.

Güzün son demleriydi. Akşamın da… Caz ezgilerine trompetin hâkim olmaya başladığı zamanlar hemen hemen, gecenin başlangıcı… Yağmur damlaları uzun uğraşlardan sonra boydan boya ıslatmayı başarmıştı şehrin caddelerini. Lacivert gökyüzü ve neonlar… Bunun gerçeğin ta kendisi olduğunu bilmeseniz, bir kara film başlıyor diye düşünürdünüz. Ama başlayan bir şey yoktu; sadece akıp giden bir şey vardı; sizin efkarlı pozlar takınıp adına “hayat” dediğiniz o tuhaf şey!

Adam, Humprey olsun mesela adı, lüzumsuzca Humprey Bogart’ı akla getirecek de olsa, hikâyeye uygun düşecek bir isim bu… İyi giyimli değildi Humprey, karizmatik hiç değildi. Sallapatiydi diyebiliriz mesela. Ama sıradanlık sınırları içinde… Dikkat çeken tek tarafı insana tedirginlik veren bakışlarıydı. Uzun süre bakamazdınız bir göz tesadüfü yaşansaydı bakışlarınızla onunkiler arasında. Gözlerini başka bir tarafa çevirenin ilk siz olacağınıza eminim! Hele on saniyede bir sağ gözünü titreten o seğirmeyi fark ettikten sonra…

Yürürken hafifçe sekiyordu Humprey. Neden sektiğine dair en ufak bir fikrim yok. Çok dikkatli bakmayınca da anlaşılmıyordu zaten bu arızası. Hafifçe sallanarak yürümeyi alışkanlık haline getirmiş biri olduğunu düşünür, ilgilenmezdiniz pek. Uzatmayayım;  sallantılı adımlarla 5. Caddeyi bir uçtan diğer uca kadar yürüdü Humprey. Köşedeki gazete bayiinin önünde durdu, belli ki gece baskısı henüz gelmemişti. Önündeki gündüz baskılarından birini aldı, cebinden bozukluk çıkarıp parasını ödedi. İki adım atarak sokak lambasının altında gazetenin ilk sayfasına göz attı. Bir ay içinde cepheye yeni asker sevkiyatı yapılacaktı. Ekonomik belirsizliklerin iç piyasalardaki olumsuz etkileri sürüyordu. Evcil hayvanlara kötü muamelede bulunanların cezalarını arttıracak yeni bir yasa teklifi sunulmuştu Senato’ya. Hafta sonuna doğru kuzey bölgelerinde fırtına bekleniyordu. Müzik sektöründe yılın başarı ödülleri sahiplerini bulmuştu. Şehirdeki akıl hastanesindeki hastalardan biri görevlileri darp ederek firar etmişti. Dün gece bir barda çıkan olayda alkollü birkaç kişi birbirine girmiş, bir kişi ölmüş, iki kişi yaralanmıştı. Daha fazla devam etmeyip bıkkınlıkla direğin yanındaki çöp bidonuna attı gazeteyi. “Dünya nereye gidiyor böyle?” diye mırıldanarak…

Sonra caddenin karşısına geçti ve biraz daha yürüdü. Önüne çıkan ilk sokağı geçti ve köşedeki kurşuni taş binanın kapısını açarak içeri girdi. Geniş koridoru geçerek asansöre yöneldi. Asansörün önüne geldiğinde asansör görevlisi kılıklı bir adam karşısına çıktı. Koyu siyah saçlı, iri yarı, suratsız denebilecek bir adam… Daha önce hiç görmemişti onu. Adet olduğu üzere kısa bir sessizlik oldu. Sonra asansör görevlisi kılıklı adam, “Buyurun beyefendi, kaça çıkıyorsunuz?” diyerek bozdu o sessizliği. “37. kata” dedi Humprey. Asansör görevlisi kılıklı adamın yüzü karıştı, şaşırmıştı:

“Ama bu bina sadece 22 kat!” diyebildi o şaşkınlıkla.

Şimdi Humprey’deydi şaşırma sırası. Gözünün seğirmesi fark edilir biçimde arttı. Etrafına bakındı, bir tuhaflık yoktu. “Sen binaları karıştırdın herhalde” dedi, “Bu bina tam 45 katlı ve ben on beş yıldır bu binanın 37. katında oturuyorum!”

“Hayır, hiçbir yanlışlık yok beyefendi, bu binada sadece 22 kat var ve herkes bilir ki 22 katlı  bir binanın 37. katında kimse oturamaz” dedi öteki.

Sesinin tonundaki ayarsız sertlik dikkati çekiyordu.

Humprey sertliğe sertlikle karşılık verdi: “Ama ben tam 15 yıldır bu binanın 37. katında oturuyorum Bay Ukala, buna ne diyeceksin?”

Öteki hiç oralı değildi: “Saçmalık diyeceğim, tam bir saçmalık!”

Bu cüretkârlık Humprey’yi iyice zıvanadan çıkarttı: “Çekil önümden be adam, asıl saçmalayan sensin ve ben senin saçmalıklarınla uğraşacak değilim!”

Humprey ne kadar sinirlenirse sinirlensin, asansör görevlisi adamın geri adım atmaya pek niyeti yoktu: “Bir an önce buradan çıkıp gidin beyefendi, bu asansörün sorumlusu benim ve görevimi yapacağım. Beni güvenliği çağırmak zorunda bırakmayın!” diye diklendi.

Adamın bu son sözleri Humprey’in kontrolden epeyce çıkmış haykırışıyla bölündü. Yüzü kıpkırmızı oldu. Ağzından köpükler çıkmaya başladı. Gözü seğirmiyor, adeta at koşturuyordu. Kimsenin anlamadığı birkaç şey söyledi. Sonra bir an nefesini tuttu. Sağ eliyle iki yanağına iki küçük fiske vurdu. Parmaklarını uzun uzun şıklattı. Arkasından birden ona kadar tek tek saydı. Derin bir nefes aldı. Ve ancak bütün bunların ardından yüzünün rengi yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Ötesini berisini düzeltti ve neredeyse sakin bir ses tonuyla, “O halde dışarıya çıkalım ve katları birlikte sayalım!” dedi.

Asansör görevlisi kılıklı  adam bu beklenmedik hamle karşısında bir an bocaladı. Muhtemel ki içinden, “Bunu ben neden düşünemedim ki!” gibi bir hayıflanma cümlesi de kurdu. Her şey ortadaydı, altta kalacak bile olsa bu teklifi geri çeviremezdi. “Tamam” dedi, “Çıkıp sayalım şu lanet katları!”

Kapıya yöneldiler, önde Humprey, arkada asansör görevlisi kılıklı adam beraberce dışarıya çıktılar. Dışarıda biraz daha ayazlamış bir hava ve hızla yaklaşan siren sesleri karşıladı onları. Bir anda beyaz gömlekli hastane görevlileri, polis eşliğinde sardı ikisinin etrafını. Sonra tuttukları gibi defterini dürüp ambulansın içine tıktılar asansör görevlisi kılıklı adamı. Ve sanki yine bir anda boşalttılar Humprey’nin etrafını ve sirenlerini de yanlarına alarak kaybolup gittiler gecenin içinde.

Humprey bir yarım dakika baktı arkalarından. Sonra yeniden girdi taş binaya. Asansörü çağırdı, yuvarlak kırmızı ışık yukarıdan aşağıya kat kat inerek zemine ulaştı. Kapı sürtünerek açıldı, çünkü eski apartman görevlisi içinde boylu boyunca yatıyordu. Şakağından yanağına doğru incecik kan sızıyordu. Neyse ki inildiyordu, demek işi henüz bitmemişti.

Humprey eğildi, adamı  iki kolundan tutarak çekti ve sürükleyerek asansörün dışına çıkardı. “Dünya nereye gidiyor böyle?” diye söylenerek asansöre döndü yeniden. Tedirgin edici bakışlarıyla son bir kez bize doğru baktı. Ve tam ortasında “37” yazan, ışıklı yuvarlağa işaret parmağıyla dokundu. Asansör katları yavaş yavaş çıkarken, trompet sesi yeniden yükselerek hikâyenin genel havasına hâkim oldu. Ama aşağıdan yukarıya doğru jenerik falan akmadı. Bu olanlar bir kara filmde geçmiyordu çünkü, sadece beş para etmez gerçeklerdi hepsi.

Sizin hayat dediğiniz o şey, gerçekten tuhaftı!

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi