.

Geçmiş zaman şimdiki zamana dönüşüyor inatla.

Hep yaptığım gibi saat bir civarında okulun arka duvarından atlayıp tren yoluna girdim. Eve gitmenin en kısa yolu buydu ama bu gerekçeyi ananeme bile yutturamazdım. Kalınca, düz bir osuruk ağacı dalının ortasındaki pamuksu dokuyu sert bir telle boşaltıp, bahçede yaktığım ateşte sertleştirerek yaptığım pigme çubuğumla, cebimde kalan son çitlembik cephanesini de tren yolunun kenarındaki çeşitli hedeflere atıp tükettim. Cephane olarak kullandığım çitlembikleri toplayabileceğim ağaçlar sadece tren yolu kenarında vardı. Uçları cebimi delmesin diye kâğıda sarılmış 12’lik iki inşaat çivisi cebimdeydi. Biri hafif paslıydı ama diğeri çil gibiydi. İkisini de tren rayının üstüne koyup, çitlembik ağacına çıktım. Tren gelene kadar iki cep cephane topladım. Tren gürültüyle geçti. Bayrak kırmızısı ve krem rengine boyanmış banliyö treniydi. Yük trenleri çok seyrek geçiyordu ama çivileri yassılaştırma oranları aynıydı. İkisi de pırıl pırıl parlıyordu. Hafifçe ısınmışlardı. Bir tanesinin ağız kısmında pek de istenmeyen bir kalınlık kalmıştı, çakı olabilmesi için bir daha raya koymak gerekecekti. Öbürü tam istediğim gibiydi, harika bir çakı olacaktı. Çakı kabzalarını da osuruk ağacından yapıyordum. Kullanışlı ve kötü kokulu bir ağaçtı.
Eve geldim. Annem komşuda, ananem nöbetteydi. Önlüğümü çıkarttırıp kolumdan çekerek sofraya oturttu. İştahsız çocuk muamelesi yapmayı seviyordu,” biz ekmeği üçe böler, birini zeytin, birini peynir, diğerini de ekmek niyetine yerdik,” diye anlatırdı. Dua eder gibi, “İnşallah siz öyle günler yaşamazsınız,” derdi. Sonra dedemin şehitlik haberini nasıl aldığını anlatırdı. Acıklı bir hikâyeydi. Uzun yaşadı, uzun öldü.
Domates salatası çok güzeldi. Domates çekirdekleri berrak ve durgun bir denizin kıyısında parıldayarak göz kırpan küçük çakıl taşları gibi zeytinyağının içine dağılmıştı. Etraflarında kırmızıya çalan küçük adacıklar oluşmuştu. Babam evde olmadığı için ekmeğimi banarak yedim, yanında zeytinyağlı çalı fasulye vardı. Aşırı lezzetliydi. Akşam yatağa dönüşmek üzere yorgan, çarşaf ve yastığımdan oluşan, rulo yapılıp divanın duvara değen kısmına yaslanmış kütleye sırtımı dayayarak en az domates salatası kadar lezzetli ıssız ada romanımı okumaya başladım. Ortalarına gelmiştim, batan gemiden kurtulanların ana besin kaynağı ekmek ağacı meyvesiydi. Gözümde hep bildiğimiz francala ekmek görüntüsü oluşuyordu. Öyle olmadığını biliyordum. Sokakta çocuk sesleri yankılanmaya başladı. Öğlenciler de dağılmıştı. Sokağa çıkmak üzere kitabı bırakıp fırladım. Yağmur başladı. Bir haftadır böyle oluyordu. Akşam ezanı okuduğunda tüm mahalle eve girerdi, girmemekte direneler için “evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine” tekerlemesini kıskançlık barındıran bir neşeyle söylerdik. Yağmur dindiğinde çıkmak için yine çok geç oldu. Bu yağan yağmurun isminin kırkikindi olduğunu o gün öğrendim. İşte tam o anın sonrası geçmiş zaman. Grisi bol, siyahı doygun bir Bresson fotoğrafı gibi.
Sonra da bir sürü şey oldu, ağaçlar, dumanlı şeyler, hafif esen rüzgarlar, uzun yağmurlar ve saçları omuzlarına aysız bir gecenin karanlığı gibi dökülen kadınlar…
Bellek kırılganlaşıyor olmalı geçen zamanla.
Zaman tıpkı terk edilmiş ahşap bir kulübenin imgesi gibi, hayatındaki ilk kadının yitişi gibi, bir alabalığın şarabı sevememesi gibi, istemsiz bir ereksiyon gibi, sertleştiriyor belleği.
Kırılganlık sert olanın değil, sertleşmiş olanın inceliği…

K.
İri bir alabalık turtası dilimi
adına

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi