.

I
Benim doğduğum yerde alabalık yenirdi rakının yanında, sazanlar, karagözler cirit atardı derelerde ve tuz sofraya bile getirilmezdi. Benim doğduğum yerlerin bir rengi yoktu. Maviden yeşile doğru uzanırdı her şey ve birbirine girerdi dünya, ama bir rengi yoktu… Benim doğduğum yerde kavgalar çabuk başlar, çabuk biterdi. İnsanlar bir arada yaşarlardı.

Şimdi bazı renkler var renksizliğin içinde. Mavi doluyor gözlerimin içine bu teknede. Işık sarı sarı vuruyor güverteye. Geceleri yakamoz kaplıyor denizi, denizkızları hüzünlü şarkılar söylüyor geceleri. Sahilde ateşler yakılıyor ve devasa yanıyorum ben bu teknede. Kısrakların peşinde koşan denizatlarını izliyorum. Deniz kokuyor ellerim, tenim ve ruhum… Cinler suların üzerinde kıpırdaşıyor, boğulmuş balıkçılarının ruhlarını arkadaş bilip denizin üstüne yürüyor ve karşıdan ona bakıyorum. Uzakta bir sahilde… Benim doğduğum yerlerden çok uzakta.

II.
Yağmur yağıyordu ve deniz büsbütün ıslanmıştı o gün. Yağmuru bahane edip daha da sokulmuştuk birbirimize. Sanki bir yerlerde bir kapı açık kalmıştı ve rüzgâr yüzümüze vuruyordu o kapıdan; üşüyorduk. Neden gelmişti o gün bilmiyordum… Konuşmuyorduk biz. Konuşacak sözcüklerimiz yoktu, kurulacak cümlelerimiz yok… Anlatacak hikâyelerimiz hiç olmamıştı sanki. Sadece susmak yetiyordu ona, bense merak ediyordum her şeyi.

Yağmurla birlikte rüzgâr da çıkmıştı o akşamüzeri. Belki dünyanın görüp gerebileceği son bahardı o, aylardan Ekim. Son ekimdi hatta. Kollarımın arasında “Şehrin yolları parçalanmış şemsiyelerle” dolu dedi. “Dağılmış şemsiyeleri ağırlıyor sanki kaldırımlar… Asfaltın ıslaklığına terk edilmiş hepsi. Rüzgâr geçmiş üzerlerinden. Parçalanmış şemsiyelerle dolu her yer biliyor musun?”

Bilmiyordum, o zamana kadar dikkat etmemiştim şemsiyelere. “Bilmiyorum” dedim. Çünkü çıkmıyorum bu tekneden, benim için bir yer yok. Ne zaman ayrıldım doğduğum topraklardan, o zamandan beri avare gibi dolaşıyorum… Bazen karada, bazen denizde… Tepeleri aştım buraya gelmek için, göller çıktı karşıma yürüdüm suyun üzerinden, Musa denizi yararken hemen arkasında ben vardım. İlk sırada yürüyordum. İsa’nın havarisiydim tek öpücüğümle çarmıha yolladım onu. Nuh’a gemisini yaparken yardım etmiştim. Spartaküs’le isyan ettim, ama adım geçmedi tarih kitaplarında. Ne zaman ayrıldım doğduğum topraklardan o zamandan beri hiçbir yere ait değilim ben. Dışarıda gidecek bir yerim yok…

“Karaya çık biraz” dedi. “Toprağa bas ayağını. Deniz kör edecek bir süre sonra seni. Maviliğin içinde kaybolup gideceksin.”
İnsan kaybolabilir miydi denizde? Belki kaybolurdu da, kimse bilmezdi onun kaybolduğunu. Kimse tanımıyordu zaten beni. Adım gizliydi. Kimse bilmedi. Denizin içinde kaybolabilir miydim ben? “Şemsiyeler” dedim sonra. “Eğer karaya çıkarsam o şemsiyeler gibi dağılacağım ben de. Rüzgâr geçecek üzerimden. Parçalanıp bir kenara atılacağım. Çünkü sen karada, orada, o yüksek binalar arasında bir başkasına aitsin. Burası sadece benim olduğum yer ve sen burada benim oluyorsun. Herkes gittikten sonra… Kimse kalmayınca karanlıkta… Ben karaya çıkarsam başkasının olduğunu daha da çok bileceğim.”

III.
Zaman nasıl geçiyor anlamıyor insan. Bir anda farkına varamıyor hiçbir şeyin. Yıllar olmuş buraya geleli. Kimseye anlatmadığım yıllar birikmiş içimde. Demlendiğim yıllar. Yıllar önce, buraya geldiğim ilk zaman balıkçılardan dinlerdim denizkızlarının hikâyesini. Balıkçı Sülo görmüştü bir tanesini. Günün ilk ışıklarıyla yola çıktığında karşısına çıkmıştı. Herkes yine sarhoş denize açıldığını düşündü Balıkçı Sülo’nun ama tam olarak öyle değildi hikâye. Çünkü âşık olmuştu Balıkçı Sülo o denizkızına. Gittiği her yerde anlattı onu. Gördüğü herkese söyledi. Aşkını paylaşmak istiyordu besbelli herkesle. Ama kimse inanmadı ona. Dalga geçtiler… “Sarhoşsun” dediler. Hatta biri masadan kalktı, yaşına hürmet etmeksizin bağırdı “Bırak artık palavra atmayı” diye. Ana avrat sövdü Sülo ona. Ve bir kavga patlak verdi sonra. Balıkçı Sülo öldü. Aşkından kahroldu. Rüyasındaki o denizkızının çağrısını duyup peşine düştü ve atladı denize… Sabah kayalıklarda buldular cesedini. Balıkçı Sülo’nun gözleri yoktu. Balıklar yemişlerdi gözlerini. En saydam yerini yemişlerdi. Denizin içinde sevgilisini ararken masmavi parlıyordu gözleri…

Balıkçı Sülo ölmeden önce âşıktı. Kimse ona inanmadığı için öldü, aşkına kanıt aramak ister gibi dolaşıyordu etrafta. Meyhanede içerken kimseye gösteremedi sevgilisini. Balıkçı Sülo anlatmayı bıraktığında düşlerinin peşine düşmüştü ve öylece daldı denize, derin bir uykuya dalar gibi daldı ve bir daha uyanmadı.

Defalarca dinledim Balıkçı Sülo’nun hikâyesini. Denize çıkan balıkçılar anlatıyorlardı sürekli. Her balıkçı kendi hikâyesi gibi anlatır efsaneleri. Çünkü balıkların hafızaları yoktur geçmişi hatırlayacak, balıkçıların da hikâye anlatacak başka kimseleri yoktur. Karada vardır tanıdıkları, bildikleri, arkadaşları; ama susarlar karada. Konuşmazlar hiç. Denizde çözülür dilleri… Çünkü denizde yaşar onlar.

Balıkçı Sülo’nun masalından çıkmış bir denizkızı gibi gelmişti bu tekneye. Merak etmişti günlerdir denize demirlemiş tekneyi. Hiç hareket etmeyen ve bir yere ulaşmak istemeyen bir tekne… Dalgalar altından geçip gidiyor. Sallanıyor tekne. Merak etmişti işte… Öylece geldi bir akşamüzeri. Saçları ıslaktı, çiçek kokuyordu teni. Çiçeklerin nasıl koktuğunu unutmuştum ben. Çiçek görmüyordum ki zaten. Sardunyaları varmış evinin penceresinde. Sardunya olmayan bir yerde yaşamayacağını söylemişti. Onunla birlikte sardunyalar da gelmişti tekneye. “Mutsuz” olduğunu söyledi önce…

Başını kucağıma koydu ve saçlarını okşadım, ıslaktı saçları; yanaklarına dokundu parmaklarım, dudaklarına, göz kapaklarına, gözlerine… Dokundu. Öpüştük sonra. Yasaktı öpüşmemiz, her şey yasaktı. Ama yasaklara rağmen öpüştük biz. Uzun uzun, saatlerce öpüştük, ama sevişmedik o gece. Durduk gecenin ortalık yerinde, dalgalar atıyordu biz öpüştükçe, deniz kabarıyordu sanki dudakları dudaklarıma değince ve bir lodos çıktı o akşam. Belki de o lodos durdurdu bizi. Gün tekneye dolduğunda; yan yana yatıyorduk ve birbirimize sarılmıştık. Sabah oldu, geldiği gibi denizin sularına dalıp gitti. Hâlbuki “yüzme bilmiyorum” demişti… En dibe kadar dalmıştı o gün. Akıntıya kendini bırakmış ve dalgalar onu karaya taşımıştı. Yüzme bilmeden de gidebilirdi insan. Deniz korkunçtur, deniz ölümcüldür ama dalgalar öyle değildir. Dalgalar bir emanet gibi alır insanı ve bırakır gideceği yere eğer onlarla anlaşmayı biliyorsan. Çünkü dalgalar canlıdır.

IV
Sonra başka geceler oldu. Başka gecelerde de dokunduk birbirimize, karanlıklar arasında dokunduk hep. Sanki ölümcül yaralar vardı bedenlerimizde ve kimseye göstermek istemiyorduk onları. Birbirimizi de kimseye göstermedik. Benim gösterecek kimsem yoktu, onun görünce ayıplayacak insanları vardı. Bir denizkızıyla sevişmek yasaktı elbette… Karaya çıkmaya yazgılıydı ve mutsuzdu.

Karada olmaktan sanmıştım mutsuzluğunu ve tekneye gelmesini söyledim. Daha sonra anladım benim yanımda da mutlu olmadığını. Çok uzaklara bakıyordu her gelişinde. Sanki kimsenin görmediği şeyleri arıyordu orada. Kimsenin göremeyeceği, kimsenin bilemeyeceği yerlere bakıyordu. “Ne var orada” diye sordum bir gün. Baktığın yerde ne var. Kimse yoktu… Ama biliyordum orada olmadığımı. Ben bir tekneye sıkışıp kalmıştım. Bir yerlere gitmiyordu tekne. Dalgalar altından geçiyor ve sallanıyordu sadece…

V
Sonbahardı. Belki de son sonbahar… Veda eder gibiydi her öpücük, veda eder gibi sevişiyordu artık. Bir gün bu tekneden gideceğini ve bir daha gelmeyeceğini biliyordum. Çünkü kendi söylemişti gidişlerinin de gelişleri kadar sessiz olduğunu…

VI
Balıkçı Sülo’nun hikâyesini dinledim sonra yine. Bu defa balıklar anlattı aynı hikâyeyi. Onlarla konuştum, kimse yoktu. Bir tek onlara anlatmak yasak değildi onu. Yasaklar yalanları büyütüyordu. Yalanlarla birlikte yasaklar da çoğalıyordu. Yalanların içinde gerçeğin hangisi olduğunu ayırt edemezken karaya çıktım o gün. Tekneyi olduğu yerde bırakarak… Islaktı saçlarım: soğuktu. Üzerimdekiler yetmiyordu beni ısıtmaya. Parçalanmış şemsiyeleri topladım sokakta. Parçalanmış şemsiye kalmasın istedim sokakta. Yırtık pembe bir şemsiye vardı çöp kutusuna gelişi güzel atılmış.

Desenler: Serkan Yüksel

, 14 Şubat
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi