Yazarın arşivi
Mahler, 1884′le 1891 arasında “Wenn mein Schatz Hochzeit macht” adında bir “Lied”, yani şarkı bestelemiş. Sözlerini de kendisi yazmış:
Kaba saba bir Türkçe’yle şöyle bir şey:
Size de, aynı şeyi anımsatmıyor mu?
Dinleyelim madem, hem de Hitler’e uzattığı elini mendille temizleyiveren Furtwangler çalsın, sanat güneşimiz Dietrich Fischer-Dieskau söylesin:
Yanılmıyorsam 2003′te, Nuriye Akman’ın kadınlara ne formatta bir ilişki sunduğu sorusuna karşılık İsmet Özel, “Kölelik” diye karşılık veriyordu, “Bunu gönüllüce, çok arzulayarak yapması lazım.”
Bu sözler basının o beylik deyişiyle çok tartışıldı; aslında anlamı açısından doğru dürüst tartışıldığı su götürür, ama Türkiye’nin kültür çevresi çapında bir sansasyon değeri yarattı.
Pek yakında, Fazıl Say, Twitter üstünden, “arabesk yavşaklığından utanıyorum” türü bir ifade kullandı. Orhan Gencebay ve Işın Karaca gibi birkaç müzisyen de kendi ağırlıklarınca ayıplayan şeyler söyledi.
Ayrı safları tutmuş bu iki sanatçının açıklamalarında anlamsal hiçbir ilişki olmamasına karşın bir biçem akrabalığı var; ikisi de, sorgulanması kitlelere rahatsızlık verecek yerleşik bir doğruyu sarsma çabasında. İki açıklama da belli bir anlayışa saldırıyor.
Dahası, bana göre, iki sanatçının açıklaması da, kamuya yansıttıkları ideolojik kişilikle derinde çelişiyor.
Bu iki açıklamanın ortak yanı orta sınıfın değer yargılarına kökten saldırmasında yatıyor. İsmet Özel’in ifadesi çok daha kökten, çok daha sarsıcı. Dolayısıyla kolaylıkla kötüye yorulabiliyor. Basın, neredeyse hiçbir yorum katmadan, bu sözleri olduğu biçimde servis ederek orta sınıfın tepki sinirlerini gıdıklamayı başarabiliyor.
Fazıl Say’ın sözleri görece daha hafif kaçabilir; çünkü nihayetinde odak noktası müzik… Bana göre, arabesk müziğin bu ülkenin bir değeriymiş gibi sahiplenilmesine Fazıl Say ayarında bir sanatçı tepki verdiğinde en fazla elitist olmakla suçlanabilir. Kişisel düşüncem, arabeskin, tükenmişlik duygusundan beslenen, halk müziğiyle Türk sanat müziğinin kolaya kaçmış bir karışımıyla sömüren sıradan bir pop müzik formatı olduğu yönünde. Hele Orhan Gencebay ya da Ferdi Tayfur arabeskin bile vasatları arasındadır. Sadettin Kaynak, Erkin Koray dururken…
70′lerin öykü ve romanlarından izini sürebildiğim kadarıyla arabesk müzik bir halk değeri olarak görülmemiş. Yozlaşma olduğu kaydedilmiş. Ne olduysa 80′lerde, 90′larda aydın takımı içinde de arabeskperestlik baş gösterdi. Gencebay ilah ilan edildi. Neden bilmem, Ferdi Tayfur yeterince “baba” bulunmadı. Herhalde, “Haydi gel köyümüze geri dönelim…” tadında işlerinden ötürü.
İsmet Özel’in meselesi ise daha karmaşık; şairin işi aşkla. Haliyle orta sınıfın çağdaş kadın-erkek ilişkisi kavramına çomağı sokuvermiş. Orta sınıfın ilişki kavramı gerçekten de muhasebesi muntazam tutulan bir şirkete benzer. Ölçülü bir karşılıklılık, bey ve hanım olma kuralları içinde tanımlanır. Yıldönümü ritüelleri, tek eşlilik vaadleri, sulu gönül alma biçimleri içinde boktan bir din gibi paketlenir. Yersen… Yeriz de… İsmet Özel de yemiş aslında, ama içinde kalanı da söyleyivermiş.
İşin komiği, bu tür çıkışların sanatçıları kısa bir anlığına da olsa sınıfsızlaştırmasının yarattığı yanılsama. Fazıl Say, orta sınıfa farkında olmadan ayar verdi biraz; ama sırtını çağdaş ilerlemeci ideolojinin kıytırık tezlerine dayadığı için maalesef arabesk bir şikayet silsilesine kapıldı!
İsmet Özel’in çelişkisi ise insan denen varlığın elegezmezliğini bir inanç sistemine dayandırma çabasında. Ama işte elinde devridaim düşünce makinesi yok. Aslında doğada sürtünme denen bir şey var ve hakiki sözler de sertliği ölçüsünde makinenin dişlilerini yontuyor. Zaman içinde geriye düz yuvarlakların birbirine sürtmesinden doğan iç gıcıklayan bir çığlık kalıyor…
Sözlerin bireyleri aştığı anlar vardır. Tıpkı kozasından çıkmak için kıvranan bir canlı gibi. Köhne benlikleri soyunmadan, yırtıp saldırmadan da yaşamanın kolayı yok. Bana öyle geliyor… Fazıl Say’ın da, İsmet Özel’in de diline sağlık. Böyle olunca, Orhan Gencebay’ın Vodafone reklamlarında dediği gibi: “Yaaşaaamaaak ne güzeel”
Futboldan anlamadığımızı Sıcak Nal dergisinin “Dünya Kupasını Kim Kazanacak?” soruşturması sayesinde yedi düvele duyurmuş olduk…
Evet, Sıcak Nal‘ın 3. sayısında (Temmuz-Ağustos) Neval Güven Türkeli tarafından hazırlanan bu başlıkta kısa bir soruşturma yer alıyor. Yazar ve şairlerden Dünya Kupası’nda hangi takımların final oynayacağı ve kupayı kimin alacağı konusunda tahmin istenmiş.
İspanya’nın kupayı alacağını tahmin eden bir tek Tanıl Bora var. O da, finali Almanya’yla oynayacaklarını söyleyerek fikstür hatasına düşmüş.
Hollanda’ya final oynama şansı tanıyan bir tek Küçük İskender var; ama, nasıl bir düşünceyle bilmiyorum, rakibini İngiltere olarak tahmin etmiş.
Çoğunluk Almanya demiş. (Ben de, Almanya’nın kazanacağını sananlardandım. Ama İspanya, Almanya’yı 90 dakika boyunca kelimenin tam anlamıyla bunalıma soktu.)
Aslında, tahmin yürütürken unuttuğumuz iki küçük adam vardı: Iniesta ve Xavi.
Bu tatlı soruşturmanın yanısıra Sıcak Nal, oldukça dolu bir sayıyla okurun karşısına çıktı. Dergide günümüz Afrika Edebiyatı üstüne yazılar ve bir soruşturma yer alıyor. Ve elbette, taze, cesur, sağlam öyküler ve yazılar…
Kısacası bu ay mutlaka, en az 3 edebiyat dergisi alın. Biri de Sıcak Nal olsun.

Sanatçıların, özellikle müzisyenlerin çocuklarının ebeveyinlerinin mesleğini sürdürmesine alışığız; çoğunlukla başarılı da olurlar. Müzik biraz da imkan ve çevre meselesi. Enstrüman alacaksınız, müzik kültürü ve bilgisi verecek birileri olacak, adınızı sesinizi duyurmak için çalacak kapılar bulacaksınız… Aynı şekilde tiyatro oyuncusu ve sinema aktörlerinin çocukları da ailelerinin izinde çok başarılı olabiliyor.
Yeteneklerin de kaşlar, saçlar, gözler gibi çocuklara geçtiğine inanmaya eğilimliyiz. Babasının yolundan gidenleri seviyoruz… Babanın yolundan gitmeyi insanlara yakıştırıyoruz.
Yalnız, babanın izinden gitmenin pek para etmediği bir meslek var: Politikacılık. Seçimlerin şöyle böyle de olsa hakça düzenlendiği hiçbir dönemde büyük bir politikacının oğlunun iktidara geldiğini görmedim. Başarılı denebilecek tek tük örnekler var. Erdal İnönü gibi… Ama o bile, eh işte… Bir şekilde politikada kalıyor bu oğul ya da kızlar… Medyanın ilgisini de çekiyorlar. Mikrofon uzatan birileri hep oluyor kendilerine. Ama işte… Yani sanki sussalar, ses etmeseler, bu mesleğe burunlarını sokmasalar… Çok antipatik olmuyorlar mı? Babalarının ya da bazen analarının adından başka neleri var? Ya da şöyle sorayım: Bize, kimin çocuğu olduğunu unutturacak kadar büyük işler başaranları çıkmış mı?
Nurullah Ataç, “ve” bağlacına kafayı takmıştı. Çoğumuza “ve” Türkçe’de vazgeçilmez gibi gelir; oysa Ataç, Türkçe’nin yapısına aykırı bulduğu bu bağlacı tamamıyla çöpe atmak istiyordu. Virgül kullanmayı ya da cümleleri “ve”siz kuracak bir anlayışta yazmayı öneriyordu.
Fethi Naci de bir yazısında Sait Faik’in öykülerinde “ve”yi ayıklamasından takdirle söz eder.
Haksız mıdır? “Ve” aslında içi boş bir bağlaçtır. Kavramları bitiştirir ama aralarında bir bağ kurmaz. Virgüle karşı bir ses üstünlüğü vardır elbette. Hepsi o mu? Önemsiz bazı şairler için kurtuluştur. Alelade cümleleri “şiir gibi” yapmaya yarar.
Kısacası “Ve” sadece bir edadır. Ataç’ın belirlediği gibi aslında gereksizdir. Yine de ben kolayca kurtulamadım bu boş bağlaçtan. İşsiz bir akraba gibi. Beklenmedik zamanlarda karşıma çıkar, kapımı çalar, geri çevirmek olmaz. Zaten alışkanlıkları çıkarınca ne kalır bir insandan geriye, değil mi? Sonuçta hepimiz içi boş bir “Ve”nin bir araya getirdiği, birbiriyle bağı kurulmamış bayağı şeylerden oluşuyoruz.
ÖSYM başkanı Ünal Yarımağan geçtiğimiz yıllarda düzenlenen bir üniversite giriş sınavında 600.000 öğrencinin yukarıdaki işlem sorusuna doğru yanıt veremediğini belirtmiş…
Matthew Arnold idi sanırım; 19. yüzyılda İngiltere’de işçi sınıfının yaşadığı sefaleti ve cehaleti anlatmak için “İsa”yı bile tanımayan binlercesi olduğunu yazmıştı.
Ancak yukarıdaki soruyu yanıtlayamayan gençlerin sorunu sefalet değil. Lise eğitimi almışlar, mezun edilmişler! Büyük olasılık, 80 kontörleri varken sırasıyla 12, 3 ve 8 kontörlük konuşmalar yapsalar geriye 57 kontör kaldığını hesaplayabilirler. Gerçi kontör hesabı da kalktı artık. Beceremedikleri, bir şekilde öğrenemedikleri şey matematiğin sembolik dili olsa gerek… Buna en basit düzeyde bile gönül indirmek istemiyorlar.
Türkiye’de bir işçi sınıfı olamayışının nedenini de bu “gönül indirmez” çoğunlukta aramak gerek. Lümpen sınıfı en kalabalık olan ülkeyiz belki de; sefilliğe bir de mücadelesizlik, kendini salmışlık, köksüz bir özgüven ve boş hayalcilik eklenmiş.
Biliyorum 600.000 matematikçiye ihtiyacımız yok; ama bu şanslı 600.000 içinden pek fazla futbolcu ya da pop star çıkmayacak gibi geliyor bana. Ama bazı ucuz komedi filmlerinin seyircileri arasında çoğunluk olacaklarını sanıyorum.
Arnold, sözünü ettiği işçi sınıfına öğreteceği bir şey olduğuna inanıyordu: İsa. Biz elimizdeki 600.000′lere ne söyleyebiliriz?
Metis Defterleri dizisinden çıkan “Demokrasi Ne Alemde?” her “el”de bulunması gereken bir derleme . Kitapta, Agamben, Badio, Zizek gibi düşünürlerin demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olan yazıları yer alıyor. Hepsini okumamakla birlikte rastgele açtığım bir sayfada şu cümle gözüme çarptı:
Politikayı ortadan kaldırırsanız geriye teoloji kalır
Daniel Bensaid’in “Daimi Skandal” yazısından. Başbakan’ın, ölen madencilerin arkasından üstüne basa basa “kader”den söz etmesi de bu önermeyi doğrulamıyor mu? Başbakan bu işi kaderle açıklayınca şunu demiş gibi anlıyorum aslında: “Madenlerde ya da başka iş kazalarında (tinercilerce bıçaklanan polis örneğini de veriyor çünkü) ölecek insanlara karşı HİÇBİR ŞEY YAPAMAYIZ.” Hiçbir şey… “Hiçbir şey yapamayız” bir politikacının ağzından çıkacak söz değildir. “Petrol vardı da biz mi içtik?” tadında bir serzeniş, bir çaresizlik, bir iktidarsızlık bildirisi.
İşin beteri, politika çekilince bizde teoloji bile kalmıyor; teolojiden bir gıdım bile kalmış olsa, Ömer’in Ebu Ubeyde’ye söylediği akla gelmez miydi?
“Ey Ebu Ubeyde, senin deven zemini otlu ama etrafı taşlı bir derenin içinde olsa onu alıp yalçın kayalık bir yerde dolaştırsan veya bir otlağa götürsen yaptığın tercih kaderle değil midir? Sen bir karar verip uygularsın, işte bu kaderin ta kendisi olur.“
Kimi çarpacak? Peşindekini çarpar ekmek…
Irgatı, Hamalı, Ayakkabı Tamircisini, Terziyi, Marangozu, Elektrikçiyi, Remayözcüyü, Hafriyat Ustasını, Fırıncıyı, Son Ütücüyü, Denizciyi, Liman İşçisini, Küçük Esnafı ve elbette Maden İşçisi’ni…
Aslında yaşam boyu hafif hafif tokatlar. Karın tokluğuna çalıştırır. Akşamları çoluk çocukla birkaç saatlik huzur karşılığında ömrünü çeker alır…
Buna da şükürdür. Çünkü kimi zaman da, tersine gelir, böyle tam çarpar… Adamı diri diri gömer. Madene gömer, deprem çöküntüsüne gömer, çöplüğe bile gömer… Olmadı asker eder, cehenneme sürer. Ekmek bu. Sıkıysa “olmaz” de.
Peki kimi çarptığı görülmemiştir? Hortumcuyu, tefeciyi, haraçcıyı, kaçakçıyı, silah tacirini, malzemeden çalan müteahhiti, testereyle insan keseni… Çarpmaz. Çarptığı görülmemiştir.
Ekmeği biz sakınırız, yerde bulur, öper başımıza koyarız. Sevdiğimizden mi?
Korktuğumuzdan mı?
Ulusal bayramlarda stadyumlarda gerçekleştirilen gösterilerin kaynağı nedir? Anladığım kadarıyla otokratik rejimlerin Dünya’yı sardığı iki savaş arası dönemde kurulmuş bir devlet olmamıza borçluyuz hala süren bu törenleri. Bu törenler, bütün halkını asker gibi diri, uyumlu ve disiplinli kıldığını Dünya’ya kanıtlama çabasından başka nedir? Youtube’a girip arama alanına “Riefenstahl” yazarsanız bu tür gösterilerin en babalarını zamanında hangi rejimin düzenlemiş olduğunu görebilirsiniz. Bunun bir adım ötesi de, nükleer füze başlıklarını askeri kamyonlara yükleyip sokakta gezdirmektir.
Yanılmıyorsam 1993 yılının 19 Mayıs tarihiydi. İstanbul’da İnönü Stadyumunda düzenlenen gösterilerde yer alan yüzlerce öğrenci arasında ben de vardım. Bir çok konuda pilot seçildiğinden mi nedir, Üsküdar’daki küçük lisemize 19 Mayıs törenleri için görev verilmişti. Son sınıf öğrencileri üniversite sınavına hazırlandığı için Lise 1 ve Lise 2 öğrencilerine kaldı ihale. Elbette sevgili beden eğitimi öğretmenlerimiz de köprü, takla, mum duruşu standartlarının ötesinde ezber bozan bu kareografik çalışma nedeniyle tedirgin oldu.
Provalara birkaç kaç ay önceden başladık; törende yer alacak öğrenciler gün içinde bir çok derse girmiyordu. Derslerden şu ya da bu şekilde kaytarmak başta hoş geldi; ama provalar çok daha berbat geçiyordu. Okulun dar bir bahçesi vardı; birbirimize olması gerekenden daha yakın durarak hareketleri öğrenmeye çalışıyorduk. Bir süre sonra, başka okulların da katılacağı ortak provalar için Levent’te, BJK Koleji’nin yakınında yer alan bir amatör futbol sahasına götürüldük. Belediyenin tahsis ettiği iki otobüsle. Kızlar ve erkekler ayrı yolculuk ediyordu. Öğrencilerin sadece dörtte biri oturabiliyordu; neyse ki pek çoğmuz ayakta tıkış tıkış taşınmaya alışıktık.
Levent’teki ortak prova alanına 7-8 ayrı lisenin öğrencileri getirilmişti. Öğrenci grupları bizden çok daha kalabalıktı. İlk denemelerden sonra okuldaki çalışmaların hiçbir şey olmadığını anladık. Sahaya düzenli kollar halinde girilmesi ve çıkılması bile büyük bir meseleydi. Toprak sahanın tozu nedeniyle saçımız başımız leş gibi oluyordu.
İzleyenler bilir: 19 Mayıs gösterilerinde yüksekten, yani stadyumdan bakan biri için anlamlı görüntüler oluşturacak bir kareografi tasarlanır. Biz aşağıdaki zavallılar tam ne olduğunu kavrayamıyorduk; sadece duracağımız yer ve yapacağımız hareketleri ezberliyorduk. Aklımda birkaç detay kalmış: Erkekler bir ara çiftçi olup güya yerden saman kaldırır gibi eğilip kollarını savuruyordu; o noktada kızlar gelip etrafımızda arı misali seke seke dönüp duruyordu. Biz de, diz çöküp arıları dansa davet ediyorduk- sonrasında “vals” olduğu söylenen birtakım figürlerle birkaç adım kıvrandıktan sonra, birden ayrılıp haldır haldır sahanın köşe noktalarına doğru koşuşturuyorduk. Omuz omuza verip çemberler oluşturarak “Phantom of the Opera” eşliğinde bir sağa bir sola eğiliyorduk.
Ortak prova alanındaki 5-6 çalışmadan sonra İnönü’de bir ya da iki prova yaptık. Son provada “kostüm”lerimizi de giymiştik… Ama ne kostümler!
Erkekler kahverengi kumaş pantolon üstüne beyaz gömlekle t-shirt arası bir şey giyiyordu. Ayakkabılarımız samandandı. Mantarımsı bir tabanları vardı; eski çuval bezlerine benzeyen bir materyalden yapılmışlardı. Kızlar sarı bir body ve kısa kabarık sarı etek giyiyordu. Kızların ayakkabılarını anımsamıyorum. Pantolonların kumaşı neredeyse şeffafdı. Gömleğimsi şeyin Şile bezi olduğunu iddia eden arkadaşlarımız oldu; ama bu görüşe katılmak Şile’nin adını kötüye çıkarmak olur… Kızların kıyafetinin materyalini incelemedim; ama kalitece farklı olduğunu sanmıyorum.
Hepsinden önemlisi, beden eğitimi öğretmenimiz, kıyafetleri bedenlere göre dağıtırken çok ciddi bir “beden” sorunuyla karşı karşıya geldi. Gönderilen en büyük bedenli takım sınıftaki en büyük bedenli öğrenciye olmuyordu. Milli Eğitim ya da her kim gönderdiyse, kalıbımızı yanlış hesaplamıştı. Dolayısıyla en iri öğrenci kendine bir beden küçük gelen kıyafetleri aldı; bu yöntem zincirleme devam ettiği için sınıftaki bütün öğrenciler 1-2 beden küçük kıyafetler giymiş oldu. Pantalonlar dizle topuk arasında ortaya yakın bir noktada bitiyordu; gömleğimsi vücuda yapıştığı için atlet giyilmemesi kararı alındı. Ayakkabılarsa, dediğim gibi, çuval bezinden oldukları için herhangi bir kalıp sorununa yol açmadılar. Topuk bölümleri don gibi lastikli ve büzüşüktü.
Zincirleme beden küçülmesi sorunu kızlar için de geçerliydi ve Türk aile yapısına son derece aykırı sonuçlara yol açmıştı. Zaten kısa olarak tasarlanan etekler bele kadar çıkmıştı. Normal koşullarda dizin altında eteklerle okula girebilen kız öğrenciler Amerikan filmlerinden tanıdığımız ponpon kız kıvamına yol almıştı; daha beteri, body’lerdeki beden sorunu, erkeklerdeki “atlet giymeme” kuralına benzer bir kuralı zorunlu kılmıştı. Sınıf arkadaşlarıma ve eğitim sistemine duyduğum saygıdan ötürü ayrıntıya girmeyeceğim, ama ergenliğin altın çağlarını yaşayan erkek öğrenciler açısından nasıl sonuçları olabileceğini herkes tasavvur edebilir.
Tören gününde aramızda tatlı bir heyecan duyan bilmem var mıydı, ama ben açıkçası “Bitecek kurtulacağız” sevinci içindeydim. Bizimle aynı kıyafetleri giyen birkaç lise daha vardı. Galiba sorunsuz şekilde gösteriyi tamamladık; çıkışta, İnönü’nün kapılarından öyle bir fırlayışımız vardı ki, gören içeride yangın çıktığını falan düşünürdü. Otobüste aylar süren gerginliğin getirdiği boşalmayla bağrışmaya, tezahürat yapmaya başladık. Ama…
Otobüsümüze, Dolmabahçe Sarayı dolaylarında birden taş yağmaya başladı. Biz ne olduğunu anlamadan birden bütün camlar indi; o telaşla yere çömelip ellerimizle başlarımızı kapadığımızı anımsıyorum. Otobüsün durduğu bir anda kapıları açtırıp büyük bir hiddetle dışarı fırladık, bize taş atanları bulacaktık. Birkaç genç, galiba kargaşayı görüp yaklaşan trafik polisini de fark ederek tabanları yağlamıştı.
Olay şuydu: Provalar sırasında, bizimle aynı kıyafeti giyen liselerden birinin öğrencileri başka bir lisenin öğrencileriyle kapışmış ve galiba kötü dövmüştü. Dayağı yiyenler, rövanşı alabilmek için 19 Mayıs günü otobüsün geçeceğini bildikleri yola pusu kurmuşlardı. Yani bir karışıklığın kurbanıydık. Neyse ki yaralanan olmadı; ama camları kırılan otobüsümüz yerine gönderilecek yenisini beklerken yücelttiği törenlere götürdüğü vatandaşlarını bile koruyamayan devletle ilgili acı düşünceler içindeydim. Anladığım kadarıyla bu işten sadece saman ayakkabıları ve kağıttan gömlekleri sağlamak üzere ihaleyi alan arkadaş karlı çıktı. Her neyse… Sonuçta törende her şey vardı, 19 Mayıs, gençlik ve spor…
Frank Sinatra’nın sesiyle üne kavuşan “My Way” şarkısını bilmeyen yoktur. Belki seveni de çoktur, artık nesini beğeniyorlarsa… Marş gibi yükselen lirik bir ezgisi vardır. Hiç sevmem. Elvis de söylemiş. O kokaindan semirmiş sürekli tere boğulan son demlerinde.
Shostakovich galiba, ideolojisiz müzik yoktur, demiş. “My Way” de bence bu söze oturan bir örnek… Hoş Shostakovich’in My Way’i müzikten bile saydığını sanmam ama…
My Way’i sevmem çünkü nerede bir kalantor, kazma kılıklı bir iş adamı ya da siyasetçi emekli olsa birileri fonda My Way’i çalarak onu sahneye davet eder. Şarkının sözleri de, burnumun doğrusuna gittim, zaman zaman boka saplandım ama işte talih bana güldü, artık kostaklanabilirim gibi şeyler içeriyor…
Tam anlamıyla bir yozlaşma şarkısıdır My Way. “Bu adam her şeyi tek başına başardı” geyiğini beslemekten başka işe yaramaz; halbuki bir teşkilat, bir aile, bir arkadaş ağı içinde olmasa o adam da, sayısı milyonları bulan diğerleri gibi saplandığı yerde bir ömür geçirebilirdi. Bencillik ve kendini fasulye gibi nimetten saymanın şarkısıdır.
Bir de şu var: My Way’i fonda çalanlar da muhtemelen sahneye çıkana, kendini “Sen yıllardır malı götürdün; şimdi sıra bizde!” demektedir. Aynı zamanda bir tasfiye şarkısıdır My Way… Bir çeşit cenaze marşıdır. Ama arkasından çalınan kişiyle gırgır geçen, inceden madara eden bir şarkı.
Bir gün bir yerde sahneye çıkarken fonda “My Way” çaldığını işitirseniz, bu sözler aklınıza gelsin.
















