.

Bulaşık makinesinin buharı suratımı buruşturuyor. Sıcacık. Ellerim donmuştu soğuktan. Kafamı biraz geri çekip ellerimi makinenin içine uzatıyorum. Hafif ıslanıyor. Yanacak gibi olunca geri çekiyorum. Beş dakika önce hazırladığım kremalı, tarçınlı kekin kokusuyla, makineden gelen deterjan kokusunu içime çekiyorum.
Can, merdivenleri tam inmeden bağırıyor:
“Bir sütlü kahve ve limonlu kek.”
Saat beş olmuş. Mesainin bitmesine dört saat var. Kaldırımın yarısını gören pencereyi açıyorum. Soğuk hava içeri doluyor. Rafa uzanıp beyaz fincanı alıyorum. Evimde olmak isterdim o an. Bacaklarımı uzatıp bir kitap açmak, illa kahve koyacaksam da kendime koymak isterdim. Sütünü, şekerini ben ayarlayayım. Kendime göre. Ne zaman raftan alacağıma ben karar vereyim. Kendime göre. Bulaşıkları birkaç gün biriktirebilirdim böyle bir şansım olsaydı ya da canım isterse bir çay kaşığını bile hemen yıkayabilirdim. Zaman üstüne düşünürdüm ve onu istediğim gibi bölebilirdim. Kendime göre. Yakınacak değilim. Herkesten daha iyi bir işim var. İnsanla uğraştığım söylenemez. Basit şeyler istiyorlar benden. Kek, kahve, çay gibi… Yemek yapıyor olsaydım, tuzuydu, pişirme süresiydi… uğraş dur işin yoksa. Beğendirmek zor.
Sanırım bir şeye tadını veren, onun içine kattıklarımız; ama bir şey hakkında konuşturan genelde unuttuklarımız. Tuzsuz börek açıklama gerektiriyor ya da şekersiz kek. Fakat bir şey tam olunca en fazla “Çok güzel olmuş,” diyorlar “eline sağlık…” Ben de bitiriyorum orada lafı. “Afiyet olsun.” Buna karşı çıkmak isterdim. Can, evet anlayacağınız gibi bu cafe’nin garsonu, günde bir iki kez koşarak bu mutfağa girer ve bana kötü giden işleri söyler. “Kahvenin sütü az… Çay, taze değilmiş… Kekin üstüne biraz daha fıstık koyar mısın…” gibi. Şunu isterdim mesela. Can, bir kez merdivenlerden koşarak insin ve şöyle desin: “Selmin, kek şahane olmuş. Seni yukarıya bekliyorlar. Alkışlamak istiyorlar.”
Bu hiç olmadı. Hatta tepsideki kahve soğumak üzere olmasına rağmen, Can onu almaya gelmedi. Sanırım unuttu diye düşünüyorum. Saat beş. Her gün bu saatte gelip bir sütlü kahve ve bir dilim limonlu kek isteyen müşterimize siparişlerini ben çıkarıyorum. Merdivenlerde Can’ı görürsem ona vereceğim elimdekileri. Ama yok. Dükkânın içinde iki masa dolu. Saat beş. Kadınlar kahkaha atıyor. Kadınlar çok güzel kahkaha atar. Diğer masadaysa yine iki kadın, sohbete koyulmuş. Ağrılardan ve gelecek planlarından söz ediyorlar muhtemelen. Dış kapının yanındaki tek masada oturan müşteriye doğru yürüyorum. Masası boş. Yemyeşil bir palto giymiş. Sokağa doğru bakıyor. Hayır, hayır sigara içmiyor. Ama içse olurmuş. Öyle duruyor.Kapıyı açıyorum, gülümseyerek ona bakıyorum. Simsiyah çekik gözlerinin ucu aşağı doğru sarkık. Kocaman bir ağzı ve iri bir burnu var. Çizgilerine tırnağımın sığabileceğini görüyorum. O da bana gülümsüyor ve gözleri neredeyse kayboluyor. Gözlerinin içinde hemen anlayabileceğim bir şey var. Hemen anlayabileceğim şeyleri, çok hızlı sezebilirim. Çünkü hemen anlayabileceğim şeyler üstüne hayatımı verdim ve onlar çok az. Çok çok az. Karnımdan küçük bir nefes alıyorum:
“Kahve ve kek sizin miydi?”
“Evet,” diyor. Kahveyi ve keki, masaya bırakıyorum.

İşte seri katilimle tam da böyle tanıştım.

, 6 Aralık
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi