.

Hatırlıyorum, 1980’li yıllardı…

Korkunun beklediği dağlar düzlenmiş, törpülenmiş, yeni kültür endüstrisinin habercisi türlü numaralar ama arabesk, ama pop, ama moda, ama “life style” ayağına ülkemize cümle kapısından girmişti.

Simgelere geldik. Laura Branigan, Mavi Ay, Cengiz Kurdoğlu, Arif Susam, Jupp Derwall, New York’un Türk sosyetesi tarafından keşfi… Bu konjonktürle kesinlikle alakası olduğunu düşündüğüm (artık benim sosyolojik-tarihî hayal gücüme güveneceksiniz) bir salgın bütün ülkeyle birlikte bizim mahallede de yayılmıştı: Karate Salonları. 80’lerden 90’lara da geçmişler ve fakat orada bitmişlerdi. Sonları böyle olmamalıydı.

Tekvando, kung fu, judo, karate, aikido gibi bir sürü sporun ortak adıydı karate. Misal bizim mahalle için “Judo filmi” diye bir tür yoktu ama “karate filmi” vardı. Yazlık sinemaların sonu yakındı. Bizim mahallede üç tane yazlık sinema vardı: Doğan, Samanyolu, Mehtap. Chuck Norris Doğan Sineması’nın ortağıydı. Posteri inmiyordu duvardan. Samanyolu ise Kemal Sunal’ındı. Mehtap’ı da Cüneyt Arkın kapatmıştı.

Benim yüzüm çilliydi o yıllarda, sol kulağım daha kepçeydi, dişlerim çürüktü mütemadiyen; hiç geçmeyecekmiş gibi. Yani tam bir çocuktum ve evet sinemalar kapanıyordu bir bir. Ama karate salonları ve video kasedi kiralayan dükkânlar çoğalmıştı. Atari salonları biraz sonra açıldı. Commodore 64 ile çalışan, kare kafalı adamların boks maçı yaptığı bu oyunlar da acayip zevkliydi tabii.

Neyse efendim bu karate salonları işte bu dönemde mahallemizde öyle çok açıldı ki “Küçük Çin’de Büyük Bela” filmini az kaldı bizim mahallede çekeceklerdi. “Serdar Karate Kulübü”, “Özgün Karate Salonu” gibi isimleri hatırlıyorum. Bir iki tane de doğrudan karate hocasının adı soyadıyla anılan salonlar vardı; misal “Kuru karateci Mehmet Efendi” gibi. Burada bir de parantez açmak icap ediyor. Yine 90’lı yıllarda özellikle İstanbul’da “İslamcı”ların meşhur spor salonları vardı. İleride Türk siyaset tarihinde “Sakaryalılar Grubu” olarak anılacak olan Erbakan’ın sakallı korumalarına benzeyen gençlerin yetiştiği millî tesisler. Ekseriyet Fatih ilçesinde açılan “Kanunî Sultan Süleyman Karate Salonu” gibi tarihe ve ecdada gönderme yapan bu spor salonlarında çember sakallı “sportif müminler” yakın dövüş uzmanı kesildiler.

Nihat Genç’e kulak verelim: “…Milyonlarca işsiz; doğuda on binlerce insan ölüyor! Hâlâ, karpuz festivalinde mehter dinleyip, kara kuşak tekvandoculara tekbirle madalya takıyorlar…” İşte bu tekvandocular bir döneme yumruk ve tekmeleriyle damgalarını vurdular. Sonra birer birer ama elbette delikanlı gibi vuruşarak geri çekilen bu salonlar sessizce mahallelerimizi ve zihnimizi terk ettiler. Hayırlı olsundu.

Biz yine konumuza dönelim. Bizim mahallede herkes beni tanıyordu. 10 yaşındaydım ve karate salonuna gitmeyen bir ben vardım. Kurs vakti geldi miydi beyazlara bürünmüş onlarca genç, çocuk sokaklara dökülürdü. Evet, komik ve absürt bir durum ama herkes karate salonuna o belinde kuşak olan beyaz kıyafetlerle gidiyordu. Sokağa saçılmış bembeyaz karateci melekler. Gökyüzünden biri baksa mezar taşları yürüyüşe çıkmış sanırdı. Aralarında sadece çilli bir çocuk “sivil” kıyafetle dolaşıyordu. Ne günlerdi. Kurs çıkışı Betamax kasetlerde Bruce Lee ve Kolsuz Kahraman Wang Yu filmleri izlemek üzere evinde video olan arkadaşlarda toplanırdık. Ben sadece film faslında vardım. Asıl film çıkışı güzeldi zaten. Hazır beyazlara bürünmüşken o arkadaşlar, Bruce Lee’nin elini burnuna götürüp akabinde çektiği ultra hızlı ve bir o kadar estetik figürleri taklit ederlerdi. O gençler o vakitler kimseyi yaralamadı, kimseyi kırmadı.

İçimde bir ses heyecanla, “Dekor, dekordan bahset bize” diyor. İçimi kıracak değilim. Bir keresinde siyah kuşak sahibi “Kahramanmaraşlı sensei” özel izin çıkardı da ben de misafir oldum salonun birine. Hatırladığım, yerde kocaman bir güreş minderi, duvarda yan yana Türkiye ve Yin Yang bayrağı (ya da Kore bayrağı gibi bir şey. Şu bir elmanın iki yarısı gibi olan desen), karate yaparken çekilmiş bir tane bulamadıklarından olsa gerek kalpaklı bir Atatürk fotoğrafı, kurs sahibinin tuğla-sunta gibi şeyler kırarken çekilmiş fotoğrafları, bir iki uzakdoğu menşeli film afişi, sertifikalar, vergi levhası ve Ayet-el kürsi…

Gazi, henüz “Karate sporu cumhuriyet kuşakları için bir kıvanç olacaktır” gibisinden bir cümle sarf etmediği için karate salonu bu konuda biraz garibandı. Sanırım bu “Atatürk’ün kompliman yapmadığı meslekler” başlığında inceleniyor; geçelim.

Geçelim geçmesine de geçerken birden aklıma şu meşhur “body building” yani vücut geliştirme salonları da düştü. Bunların da modası bir başkaydı. Bu salonlara ait hatırladığım en büyük ve yegâne tartışma, kaslarını Arnold Schwarzenegger gibi şişiren insanların 50 yaşında öleceği ya da bu sporu bırakırlarsa kaslarının anında yağ olacağıydı. Bu salonlardan da muhitimizde bir iki tane açılmıştı. Sonradan konseptler değişti, “gym” ya da “fitness center” gibi ecnebi isimlerle anılır oldular. Bu arada tabii boş durmayan Türk benzetme sanatı, fitne fücur üreten ve her daim dedikodu yapan insanlar için ya da bunların yapıldığı kahvehaneler için “fitne center” tabirini layık görmüştür.

Daha fazla lakırdıya prim vermeden ve kısa kesmek için biz iyisi mi bu yazının neden yazıldığına geçelim ve meseleyi bağlayalım. Üsküdar’da bir dükkân gördüm geçmiş zaman; vitrininde karate kostümleri vardı. O kostümleri görünce ben hemen çocukluğuma gittim ve bu karate salonu hikâyesini hatırladım. Mahallemizin hevesli, heyecanlı, acar delikanlıları aylık şu kadar para karşılığı bu salonların kapısını aşındırmıştı. Hatırlıyorum, kimse bundan zarar görmedi, kimse karate figürleriyle hastanelik olmadı, kimse öğrendiğini bir şiddet gösterisine malzeme yapmadı… Ama bu arada kimse “spor olsun” diye gitmemişti. Herkesin dövmek istediği biri vardı. Hal böyleyken kimse neden kimseyi karate yaparak dövmedi bu topraklarda? Cüneyt Arkın, Bruce Lee, Steven Seagal filmlerini şiir gibi ezberleyen, su gibi içen bizler neden yine sille tokat dövüştük? Neden kimse sokaklarda “Zen öğretisi”, “Buddha aslında iyi adamdı”, “Şinto bir ruh işidir” diye gezmedi? Bu da benim ev ödevim olsun.

Bir de mahalle ve salon demişken “Düğün Salonu” ile “Bilardo Salonu” da var… İkisini bir anlatmalı. Evlilik de bilardo gibi değil mi zaten? “İnce görmek” gerekiyor. Hikâyenin başlığı bile belirdi zihnimde. Japon kültürü üzerine yazılmış bir kitap olan “Krizantem ve Kılıç” gibi olsa mesela: “Limonata ve Istaka”… çok yakında.

[Bu yazıyı 5-6 yıl önce yazmıştım, arşivimde buldum. O zaman düğün ve bilardo solanlarını yazacağımı vaat etmişim, yazmamışım. Ama şimdi yazmak şart oldu.]

, 24 Kasım
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi