.

Bugünde değiliz, epey zaman geçmiş bugünün üstünden. İki binli yılların ortalarında bir zamanda geçiyor içine düştüğünüz bu hikâye… Birçok şey değişmiş tabii, birçok şey de hiç değişmemiş. Yaşlı dünyanın bilinen enerji kaynakları tükenmiş, hayat durayazmış, dünyanın üstüne karanlık bulutlar toplanmış. Bilim adamları bu müşküle bir çare ararken “bor” madeninin büyük bir enerji potansiyeli taşıdığını keşfetmişler. Meseleyi biraz kurcalayınca bu potansiyelin insanlığa eski dünyanın diğer bütün enerji kaynaklarından daha fazlasını sağlayabileceğini ortaya çıkarmışlar. Adına dönergeç dedikleri bir cihaz geliştirerek başlamışlar enerji üretmeye. Her şey normale dönmüş kısa zamanda. Tabii haliyle bor da kıymete binmiş. Bu devirde nasıl petrol zengini ülkeler köşeyse, o devirde de topraklarında dünyanın bor rezervlerinin neredeyse tamamını bulundurmakta olan bir ülke köşeyi dönmüş. Müthiş paralar kazanıp dünyanın açık ara en zengin ülkesi olmuş. Bu ülkeyi yönetenler dünyanın yaşadığı bu büyük kriz bir daha yaşanmasın diye işi bir daha şansa bırakmamaya karar vermişler. Ellerindeki büyük maddi imkânlarla dev laboratuarlar kurmuşlar, dünyadaki bütün önde gelen bilim adamlarını bir araya toplamışlar, çok yönlü bilimsel araştırmalarla bugün bize fantezi gibi gelen birçok gelişmeye imza atmışlar. Neredeyse her gün icat üzerine icat çıkarmışlar. Nedir onlar mesela? Havada uçan otomobiller, ışınlama üniteleri, zaman makinesi, çekirdek çitleyen robot gibi bizim aslında şimdiden tahmin edebildiğimiz bir sürü bilimkurgusal zamazingo işte!.. Bunların hepsi yapılmış, hatta kullanıla kullanıla demode bile olmuş.

İşte o verimli dev laboratuarlardan birinde temizlik işlerine bakan orta yaşlı bir çift varmış: Kazım bey ve Hayriye hanım… Hafta sonu olup makineler stop ettirildiğinde bilim adamları çantalarını alıp evlerine gider, koskoca laboratuar baştan ayağa güzelce bir temizlik yapmaları için kendi halinde yaşayıp giden bu karı kocaya kalırmış. İşte öyle bir hafta sonunda, boyu biraz daha uzun olan Kazım bey camları siler, Hayriye hanım da mecburen yerleri süpürürken, özel kodlarla girilen bu laboratuara kim bilir hangi münasebetsiz delikten girmeyi başaran bir kara kedi yalvar yakar bir halde yanlarına gelivermiş. Onun yalvar yakar miyavlamalarıyla hayrete düşen karı koca, işlerini öylece bırakıp önce kediye sonra da şaşkınlıkla birbirlerine bakakalmışlar. İnsanların beklemedikleri bir şeyle karşılaştıklarında böyle saçma sapan bazı seremonileri vardır, bilirsiniz… “Yiyecek bir şey ver şuna” demiş Kazım bey, seremoniyi kesip bir an önce işine geri dönebilmek için… Bunun üzerine “Nereden giriyor bu kediler, hiç anlamadım” diye söylenerek ilerideki masanın üstünde duran çıkına yönelmiş Hayriye hanım. Bir tabağa yanlarında getirdikleri bazlamanın kalanını ufalamış, üstüne de tencerenin dibindeki azıcık tarhanayı sos niyetine dökmüş. Bir güzel karıştırmış. Sonra tabağı alıp laboratuarın deney farelerinden en uzak köşesine, üzerinde her daim ışıklar yanıp sönen ve ancak kendini düdüklü tencere zanneden bir mutfak robotunun çıkarabileceği gibi sesler çıkaran devasa makinenin önüne bırakmış. Kedi küçük adımlarla koşarak hemen tabağa gömülmüş. Buradan da anlıyoruz ki ülkenin genel refah seviyesi gene de tabana tam yayılamamış… Her neyse… Kedi yemeğini yiyedursun, bizim karı koca kaldıkları yerden işlerine dönmüşler. Hatta Kazım bey hafiften bir türkü de mırıldanmaya başlamış. Aradan bir on dakika falan ya geçmiş, ya geçmemiş, insanın tüylerini diken diken eden bir kedi cayırtısı duyulmuş! Cayırtıyla birlikte birkaç saniye adeta evrendeki diğer bütün sesler de kesilivermiş. Bu korkunç sessizliği Kazım beyin beklenmedik derecede sakin sesi bozmuş:

“Yine zaman makinesinin kapağını açık mı bıraktın Hayriye, bu kaçıncı kedi!”

Hayriye hanım sadece ruhsuz bir “Abooovvv!” demekle yetinmiş buna karşılık. Daha önce hiç karşılaşmadıkları türden bir şey değilmiş bu neticede!

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi