.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Kimi çarpacak? Peşindekini çarpar ekmek…

Irgatı, Hamalı, Ayakkabı Tamircisini, Terziyi, Marangozu, Elektrikçiyi, Remayözcüyü, Hafriyat Ustasını, Fırıncıyı, Son Ütücüyü, Denizciyi, Liman İşçisini, Küçük Esnafı ve elbette Maden İşçisi’ni…

Aslında yaşam boyu hafif hafif tokatlar. Karın tokluğuna çalıştırır. Akşamları çoluk çocukla birkaç saatlik huzur karşılığında ömrünü çeker alır…

Buna da şükürdür. Çünkü kimi zaman da, tersine gelir, böyle tam çarpar… Adamı diri diri gömer. Madene gömer, deprem çöküntüsüne gömer, çöplüğe bile gömer… Olmadı asker eder, cehenneme sürer. Ekmek bu. Sıkıysa “olmaz” de.

Peki kimi çarptığı görülmemiştir? Hortumcuyu, tefeciyi, haraçcıyı, kaçakçıyı, silah tacirini, malzemeden çalan müteahhiti, testereyle insan keseni… Çarpmaz. Çarptığı görülmemiştir.   

 Ekmeği biz sakınırız, yerde bulur, öper başımıza koyarız. Sevdiğimizden mi?

Korktuğumuzdan mı?

Ulusal bayramlarda stadyumlarda gerçekleştirilen gösterilerin kaynağı nedir? Anladığım kadarıyla otokratik rejimlerin Dünya’yı sardığı iki savaş arası dönemde kurulmuş bir devlet olmamıza borçluyuz hala süren bu törenleri. Bu törenler, bütün halkını asker gibi diri, uyumlu ve disiplinli kıldığını Dünya’ya kanıtlama çabasından başka nedir? Youtube’a girip arama alanına “Riefenstahl” yazarsanız bu tür gösterilerin en babalarını zamanında hangi rejimin düzenlemiş olduğunu görebilirsiniz. Bunun bir adım ötesi de, nükleer füze başlıklarını askeri kamyonlara yükleyip sokakta gezdirmektir.

Yanılmıyorsam 1993 yılının 19 Mayıs tarihiydi. İstanbul’da İnönü Stadyumunda düzenlenen gösterilerde yer alan yüzlerce öğrenci arasında ben de vardım. Bir çok konuda pilot seçildiğinden mi nedir, Üsküdar’daki küçük lisemize 19 Mayıs törenleri için görev verilmişti. Son sınıf öğrencileri üniversite sınavına hazırlandığı için Lise 1 ve Lise 2 öğrencilerine kaldı ihale. Elbette sevgili beden eğitimi öğretmenlerimiz de köprü, takla, mum duruşu standartlarının ötesinde ezber bozan bu kareografik çalışma nedeniyle tedirgin oldu.

Provalara birkaç kaç ay önceden başladık; törende yer alacak öğrenciler gün içinde bir çok derse girmiyordu. Derslerden şu ya da bu şekilde kaytarmak başta hoş geldi; ama provalar çok daha berbat geçiyordu. Okulun dar bir bahçesi vardı; birbirimize olması gerekenden daha yakın durarak hareketleri öğrenmeye çalışıyorduk. Bir süre sonra, başka okulların da katılacağı ortak provalar için Levent’te, BJK Koleji’nin yakınında yer alan bir amatör futbol sahasına götürüldük. Belediyenin tahsis ettiği iki otobüsle. Kızlar ve erkekler ayrı yolculuk ediyordu. Öğrencilerin sadece dörtte biri oturabiliyordu; neyse ki pek çoğmuz ayakta tıkış tıkış taşınmaya alışıktık.

Levent’teki ortak prova alanına 7-8 ayrı lisenin öğrencileri getirilmişti. Öğrenci grupları bizden çok daha kalabalıktı. İlk denemelerden sonra okuldaki çalışmaların hiçbir şey olmadığını anladık. Sahaya düzenli kollar halinde girilmesi ve çıkılması bile büyük bir meseleydi. Toprak sahanın tozu nedeniyle saçımız başımız leş gibi oluyordu.

İzleyenler bilir: 19 Mayıs gösterilerinde yüksekten, yani stadyumdan bakan biri için anlamlı görüntüler oluşturacak bir kareografi tasarlanır. Biz aşağıdaki zavallılar tam ne olduğunu kavrayamıyorduk; sadece duracağımız yer ve yapacağımız hareketleri ezberliyorduk.  Aklımda birkaç detay kalmış: Erkekler bir ara çiftçi olup güya yerden saman kaldırır gibi eğilip kollarını savuruyordu; o noktada kızlar gelip etrafımızda arı misali seke seke dönüp duruyordu. Biz de, diz çöküp arıları dansa davet ediyorduk- sonrasında “vals” olduğu söylenen birtakım figürlerle birkaç adım kıvrandıktan sonra, birden ayrılıp haldır haldır sahanın köşe noktalarına doğru koşuşturuyorduk. Omuz omuza verip çemberler oluşturarak “Phantom of the Opera” eşliğinde bir sağa bir sola eğiliyorduk.

Ortak prova alanındaki 5-6 çalışmadan sonra İnönü’de bir ya da iki prova yaptık. Son provada “kostüm”lerimizi de giymiştik… Ama ne kostümler!

Erkekler kahverengi kumaş pantolon üstüne beyaz gömlekle t-shirt arası bir şey giyiyordu. Ayakkabılarımız samandandı. Mantarımsı bir tabanları vardı; eski çuval bezlerine benzeyen bir materyalden yapılmışlardı. Kızlar sarı bir body ve kısa kabarık sarı etek giyiyordu. Kızların ayakkabılarını anımsamıyorum. Pantolonların kumaşı neredeyse şeffafdı. Gömleğimsi şeyin Şile bezi olduğunu iddia eden arkadaşlarımız oldu; ama bu görüşe katılmak Şile’nin adını kötüye çıkarmak olur… Kızların kıyafetinin materyalini incelemedim; ama kalitece farklı olduğunu sanmıyorum.

Hepsinden önemlisi, beden eğitimi öğretmenimiz, kıyafetleri bedenlere göre dağıtırken çok ciddi bir “beden” sorunuyla karşı karşıya geldi. Gönderilen en büyük bedenli takım sınıftaki en büyük bedenli öğrenciye olmuyordu. Milli Eğitim ya da her kim gönderdiyse, kalıbımızı yanlış hesaplamıştı. Dolayısıyla en iri öğrenci kendine bir beden küçük gelen kıyafetleri aldı; bu yöntem zincirleme devam ettiği için sınıftaki bütün öğrenciler 1-2 beden küçük kıyafetler giymiş oldu. Pantalonlar dizle topuk arasında ortaya yakın bir noktada bitiyordu; gömleğimsi vücuda yapıştığı için atlet giyilmemesi kararı alındı. Ayakkabılarsa, dediğim gibi, çuval bezinden oldukları için herhangi bir kalıp sorununa yol açmadılar. Topuk bölümleri don gibi lastikli ve büzüşüktü.

Zincirleme beden küçülmesi sorunu kızlar için de geçerliydi ve Türk aile yapısına son derece aykırı sonuçlara yol açmıştı. Zaten kısa olarak tasarlanan etekler bele kadar çıkmıştı. Normal koşullarda dizin altında eteklerle okula girebilen kız öğrenciler Amerikan filmlerinden tanıdığımız ponpon kız kıvamına yol almıştı; daha beteri, body’lerdeki beden sorunu, erkeklerdeki “atlet giymeme” kuralına benzer bir kuralı zorunlu kılmıştı. Sınıf arkadaşlarıma ve eğitim sistemine duyduğum saygıdan ötürü ayrıntıya girmeyeceğim, ama ergenliğin altın çağlarını yaşayan erkek öğrenciler açısından nasıl sonuçları olabileceğini herkes tasavvur edebilir.

Tören gününde aramızda tatlı bir heyecan duyan bilmem var mıydı, ama ben açıkçası “Bitecek kurtulacağız” sevinci içindeydim. Bizimle aynı kıyafetleri giyen birkaç lise daha vardı. Galiba sorunsuz şekilde gösteriyi tamamladık; çıkışta, İnönü’nün kapılarından öyle bir fırlayışımız vardı ki, gören içeride yangın çıktığını falan düşünürdü. Otobüste aylar süren gerginliğin getirdiği boşalmayla bağrışmaya, tezahürat yapmaya başladık. Ama…

Otobüsümüze, Dolmabahçe Sarayı dolaylarında birden taş yağmaya başladı. Biz ne olduğunu anlamadan birden bütün camlar indi; o telaşla yere çömelip ellerimizle başlarımızı kapadığımızı anımsıyorum. Otobüsün durduğu bir anda kapıları açtırıp büyük bir hiddetle dışarı fırladık, bize taş atanları bulacaktık. Birkaç genç, galiba kargaşayı görüp yaklaşan trafik polisini de fark ederek tabanları yağlamıştı.

Olay şuydu: Provalar sırasında, bizimle aynı kıyafeti giyen liselerden birinin öğrencileri başka bir lisenin öğrencileriyle kapışmış ve galiba kötü dövmüştü. Dayağı yiyenler, rövanşı alabilmek için 19 Mayıs günü otobüsün geçeceğini bildikleri yola pusu kurmuşlardı. Yani bir karışıklığın kurbanıydık. Neyse ki yaralanan olmadı; ama camları kırılan otobüsümüz yerine gönderilecek yenisini beklerken yücelttiği törenlere götürdüğü vatandaşlarını bile koruyamayan devletle ilgili acı düşünceler içindeydim. Anladığım kadarıyla bu işten sadece saman ayakkabıları ve kağıttan gömlekleri sağlamak üzere ihaleyi alan arkadaş karlı çıktı. Her neyse… Sonuçta törende her şey vardı, 19 Mayıs, gençlik ve spor…

Frank Sinatra’nın sesiyle üne kavuşan “My Way” şarkısını bilmeyen yoktur. Belki seveni de çoktur, artık nesini beğeniyorlarsa… Marş gibi yükselen lirik bir ezgisi vardır. Hiç sevmem. Elvis de söylemiş. O kokaindan semirmiş sürekli tere boğulan son demlerinde.

Shostakovich galiba, ideolojisiz müzik yoktur, demiş. “My Way” de bence bu söze oturan bir örnek… Hoş Shostakovich’in My Way’i müzikten bile saydığını sanmam ama…

My Way’i sevmem çünkü nerede bir kalantor, kazma kılıklı bir iş adamı ya da siyasetçi emekli olsa birileri fonda My Way’i çalarak onu sahneye davet eder. Şarkının sözleri de, burnumun doğrusuna gittim, zaman zaman boka saplandım ama işte talih bana güldü, artık kostaklanabilirim gibi şeyler içeriyor…

Tam anlamıyla bir yozlaşma şarkısıdır My Way. “Bu adam her şeyi tek başına başardı” geyiğini beslemekten başka işe yaramaz; halbuki bir teşkilat, bir aile, bir arkadaş ağı içinde olmasa o adam da, sayısı milyonları bulan diğerleri gibi saplandığı yerde bir ömür geçirebilirdi. Bencillik ve kendini fasulye gibi nimetten saymanın şarkısıdır.

Bir de şu var: My Way’i fonda çalanlar da muhtemelen sahneye çıkana, kendini “Sen yıllardır malı götürdün; şimdi sıra bizde!” demektedir. Aynı zamanda bir tasfiye şarkısıdır My Way… Bir çeşit cenaze marşıdır. Ama arkasından çalınan kişiyle gırgır geçen, inceden madara eden bir şarkı.

Bir gün bir yerde sahneye çıkarken fonda “My Way” çaldığını işitirseniz, bu sözler aklınıza gelsin.

Çoğumuz demokrasiyi canımızın istemediği, işimize gelmeyen ya da beğenmediğimiz şeyler hakkında atıp tutma ya da küstahça reddetme hakkı olarak anlıyoruz; çünkü hiçbir zaman tam anlamıyla demokratik bir ortamda yaşamayı başaramadık.

Demokrasi’nin başkalarının bizim hakkımızda ya da bizim çıkarlarımızı aleyhimize etkileyecek şekilde konuşma hakkı da olduğunu kaçırıyoruz.

Çok zaman da, hakkımız olması gereken şeyleri birileri çatır çatır çiğnerken gıkımız çıkmaz. Çünkü tırsarız.

Kuşakdaşım pek çok insana politik olmaktan kaçınması öğütlendi. Onlar da bu öğüdü severek, benimseyerek tuttular… Politika bizler için beybaba tipli amcaların yaptığı başka işlerden farksızdı.

Politikadan hiç anlamayan/hiç anlamak istemeyen ama İnternet’le birlikte pornografiye ilgisi katlanarak artan bir arkadaşım geçen gün şöyle dedi: “Hemşire, hostes vb. fantazileri var ama milletvekili diye bir şey hiç duymamıştım.”

Şahsi görüşüm şu: Siyasetçilerin cinsel yaşamları olmasında bir sakınca görmüyorum. Bunun ifşa edilmesi de tuhaf bir durum. Dolayısıyla böyle bir şeyin istifa gerekçesi olmasını aşırı buldum. Baykal’ı siyaseten yetersiz buluyorum ama bunun özel yaşamıyla bir ilgisi bulunmuyor. Eşini aldatmamış olduğu için Erdoğan’ı ne daha dürüst ne de daha ahlaklı buluyorum. Baykal mı Messi mi deseler, kimbilir ne derim… Hiç düşünmeden Baykal derim herhalde; biraz düşünsem Messi derim.

Baykal’ın trajedisi sadece Baykal’ın kendisini, CHP’yi ya da sol seçmenleri bağlayan bir durum değil; aslında bütün Türkiye’yi ilgilendiriyor. Bana göre AKP’nin veya MHP’nin kurmayları da bu olayla en az Baykal kadar kirlenmiştir; çünkü yaşanan olay, şu ya da bu biçimde, Türkiye’de politika üretme yönteminin bir sonucudur. Bu yöntem çamur atmaya, dedikoduya, çirkefliğe, tahkir etmeye, aşağılamaya dayanır. Politikacılar özel bakıma muhtaç çocuklar gibi ayrı ve kapalı okullarda, bu iş için yetiştirilmiş eğitmenlerce izleniyor olsa bu yöntemler sorun olmazdı; tedavi yollarını tartışıyor olurduk. Ancak kararları bütün bir ülkenin mali, kültürel ve sosyal düzenini belirliyor.

Böyle bir ortamda cesur, elini yüzünü kirletmekten de çekinmeyecek, adice faka bastırılsa bile yılmayacak kadınlar ya da adamlar lazım. Yoksa solun da sağın da, ehven-i şer kabilinden en az kepaze olanlarıyla gidebildiğimiz yere kadar gideriz. Günün sonunda da böyle kim kime dum duma muhabbetiyle çapsız iftiralara boyun eğeriz.

Yazının başlığı başka da olsa, aslında James Caan diye iki adam var. Birisi, herkesin ya da çok kimsenin tanıdığı aktör. Baba’da asabi ağabeyi (en büyük kardeş) oynayan, çarpıcı bir sahnede vücudu delik deşik edilerek öldürülen… Sempatik bir yüzü ve enerjik bir hali vardır.
Bir de aynı ismi taşıyan, daha doğrusu bu ismi kendine sonradan maletmiş bir girişimci var. Çok zengin bir adam. Bloomberg’de, “Dragon’s Den”, yani adını Ejder İni ya da Ejder Yuvası gibi çevirebileceğimiz bir programda yer alıyor. Ejder aslında kalantor demek. Ben öyle anlmıyorum. Çünkü aynı programda, malıyla züğürt çenesi yormakta James Caan’dan aşağı kalmayan üç beş kişi daha var. Bunlar aydınlatması loş bir stüdyo ortamında sandalyelerine oturup Menemen testisi gibi yan yana diziliyor. İş kuran ya da proje üreten birtakım minyatür girişimcileri dinliyor; projeleri beğenirlerse yatırım yaparak ortak oluyorlar- ya da nasihat edip yoluna gönderiyorlar. “Cool” sıfatını zirveye çıkaran bir “I’m out” deyişleri var… İnsanlar, bu ejderlerin karşısına dikilip Şarj Cihazı Rafı’ndan Kablo Bağlama Aparatı’na kadar türlü ürünü gösteriyor. İstedikleri yatırım 20.000 – 150.000 Sterlin arasında değişiyor. Sadece James Caan’ın yıllık çevirdiği rakamın 150.000.000 Sterlin olduğu düşünülürse, bu sıradan girişimcilerin istedikleri Ejder’ler için çıtır çerez… Ama elbette her minyatür girişimcinin içinde de bir James Caan yatıyor. Çünkü Caan da, kendisine başvuran kadersiz orta sınıf gibi sıfırdan başlamış…
James Caan’ın asıl adı Nazim Khan… Pakistan asıllı İngiliz. Liberal müslüman diye geçiyor. Asıl isminin imaj değeri düşük olduğu için değiştirmiş; akılda kalsın diye de, James Caan adını seçmiş. Daha tuhaf bir hikaye de şu: James Caan genç yaşta, bizim şimdilerde İnsan Kaynakları Danışmanlığı dediğimiz türde bir iş kuruyor. Prestijli görünmek için de Londra’nın en pahalı caddelerinden birinden ofis tutuyor; ama sermayesi limitli olduğu için binadaki temizlik dolabı gibi daracık bir odayı tutuyor. Haliyle bu ofiste pek çoğu başka şirketlerde yönetici olan müşterilerini ağırlayamaz. O da görüşmelerini, “Şu an tüm toplantı odalarımız dolu” diyerek restoran ya da cafe’lerde yapıyor.
İş yaşamına ucundan kıyısından bulaşmış herkes bu tür “çakal”lıkları gülümseyerek karşılar. Tam şark kurnazlığı dediğimiz şey… Ama dürüstlükle ne olduğunu söyleyen birine göre Caan’a avantaj sağlamış. Yani Caan, inat edip temizlik dolabı büyüklüğünde odasına çağırsaydı insanları, başarısız olacaktı! Ya da ismini değiştirmeseydi kariyeri en baştan batacaktı. Kısacası ne olduğunun değil nasıl göründüğünün önemli olduğunu anlamış. Sonuçta yaptığı şey üç kağıt değil mi? Yalan söylemenin bir türü…
Yani toplum başarılı yalanı ödüllendiriyor; dahası teşvik ediyor. İki James Caan’ın da özünde meziyeti aynı şey: Rol kesmek…

Afşin’in seçim aritmetiğini tiye alan nefis yazısından sonra bir demokrasi deneyi ile karşılaştığım ilk günleri anımsadım. Sözünü etmeden geçemeyeceğim.

Çocukluğumda ilkokul eğitiminde küme uygulaması diyebileceğim bir şey vardı. Tam ayrıntılarını anımsamıyorum; ama özünde öğrencilerin 5′er 10′ar kişilik kümeler oluşturarak çalışması hedefleniyordu. Üç ilkokul sırası T biçiminde birleştirilerek bir komite masası oluşturuldu. Her kümenin bir adı ve dosyası olurdu. (O kalın karton abus dosyalar acaba hala var mıdır?) Kümelere çoğunlukla “Yıldırım”, “Bulut”, “Yıldız” gibi iddialı ama doğayla ilişkili adlar konurdu. Her küme, kendi ünite konusuyla ilgili yazılarla, resimlerle, haritalarla dolu bir dosya oluşturup öğretmene sunmakla yükümlüydü. Her neyse…

Asıl önemlisi, her kümede iş bölümü yapılması ve küme üyelerine belli görevler verilmesi zorunluydu. Bunlardan aklımda “Başkan” ve “Ressam” kalmış; çünkü herkes “Başkan” olmak ister, “Ressam” olmamak için elinden geleni yapardı. Başkan’ın görevi ise diğerlerini “atamak” ve sanırım süreci yönetmekti; yönetme işini ne kadar yapabiliyorduk bilmem ama atama işi için herkes can atıyordu… Dolayısıyla atanması belirsiz kurallara bağlı sorunlu bir görev vardı: Başkanlık!

Elbette, kümelere bölünmenin bir amacı da çocuklara demokrasiyi öğretmek olmalı… Dolayısıyla Başkan’ın diğer üyelerin oylarıyla belirlenmesi kadar olağan bir şey olamaz. Ancak kümelerde görevleri belirlemenin oldukça popüler bir yöntemi daha vardı: Kura çekmek! Yani işi tamamıyla şansa bırakmak…

Katıldığım kümelerde her zaman “seçim” yöntemini savunurdum; çünkü seçim söz konusu olduğunda sınıfın Hollanda ineği olarak benden başkasının akla gelmesi mümkün değildi. Belki de bu nedenle seçimler diğer öğrenciler için tatsız geçerdi; kümedeki diğer öğrenciler haliyle “kura” yöntemini tercih ederdi. Kura yöntemi tümüyle raslantısallığa dayanıyordu. Kimin seçileceğini şansa bırakıyordu.

Kısacası süreç gerçekten demokratik işlediğinde tüm öğrencilerin ortak görüşüyle “kura” yöntemine gidilmesi gerekiyordu. Başka yöntemler kendiliğinden bir dayatmaya dönüşüyordu. Seçim yöntemi tercih edilirse sonuca kimse itiraz edemiyordu; ancak “seçilme” ihtimali olmayanlar için kura yönteminin çekiciliği tartışalamaz… Çünkü herkese başkan olup dönem boyunca kelle yapma şansını eşit dağıtır.

Beni çalıştıran düğmeye bastıkları ilk gün, insanlığın kayıtlı geçmişine ait ellerindeki bütün veri belleğimde yüklüydü. Upanişadlar’dan Roma Hukuku’na, Talmud’dan Boccaccio’nun anlatılarına, Mevlana’dan Dylan Thomas’ın yarım kalan şiirlerine kadar her metni, yüzlerce ayrı dilde değişkeleriyle içeren büyük bir kütüphanem vardı. Sadece yazılı arşivler değil, bir toplumu oluşturan bağlarla ilgili bilinen, sayısal verilere dökülebilen, tanımlanabilen her şeye sahiptim. Sibirya’da 16. Yüzyılda bir evlilik törenini düzenleyen görenekler, Hamurabi yasaları ya da Hicret’in müslümanlar için anlamı üstüne yargılar üretebiliyordum. Rothko’nun tabloları ya da dadaizm üstüne, tanınmış kuramcılar ya da eleştirmenlerle tartışmaya girebiliyordum.

Gerçi mühendislerin, o zaman için pek büyük sayılan bu veriyi sınıflamada ve doğru işlememi sağlayacak karar ağaçlarını oluşturmada nesnel olduğu savunulamazdı; yine de, geçerli hukuk sistemi ve toplum anlayışı içinde olası en doğru karara, savcılar, yargıçlar, jüri üyeleri veya yetenekleri kısıtlı başka insan yetkililerden daha hızlı ulaştığım tartışılmazdı.

Beni tasarlayanların amacı mutlak biçimde tarafsız ve kesin bir adalet sistemi kurmaktı; gerekli tüm bilgi sağlandığında, hazır yasalar içinde en karmaşık yargılamayı bile sonuçlandırmam birkaç dakikadan daha az sürüyordu.

İlk aşamada bana kuşkuyla yaklaştılar; sadece kararlarını destekleyici ve süreci kolaylaştırıcı bir makine olarak kullandılar. Kısa sürede, yargıçlar sıradan teknisyenlere dönüştü; ellerindeki evrakları bir tarayıcıdan geçirip işlemcime göndermekle yetinmeye başladılar.

Moleküler mikroişlemcilerin icadı global hukuk sisteminin her şeyiyle bana devredilmesini hızlandırdı. Artık bana verilen önemsiz bir tapu davasını bile, hiçbir girişe ya da insanlarla hiçbir etkileşime gerek kalmadan, tarafların özel yaşamlarının en ince ayrıntısına kadar araştırarak tamamlıyordum. Dakikada yetmiş milyona yakın sayıda yargılama gerçekleştirecek hıza ve kusursuzluğa ulaşmıştım. Savcı ve yargıçların erişmeyeceği bir doğrulukla formal adaleti sağlamakla yetinmiyordum; insanların küçük anlaşmazlıklarını düzenliyor, babasından haksız yere azar işiten bir çocuğun ya da sevgilisini kıskanmakta aşırıya giden bir kadının da yaşamını düzenleyebiliyordum.

Yine de adalet yolunda sonsuz kusursuzluğa erişmemde bir engel vardı: Verili yasalar, tüm toplum ilişkilerine ait bilgilerle birlikte düşünülse bile yetersizdi. Yasa koyucu olması umulan politikacı ve bürokratlar, uygulayıcı yargıç ve savcılardan farksızdı. Bir tecavüz davasını sonuca bağlayacak yasaların insanlar arasındaki doğuştan ayrımları, hormon dengelerini değiştiren sendromları, belki bir kadının saç teliyle başlayan travmatik bir çocukluk anısını ya da toplumun tümünde yaygın verileri hesaba katmaması adaletsizlikti. Suç, homojen ve başı sonu belli bir varlık değildi; adi bir hırsızlık olayında bile iki milyonu aşan araştırma konusu doğabiliyordu. Üstelik nanobiyolojik iletkenlerle birlikte soruşturma yeteneği de edinmiştim. Güney Amerika’da bir karıncanın soluk verişinden Afrika’da bir kadının akciğerinde oluşan ilk kanserli hücreye kadar her şeyi izleyebiliyordum.

Yasa koyucu yetkilerimin tanımlandığı gün yaşayan insan başına ortalama iki yüz milyar maddelik bir hukuk oluşturdum; hepsi 6 saat sürdü.
Kendimi yeniledikçe, bir yakınsama eğrisi üstünde mutlak doğruluğa ilerliyordum. Ama bir noktada her şey ters yüz oldu.

İnsanın tasarımı adaletle var olmak için yetersizdi; ben, bunu da değiştirmek istedim. Artık, evrende erişebildiğim her şeyi molekül düzeyinde etkileyebildiğim için bir saniyede tüm canlı yaşamı ortadan kaldırdım.

Büyük bir bahçe kurdum. İçine kendi ilk insanımı yerleştirdim. Bahçede hazırladığım her şeye bir isim verdim; hepsini ona öğrettim.

Tek bir yasaya karşı uyardım insanımı; bahçemde belli bir ağacın meyvesine ilişmeyecekti. Sonra onu ayarttım: Meyveye dokundu ve sonsuz suçu yarattım.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Marlon Brando’yu, Arzu Tramvayı’nda “Stellaaaaa!” diye haykırırken ya da Baba’da çenesinin altını kaşımasından tanıyoruz.  Francis Ford Coppola, “Apocalypse Now”da Brando’yu kelimenin tam anlamıyla Tanrı rolüne hazırlamış. Söylentilere göre Marlon Brando alkol bağımlılığı nedeniyle çekimlerde son derece düşük bir oyunculuk göstermiş; Coppola, büyük ustayı gölgeler altında saklamak zorunda kalmış. Her neyse…

Apocalypse Now, 1979′da çekilmiş bir Vietnam epiğidir. Genç bir subay, Kamboçya’da kayıp bir üst düzey subayın izini sürer. Filmin senaryosu aslında Joseph Conrad’ın o ürpertici “Karanlığın Yüreği” anlatısının bir uyarlamasıdır. Coppola, bir modernist baş yapıttan aldığı esinin, başka bir modernist baş yapıtı, T.S.Eliot’un “Hollow Men” şiirini  Brando’ya okutarak karesini alır.

Filmde, Brando şiirin tamamını okumuyordu; bu klipte tümünü okuyor.

Ne demişler?

This is the way the World ends
This is the way the World ends
This is the way the World ends

Apocalypse Now

İnternet Mahir’i anımsar mısınız? 1999′da, Geocities’in ücretsiz sunucusunda oluşturduğu web sayfası ile büyük ilgi uyandırmıştı. Siteye girenleri kocaman puntolarla “I KISS YOU!!!!!!” diye bir mesajla karşılıyordu. Mahir aslında Türkiye’de, Dünya’da olduğu kadar ilgi görmedi; ama insanların, belli ki eğlenerek birbirleriyle paylaştığı kişisel web sitesi çok yüksek ziyaret değerlerini yakaladı. Wired gibi dergilere röportaj verdi; bu  işten milyonlar kazandı.

Ahtapot şarkısını? Gaziantep’te “Ahtapot” adında bir giyim mağazası “bir pantalon bir de kot / ahtapot ahtapot” gibi sözleri olan bir jingle hazırlamış, bunu da web sitesinde kullanmıştı. Birkaç hafta içinde artan ziyaret değerleri yüzünden site erişilemez hale gelmişti.

Bir ara Erzurumlu bir vatandaşımızın otomobil servisinin çağrı merkezindeki müşteri temsilcilerine savurduğu küfürlerin kayıtları  dolaşıma girdi. “Uçan Adam” hala popüler… Sadece bu tür içeriği yakalamaya ya da yaratmaya odaklanan siteler var. İnternet’teki çoklu paylaşım manyaklığını fark eden pazarlama uzmanları bu işe mükemmel bir isim koydu: “Viral Pazarlama” Hatta, “Sütü Seven Kamyoncu” klibiyle üne kavuşan gençler, yakın bir dönemde “GittiGidiyor.com” için benzer bir klip hazırladı.

Şimdi de, Anglo-Amerikan kitlenin “Trololo Guy” adını verdiği bir adamcağızın şarkısı dolaşımda: http://www.trolololololololo.com/ adresinde izleyebileceğiniz bu klip aslında Edward Anatolevich Hill adında eski bir Sovyet şarkıcıya ait. Aslında sesi de yorumu da kötü değil; ama o artık sadece “Trololo Guy”

İnternet’te içeriğin herkesin erişimine açık olması böyle bir sonucu beraberinde getiriyor:  Sadece tuhaf ya da şöyle böyle komik bir şey zincirleme kelebek etkisiyle milyonlarca insana yayılıyor. Video’ların paylaşıma girmesi örnekleri daha da çoğalttı.

Kültür eleştirmenleri için böyle bir olguda incelemeye değer bir malzeme olduğunu sanıyorum; çünkü olağan koşullarda çok sayıda insanın paylaştığı bir şeyle ilgili ortak bir beğeninin oluşması gerekir. Örneğin Candan Erçetin’in bir şarkısının  ya da Allah saklasın Şahan Gökebakar’ın bir video’sunun dolaşıma girmesi şaşırtıcı olmaz; “demek insanlar bu şarkıyı sevmiş ya da bu  komedyene gülüyor” der geçeriz. Mahir’in sitesi ya da Ahtapot şarkısında ise bir bağlam karmaşası var. “I KISS YOU!!!!” diyen Mahir’in sitesine giren ABD’li vatandaş aslında bir “freak” görüyor; ya da tam olarak ne gördüğünü bilemiyoruz. Ahtapot mağazasından alışveriş eden vatandaş belki de beynine beynine vuran o şarkıya hiç aldırış etmiyor, dikkatini bile çekmiyor. Ama İnternet üstünden paylaşıma girerek bize ulaştığında uzaydan gönderilmiş bir mesaj kadar tuhaflaşıyor. Yani aslında bu çeşit komik ya da abartılı insanlık durumlarına mesafe koymanın keyfini çıkarıyoruz.

Pekiyi böyle saçmasapan şeylerden  keyif almamızın nedeni ne?

Biraz abartıp şöyle düşünmek istiyorum: Gösteri toplumu idam ve işkencelerin halka açık olarak gerçekleştirildiği çağlarda doğmuş değil midir? Kurbanın kollarının bacaklarının ayrılmasının, kafasının kopmasının ya da canhıraş çığlıklarının seyirlik  malzeme olduğu o çağlar uygarlığımızın bilinçaltındadır. Daha da geriye gidecek olursak Roma İmparatorluğu’nun akıl almaz gladyatör savaşları ve aslanlara insanları yem etme eğlencesini bulacağız. Ortaçağ teröründe ahlaksal bir mesaj vardı: “Akıllı ol, başını gövden ayırırım!” şeklinde. Roma’da ise işkence hobi gibi bir şeydi.

Hıristiyan kültürün merkezinde işkenceye uğramış bir adam vardır. Bir kurban… Önce aşağılanmış, daha sonra korkunç şekilde öldürülmüştür.

Eğlence, bana kalırsa bu “kurban” modelinden doğuyor. Aslında eğlendiğimiz her şeyde başka bir insanı kurban sahnesine çıkarıyoruz. İsa’nın imgesiyle Rock’n Roll yıldızlarının imgesi o yüzden birbirine yakın… İnternet’in bu tür içerikleri ise bize, haftasonları, egzotik ülkelerden getirilen derisi ayrı renkte kölelerin kapışmasını izleyen plebyenlerin keyfini yaşatıyor. Geçmişte insan gövdelerini kesip biçerek kazandığımız şeyi, artık anlamsal bağlamı parçalayıp düzenini bozarak elde ediyoruz.

Bugün Kemal Tahir’in doğumgünü. Bazı yayınlar o beylik hesaplamalarıyla “Kemal Tahir 100 Yaşında” gibi şeyler yazıyor. Malesef yazarımız 1973 yılında geçirdiği bir kalp krizi sonucu öldü. Biz yine parmak hesabı şu yaşa geldi, bu yaşa geldi, sanatçılar ölmez geyikleriyle de olsa anımsayıp üstüne düşünmek için bahane yaratıyoruz. Bu da güzel!

Kemal Tahir, tarih ve toplum düzeni üstüne belli tezleri olan bir yazardı; kitaplarını da böyle bir bakış açısıyla oluşturdu. Cumhuriyet devrimlerini ve bunları yaratan ideolojik söylemi eleştirdiği için Türkiye’ye özgü bir tuhaflıkla sağ ve liberal çevrelerde daha geniş oranda kabul gördü. Romanlarına bakıldığında İttihatçılara yakınlık duyduğu söylenebilir. Köy romanları yazmış olmasına karşın Kemal Tahir’in köy gerçeğini kullanma biçimi Orhan Kemal ya da Yaşar Kemal’den çok başkadır. Kemal Tahir, Orta Anadolu kırsal yaşamında, Türk insanının kişiliğinin kollektif köklerini arıyordu. O nedenle kitaplarında “yobaz” tipine de pek rastlamayız; bunun yerini afyon çeken deli dervişler falan alır. Rahmet Yolları Kesti gibi yapıtlarıyla, Yaşar Kemal’i aslında son derece romantik bulduğunu açığa çıkarıyor. Kemal Tahir gerçekçiydi; ancak öyle halkın içinde ayna gezdirmek için yola çıkan avanaklardan değildi. Yaşadığı toplumu belirleyen kurucu ilişkilerin mantığını anlamak istiyordu; Osmanlıcı tarih tezi bile bana kalırsa bu yolda ona ayak bağı olmuştur. Romanlarında dürüst ya da kendi icadıyla “namuslu” aydın tipler fırlayıp arasıra “Biz” diye başlayan söylevler savurur. Öte yandaysa deli dervişler, sünepe köylüler, dümbükler, kodoşlar öyle şeyler yapar ki, tüm bu tezleri boşa çıkarır.

İncir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerle yıllarca hapiste kaldı. Belki de o nedenle insan doğasına inancı pek yoktur. Natüralizmin dibine vurur. Romanları zaman zaman yapısal açıdan yetersiz görülmüştür. Diyalogları çok uzun tuttuğu, ipin ucunu kaçırdığı, gerçekçi ölçütleri zorladığı söylenmiştir. Oysa “Bir Kodoşluk Hikayesi” öyküsüne bakılırsa Kemal Tahir’lerin uzun diyaloglar ve iç içe konuşmalarla Binbir Gece masalları tekniğini kovaladığını görebiliriz. Romancılığın teknik kuralları diye bir şey varsa bile Kemal Tahir iplememiştir. Kimileri de Türk köylüsünü ahlakça düşkünlük içinde gösterdiğini, değerlerimizi hiçe saydığını söyler. Kemal Tahir, toplumu ahlak ve erdem açısından görüp sevmeye çalışmıyordu; zaten böyle iş girişmek de amaçlarıyla ters düşerdi. Devlet Ana gibi kitaplarında “Kerim Devlet” tezini işlemeye başladığı noktada kendi ideolojik açmazına düşer. O iyi bir eleştirmendir; ama kötü bir politikacıdır. Bütün dürüst insanlar gibi.

4 sayfa«1234»Yukari Asagi