.

Bunun tamamen kendi hayat hikâyem olmasını isterdim ama en iyi arkadaşıyla aldatılan birinin öz hikâyesi o meşum noktadan sonra ilginç olmuyor. Statik elektriğin tuhaflıklarına karşı duyduğumuz alaka kısa sürer ama akıp giden, enerjiye dönüşen elektrik koskoca şehirleri aydınlatır. Ben, yani aldatılan adam, balonlarda ve kabarık saçlarda çocuk eğlendiriyorken, o baraj kurduran, fabrika çarklarını döndüren bir kadın, öbürü ise arazi kapatan bir enerji kodamanıydı.

İsim vermeyeceğim. Öbürü benden daha yakışıklıydı. Hatta ikimiz birlikte değerlendirildiğimizde o “yakışıklı” klasmanına girerken ben “Yakışıklının yanındaki arkadaşım bi müsaade eder misiniz fotoğraf çekiyorum da?” gibi incelikli iltifatlar alıyordum.

Benden daha uzun boylu, benden daha sporcuydu. İkimiz birlikte okul takımında oynamıştık ama ona “Al da at” diyenler bana “Kademeye girsene, baston mu yuttun” diye bağırırdı.

Okuldan kaçma anılarında başrolü bölüştüm onunla. Sırlarımı söyleyecek kadar -saklayacağına inanmaktan çok beni anlayacağını bildiğim için- yakın olduğum biriydi. Severdik birbirimizi.

Beni spora alıştırdı fakat buna rağmen ona sportmen diyemeyeceğim. Sportmenler hile yapmaz. Gözümün içine bakarak sevgilimi alıp götürdü.

Evlenecektik. Evlenmeyi düşünen insanların ellerinde sık gördüğümüz şu mobilya kataloglarındaki şıkır şıkır mutfak dolapları, televizyon sehpaları rüyamıza giriyordu. Öbürü bize bu kataloglardan getiriyordu. Posta kutusuna bırakılan bütün ıvır zıvırları bizimle paylaşıyordu. Ben de bu iyiliklerini karşılıksız bırakmıyormuşum meğer. Üçümüz beraber kestane yerdik, koşuya çıkardık, beraber pazara bile gittik. Pazar yerinde bir kere “Yenge de patatesten iyi anlıyor” dediğinde şüphelenmemiştim.

Filmlerde ve romanlarda ‘büyülü aşk’ saçmalığının altında böylesi olayları yücelten bir şey vardır. Kadın başkasına çok fena âşık olur ve kocası da zaten makbul biri değildir. Güya aşk hangi delikten çıkarsa çıksın peşine düşmeliyiz. Hayır efendim! Aldatmak hele ki yanı başımızda oluyorsa patlayan bir kanalizasyon borusu kadar iğrenç.

Bunun neresi şirin?

Dizlerinize kadar gelen amonyak ve bağırsak çamuru önce burnunuzu sonra yaşama sevincinizi ısırmaz mı?

Sevgilimle aynı evde yaşamaya başlamamızın dördüncü ayıydı. Bunu eski buzdolabının kapağındaki pideci mıknatıslarına sıkıştırdığımız dört elektrik faturasından hatırlıyorum. O mıknatısların arasında bir sabah şu notu buldum:

“Onunla gidiyorum. Sana hayatta başarılar dilerim.”

Hiç abartmıyorum, hemen orada, fayansların üzerine uzanıverdim. Birkaç saniye “o” dediğinin kim olduğunu anlayamadım. Sonra hayatta başarıyı çok önemseyen, kestirme yolları gözleyip arkadan dolaşan ve sevdiği arkadaşlarına mobilya kataloğu getirecek kadar düşünceli insanların neslinin hızla tükendiğini fark ettim.

Başarılar diliyordu kaçan sevgilim bana. Mutluluklar yerine başarılar diliyordu. Başarıyla mutluluğun bir arada bulunmasının imkânsız olduğunu bilecek kadar bilge kişininkine benzer bir tercih değildi, benim mutlu olmamı istemediği için de değil; sevgilimin çapsız kalbi aldatıp kaçarken mutluluklar dilemenin abesle iştigal olduğunu hissedebilmişti. Allah razı olsun dedim içimden.

Darbe almış sıkıcı bir statik elektrik parçası olarak yarım saat kadar fayanslara akıttığım gözyaşlarımla azıcık ferahlamış olarak kalktım oradan. Kapıcının bıraktığı ekmeği içeri aldım. Bir parça attım ağzıma. Aldatılıp terk edilen adamlar kalabalığına karışmıştım fakat ekmeğin tadı değişmemişti. Düşünmeden, nereden geldiği belirsiz bir komutla pencereleri açtım. Elimdeki ekmekle salondaki çekyata oturdum. Sevgilime bu çekyatta “Sen çok başkasın” dediğimi hatırladım.

“Sen de başkasın” diye cevaplamıştı.

Ekmeğe seslenerek “Seni seviyorum dediğimde de teşekkür ederim diye karşılık vermişti” dedim. Ekmek saygıyla dinledi. Mübarek nimet.

“Gitti” dedim. Çok gerçekti.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi