.

Gene kaldırılmamıştı. Üzerine motor yağı sıçramıştı ve noktasız iki siyah soru işareti ceset gibi yatıyordu. Söylene söylene kapağı kaldırdım. Böyleydi; oturan çıkarken unutuyor, arkasından gelen de dünyanın en hijyenik insanıymış gibi dokunmak istemediğinden oturmayacaksa bile öyle kullanıyordu. Bir kâğıt parçasıyla bir saniyelik hamleyken hijyen insanı ile gamsız insan aynı bedende buluşuyordu. İşimi gördükten sonra gömlek cebimdeki tükenmez kalemi çıkarıp kapının arkasındaki üzerinde “BULMAK İSTEDİĞİNİZ GİBİ BIRAKINIZ” yazan köşeleri kıvrılmış, plastik bantları kurumuş A4’ün kenarına “LÜTFEN ÇÖVDÜRMEDEN ÖNCE KAPAĞI KALDIRINIZ” yazdım. Bir kamu hizmeti yerine getirmişçesine memnun kabinden çıkarken ayakta hacet gideren birinin kapıya sırtının dönük olacağı, dolayısıyla yazıyı fark etme olasılığının çıkarken düşük olacağını, üstelik bu olasılıktan da hacet nihayete erdikten sonra verim alınamayacağına karar vererek bir de kapının tam karşısına, klozet kâğıdı kutusunun altındaki boşluğa yazmayı denedim. O güne kadar fayans üzerine hiç yazmadığımdan suya yazı yazmak denli imkânsız olduğunu anladım. Daha önce suya yazı yazmış biri de değildim ancak ilk defa lunaparka götürülmüş beş yaşında bir çocukla pazarlık etmeyi tecrübe etmiştim. Bu konularda fikrim vardı. Aceleyle çıkıp masamdan CD kalemini aldım. Geri dönüp cümlemi tamamladım.

Akşama doğru tekrar girdiğimde yazılarım karalanmıştı. Fayansın üzerindeki karalama adeta kısasa kısas diye bağırıyordu: CD kalemiyle yazdığımın hakkından CD kalemiyle gelinmişti. Bir daha yazdım.

Bir sonraki gün, öğle yemeğinden sonra fayanstakilerin tamamen silinmiş, A4’ün de tamamen  kaldırılmış olduğunu gördüm. Hemen Turan’ı buldum. Turan, temizlik şirketinin en genç elemanlarından biriydi. Saçları her daim jöleli, dar paçalı kot pantolonu beyaz denebilecek kadar taşlanmıştı. “Ben bir şey yapmadım abi” dedi. Tuvalet kâğıtlarının hiç yetmediğinden şikâyet etti. Moralinin bozuk olduğunu belirtti çünkü Arjantin liginde her maç şikeymiş ve Bursa’da birçok atları ilaçlıyorlarmış.

Bilgisayarda “LÜTFEN BULMAK İSTEDİĞİNİZ GİBİ BIRAKINIZ. LÜTFEN FERMUARINIZI AÇMADAN ÖNCE O YUVARLAK OLAN KAPAĞI KALDIRINIZ. EN ÜSTTEKİ KAPAĞIN İLK BAŞTAN KALDIRILMASI GEREKTİĞİNİ İSE HİÇ SÖYLEMEYE GEREK YOKTUR.” Yazıp kimsenin görmemesine özen göstererek çıktı aldım. Word dosyasını ise Shift-Del yapıp sildim. Mesai biterken gizlice eski yerine yapıştırdım.

Ertesi öğlen idare müdürü Kudret Bey çağırdı. Bir an titredim. Yanına giderken o yazıyı benim yapıştırdığımı kesin anladıklarını düşünüyor, cümlelerin tam olarak hakaret içerip içermediğini tartıyor, savunma kurguluyordum. Kudret Bey, elli yaşlarında bekar bir adamdı. Kel kafasını yandan uzattığı saçlarıyla kamufle eden, boş vakitlerinde bilgisayarda okey oynayan, her gün baş sayfasında mutlaka en az iki general resmi olan gazeteye bakan ortalama bir insanoğluydu.

“Biri tuvalete dadanmış” dedi.  “Kepaze şeyler yazıyormuş duvarlara.”

Büzüldüm. Bir şemsiye vardı, açılmayacaktı.

“Git düzgün bir şey yaz. Geri yapıştıralım. Oradaki şeyi de sökmüş sığır.”

Sığır? Galiba onun nazarında yazan da söken de aynı saftaydı. Boyun eğdim.

“Ne yazayım müdürüm?”

“Lütfen bulmanız istediği gibi bırak yaz. Sen anlıyorsun işte bu işlerden. Güzel, efendi gibi bir şey yaz.”

Dadanmıştım, sığırdım, anlıyordum. Dediğini yaptım.

Ofiste bu konu konuşulmaya başladı:

“Ay Tülay duydun mu bi salak erkekler wc’sine kapağı kaldırın yazmış. Sonra karalamış. Sonra kağıdı yırtmış, üzerine de hörlemiş . Abartmıyorum.”

Hörlemek?

“Oğlum hayvanın biri duvarları karalıyodu lan, görmüştüm bunu yazan tosun kapağı kaldırıyosun, kaldırmazsan topsun yazmıştı.”

Tosun mu?

Sonraki gün kâğıt yoktu. Kudret Bey herkesi odasında topladı:

“Tuvalete müdahale etmeyelim arkadaşlar” dedi. “Sizden rica ediyorum” dedi. “Bakın burada hepimiz yetişkin insanlarız” dedi.

Kâğıt yerine “LÜTFEN BULMAK İSTEDİĞİNİZ GİBİ BIRAKINIZ.” yazan bir levha kondu.

Üç gün geçti geçmedi, levha da gitmişti.

Kudret Bey yılgın bir öfkeyle Turan’ı çağırdı. Yerleri silmediği zamanlarda erkekler tuvaletinin önünde nöbet tutmasını buyurdu. Turan kapının önünde mesajlaşmaktan tuşları silinmiş cep telefonuyla bekler oldu. Beni görünce “Abi kolonya da vereyim, üç beş yolumuza bakarız” diyordu.

Turan çare olmadı. Levha gene uçtu.

Genel Müdür’e çıktık.

Genel Müdür, özel sektörde ayakta kalabilmek için gerekli olan çok zeki, çok çalışkan, çok konuşkan ve çok iyi bir çözüm üreteci olma niteliklerinin hepsini taşıyordu. Zekâsı ve çenesinin yanında işitme ve görme duyuları da bizlerden üstündü. Turan’ın dediğine göre masasında çalışırken yerde yürüyen böceklerin adımlarını bile duyabiliyormuş. “Bir sabah bana gözlerimle bile göremediğim çiyanı arattırdı. Çok yaman adam” demişti.

Adam levhayı tuvaletin dış kapısına monte etmemizi önerdi. Herkes göreceği için çalınmazmış. Toplantı iki dakika sürdü. Dış kapıdaki levhanın ömrü ise bir buçuk hafta.

Kudret Bey meseleyi uzatmaya gerek görmedi. Medeni insanların bu tür uyarılara ihtiyacı olmaz diye düşünmeye başlamıştı. “Genel Müdür’e de söylemeye gerek yok” dedi. “Zaten bu kattaki tuvalete girmez ki o” dedi. “Konu kapanmıştır” dedi. Kibarca itiraz ettim, okeye döndüğünü, çıkarken kapıyı örtmemi söyledi.

Medeni insanlar klozetin kapağına motor yağı fışkırtmaya devam ediyordu. Ben pes etmemiştim. CD kalemimi kaptım: “UYGARLIĞIN EN TEMEL GÖSTERGELERİNDEN BİRİ TUVALET ADABIDIR. UYGAR BİREYLERDEN BEKLEDİĞİMİZ ÜÇ YAŞINDA TUVALETİNİ SÖYLEYEBİLME BAŞARISINDAN FAZLASIDIR.”

Merakımdan, ihtiyacım olmadığı halde, birkaç saat sonra gidip kontrol ettim. Karalanmamıştı ama altında şu yazıyordu: “SENİN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM.” Başımdan ayağıma soğuk bir ter boşandı. İyi bir şey yaptığımı sandığım halde deşifre olmak beni rahatsız etmişti. O kadar canım sıkılmıştı ki büyük bir başarıyla klozetin kapağına bırakılmış, çöreklenmiş yılan gibi kahverengi cam macununu az kalsın göremeyecektim.

Turan’a para verdim. “Bana bu levhaları çalan adamı bul. Genel Müdür beni çok gizli olarak görevlendirdi. Kudret Bey’in bile haberi yok. Aramızda kalsın” dedim. Başını salladı. “İskandinav liglerine oyna” dedim. “Onlar şike yapmayı bilmezler.”

“Vallaha mı?” dedi parayı sayarken.

Bir ay geçti. Turan’dan haber yoktu.

Bir akşam mesaiden herkesin çıktığına emin olduktan sonra ofisin birçok yerine, asansörün yanına, su sebiline, şirketin vizyonu panosuna, turizm acentelerinin bedava dağıttığı Ölü Deniz fotoğrafının altına, her yere yapıştırdım: “KLOZETİN KAPAĞINDA BEYNİNİ UNUTAN YARATIK, ARTIK SANA BEYİNSİZ DİYEBİLİR MİYİZ?”

Sabah geldiğimde hiç biri yoktu. Kudret Bey çağırdı. Kâğıtlardan birini göstererek: “Sen misin? Uğraşma, benim kafamı bozma.” dedi. Cevap vermeme bile izin vermedi. İki okey de ondaymış.

Kabullenemezdim. Gene yazdım tuvalete. Ertesi gün çıkışımı verdiler.

Bisküvi kutusu bulup masamı toplamak için geldiğimde baktım, cümle silinmişti. CD kalemlerinin de serbest kullanımını yasaklamışlardı. Gerektiğinde Kudret Bey’den istenecekti.

Bir hafta sonra, ziyaret bahanesiyle tam mesai başlama saatinde geldim. Üçüncü kata çıkıp gömleğimi çıkardım. Tabelacıda yazdırıp, atletimin üzerine sardığım ince uzun brandayı pencereden sarkıttım: “İNSANLIK İÇİN KLOZETİN KAPAĞINI KALDIRALIM!” Aşağıda bir hareketlenme oldu, güvenlikçiler yukarı koşmaya, işe gelenler gülmeye başladı. Heyecanlandım, branda elimden kayıverdi. Giriş kapısında arabasından inmekte olan Genel Müdür’ün üzerine düştü. Güvenlik biraz hırpaladı. Gömleğimi dışarıda giyebildim.

On beş gün sonra Kudret Bey telefon etti. Turan’ı duvara bir şeyler yazarken yakalamışlar. Sıkıştırınca da uyarı levhalarını kendisinin söktüğünü itiraf etmiş.  

“Nasıl anlaşıldı?”

“Genel Müdür ne hikmetse bu tuvalete girmiş dün, yan kabinden kalem gayırtısı…”

“Kalem gayırtısı?”

“Kalem sesi işte, yazarken çıkan ses. Onu duymuş. Klozetin üstüne basarak yan tarafa bakmış. Turan’ı enselemiş. Seni de affetti. ‘Fazla duyarlı olmasın. Gelsin, işine baksın’ dedi.”

“Ne yazıyormuş Turan duvara?”

“Göteborg da yatırdı bilmemnesine koduğum gibi pis pis şeyler…”

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi