirisiyle yayımlanmıştı.
İster Tom Waits’den ister Cibelle’den ister Agathe&Fene’dan dinleyin ama dinlerken mutlaka Alper Canıgüz’ün tercümesi‘ni göz önüne alın.
Tom Waits söylüyor:
Cibelle söylüyor:
ve internette yıldızı parlayan iki arkadaş söylüyor:
Rivka Galchen’in ülkemizde Siren Yayıncılık tarafından neşredilen Atmosferik Rahatsızlıklar kitabı için hazırlanan reklamı. Maalesef Türkiye’de kitaplar için bu tarz tanıtım filmleri çok az hazırlanıyor.
Kitabın İngilizce baskısındaki kapağı:
Kitabın Nazlım Dumlu tarafından hazırlanan Türkçe baskısındaki şahane kapağı:

Tweedle-dee Dum and Tweedle-dee Dee
They’re throwing knives into the tree
Two big bags of dead man’s bones
Got their noses to the grindstones Yazının devamını okuyun. »
Adam ömrünün son günlerini geçiriyordu. Hasta yatağında yatıyor, adeta ölümü bekliyordu. 90 yaşını geçmişti. Birden burnuna bir koku geldi. Mutfaktan gelen bu helva kokusu inanılmaz derecede cazipti. Yıllardır helva yememişti. Ve en sevdiği tatlı helvaydı. Birden gözleri aralandı. Ölüm döşeğindeki adamı hayata döndürmek için helvanın kokusu yetti. Zar zor da olsa yataktan kalkmayı başarmıştı. Duvara tutunarak yavaş yavaş yürümeye başladı. Merdivenlerin başına geldiğinde merdivenler ona adeta çindeki tapınakların merdivenleri kadar uzun gözüktü. Ağır adımlarla merdivenlerden inmeyi başardı. En sonunda mutfak kapısına geldi. Mutfağa kadar gelmeyi başardı. İşte masanın üstündeydi helva. O helvadan bir tane yese sanki hayat iksiri gibi hayatını uzatacaktı. Bir tane helva almak için elini uzattığı anda karısı hemen yanına gelip eline vurdu:
“Çek elini hemen, onlar cenaze için”
Japonya’nın Fuji yöresinden bir halk türküsü: Harlı Dağlar
Harlı dağlar geçit vermez olunca
Varılmaz o yare yollar bağlanır
Gül yüzlü çekirgem elin, elin olunca
Elde bir şey kalmaz, ağlanır
Dağlar, dağlar sevdiğim ağlar ağlar
Vah karateciye kara kuşak takmışlar
Ah ellere, al kanlar sıçramış
Duydum çekirgemi sensey, sensey etmişler
Gayrı bu ellerde durulmaz dağlar
Dağlar, dağlar sevdiğim ağlar ağlar
Neşet Ertaş’ın Karlı Dağlar türküsünden ilhamla
Derleyen: Halil Yüceses

























