.

Bu kadar derin ıssızlık ürkütücüydü. Yoksa ıssızlık içinde ancak deliler ve korkaklar ve köleler mi yaşayabilirdi.

Nihat genç

Her şeyden evvel bu satırlar mahalle delilerine övgü beyanındadır. Çivisi çıkmış bir modernleşmenin, önce kavramlara, sonra eviçlerine, yetmeyince tımarhanelere tıkmaya çalıştığı delilerin paramparça hayatlarına yüzeysel de olsa şöyle bir bakmanın vaktidir. Deliler zihinlerini kontrol edemeyen, dolayısıyla zihinleri, akılları ve hafızaları kontrol altına alınamayan, bütün alemlerin en coşkulu evlatlarıdır. Hep sürgündürler, hep muhaliftirler. Ezilenler, aşağılananlar, yok sayılanlar, “doğal seleksiyonu” aklının bir kenarında tutanlara bu fikri verenler hep delilerdir.

Tarihin her devrinde ayrıksı tutumları, ezberlenemeyen, standart hale getirilemeyen davranışları, öngörülemeyen tepkileri ile deliler, salt politik değil makro düzeyde bütün iktidarlar için sevimsiz “yaratıklar” gibi görülmüşlerdir. Foucault “Deliliğin Tarihi” adlı “arkeolojik” çalışmasında meseleyi tam da bu iktidar-zihin-[hatta] beden kontrolü noktasından ele alır. Hayattan yalıtım, yok sayma, komşuluk ilişkisini kesme; ülkeler, uluslar, sınıflar ve nihayet bireyler için ancak delilik söz konuu olduğunda uygulanır. Bunun tek şartı da sömürülmezlik durumudur. Deliler “sömürülmez” kategorisindedir ilk bakışta. Ancak delilerin en büyük erdemi bu değil sömürmeyi bilmemeleridir. Sömürülmezlik durumları ise üretime katılmasalar da biraz karışık. Aslında, beden işçiliği, seks köleliği, angarya, toplu tecavüze uğramak gibi bedensel sömürülerin en çirkinlerine kurban olurlar.

Modernleşme ile tanışmamış zaman ve mekanlarda sokakların, gündelik hayatın tabii dekoru olan, şehir dokusunun beslediği ve henüz korku ikonuna dönüştürülmemiş deliler, üretime katılmayıp üstüne tükettikleri anlaşılınca ve hatta silah tutamayıp modern ordulara nefer olamayacakları belli olduğunda birer birer kayıttan düşüldüler. Delilik modernite için bir maliyettir; istatistiklerde yutan elemandır. Osmanlı’da bayram günleri şeyhülislamdan, zabıta teşkilatına, kubbealtı vezirlerinden nalbantlar loncasına herkes saraydaki bayramlaşma merasimine katılırlardı. Tıpkı 29 Ekim’in sıralı protokolü gibi. Bu protokolün en sonunda ise deliler olurdu. Padişah bütün tebaa ile birlikte mutlaka delileri görmek istermiş. Makedonya’da kimi kasabalarda kışın paltosuz gezen delilerin uğursuzluk getireceğine inanılır. Her delinin üç beş paltosu vardır. Her şehrin ve devrin delisi bu kadar şanslı olmayabilir. Paltoları kadar hikâyeleri de olmalı bu delilerin.

Felsefe, psikoloji, iktidar bir yana folklorik figürler olarak bile bakıldığında deliler, kendilerine has ayrıntılarıyla birer kültür tarihi kahramanı. Geleceğe bırakılmış marazi miraslar ansiklopedisi. Kayıtları tutulmalı bir şeklide diye düşünüyor insan. Hayatının bir noktasında bir deliyle kesişmemiş insanın bütün hayatı ziyan ile geçebilir. Tabii bunu fazlası da zararlı da olabilir.  Şimdi deliler:

Kinder Adem

Bizim mahallenin en kral “deli”siydi. Kinder Adem göçmendi. Üstüne yetmezmiş gibi bir de Alamancıydı. Ama sadece orada doğmuştu. Kinder çikolatalarını yiye yiye çürütmüştü dişlerini. Meczuptu, mecnundu, kasketi Doğu almanya malıydı. Birinci içerdi Adem. Kinder Surprise çikolatalarını rafadan yumurta gibi çarpardı birbirine. Cebinde parası eksik olmazdı. Gri süveteri dört mevsim üzerinde olurdu. Çok dayak yemiş ama “akıllanmamıştı”. Yaşlı bir anası vardı, nine derdik, o bakardı Kinder Adem’e. Baba kayıplara karışanda ana-oğul başbaşa kalmışlardı. Bir mütekaid maaşıyla berhava olmadan yaşadılar. Önce Adem gitti, sonra kahrından ve yalnızlıktan annesi. Adem’in en sevdiği şey başkalarına çikolata ikram etmekti ama bunda başarılı olamadan göçtü. Kötü bir huyu vardı zira; çikolatayı ikram etmeden önce ilk kendi ısırıyordu. Bir tür İlk Gece / Prima Nocte saplantısı. Brave Heart filminde işlendi bu konu. Hani şu İngilizlerin evlenen İskoç kızlarına yaptığı şey. Önce kendi sahip olmak istiyordu çikolataya. Hem ilk çikolata hem ilk insan gibiydi Kinder Adem.. Soyunu garantiye alıyordu bu ısırıklarla belli ki. Kimse de yanaşmıyordu haliyle bu ikrama. Dişleri çok çürüktü. Gülmesine tahammül edemiyorduk. Oysa Kinder Adem aksi gibi hep gülüyordu, hep mutluydu çünkü hep çikolata yiyordu. Dişleri, kanı, karaciğeri dayanamadı bir gün. Doktorlar “ecel” dedi. Biz ise küçük aklımızla şeker komasına bağlamıştık cahilce. Göçtüğünde yaşını kimselere soramadık. 33 diyelim, öyle kalsın. Reklamlarda oynayamayacak kadar çirkindi ama Kinder deyince bizim için önce Adem sonra sürpriz yumurtalar gelir hala. Bildiğimiz ilk portre-reklam Kinder Adem’di.

– – – 0 – – –

Kinder Adem’in bilemeden bize öğrettiği şu oldu: “Ben çikolata yiyorum ve ne yaptığımı biliyorum. Kitap okuyorsanız ne okuduğunuzu bilin, doktorsanız tedavi etmeyi. Mühendis olursanız hesap yapmayı. Öğretmenseniz öğretmeyi.”

Evet Kinder Adem bir tek çikolatayı biliyor, bir de annesini seviyordu. Ama her ikisini de hakkıyla yaptı. Şimdi toprağın altında şekerleme yapıyor.

Tepeli Kemal:

Sadece mahallemizin değil bütün bir semtin en spekülatif ismidir. Çünkü deliliği bir ama rivayeti muhtelif. Kimisi “askerde dayak yedi, delirdi” diyor, kimisi “bekçiydi bir fabrikada, orada dövmüş gece hırsızlar böyle olmuş sonra” diyor. Doğrusu ikincisi, komşularına göre. İzmir’de Salhane’de bir yerde çalışıyormuş. Gece vakti dövüp, soymuşlar. İç çamaşırlarıyla olduğu halde tren yolunu takip ederek evini bulmuş. Sonra da düzelmemiş. Lakin akrabaları da kışla dayağına bağlıyor. Çocuklar ne vakit Tepeli Kemal’in yanından geçseler “Hazır Ol”, “Atatürk için saygı duruşu” bağırırlar; O da hemen başını eğer üç beş saniye bekler öyle. En sevdiği iş sigara içmektir. Kibrit kullanmaz Kemal, biri bitmeden diğerini yakar. Cezai ehliyeti yoktur ama uysaldır. Çok kızarsa taş atar ama bowling gibi atar. Kemal’in taşları belden yukarı çalışmaz. 33 yaşın verdiği ağırlıkla yaşar ve yaşlanmaz Tepeli Kemal. Bildiğimiz tepesini attırmamamız gerektiği.

– – – o – – –

Müfetiş ve Sultan Süleyman ile aynı sokakta oturur. Her köye bir deli kontenjanı ayrılmışken bir sokakta üç deli… dışarıdan bakanlar için şenlik yeri, sakinleri için tımarhane, ama hem delilere hem ailelerine bakan bir vicdan için tragedya perdesi.

Müfettiş:

Aslında deliden ziyade ya da deli olmakla birlikte mahallemizin cinsel tercihi farklı bilinen tek üyesi. Lakabı değil adı Müfettiş; kafa kağıdında yazan bu yani. Sarı ve permalı saçları var. Tütüne gider, düğünlerde köçeklik yapar, mevsimlik işçi olur Menemen’de. Böyle geçinir gider. Zeki Müren ve Bülent Ersoy’dan önce onu bildik biz. Farklılığı hemen göze çarpıyordu ama sorularımız büyükler tarafından yantsız kalıyordu. İşin ilginç tarafı iki yüzlü ahlakın kol gezdiği bir ülkede Müfettiş mahalle tarafından kabul görmüştü; şimdi düşünüyorum da ayrımcılığa dair bir emare hatırlamıyorum. Konuşması farklıydı bir kere, sonra zihni başka çalışıyordu. Bedeniyle, tercihiyle ve bilinçsizce kimlik biçtiği medan okumasına bir de delilik eklenmişti. Şimdi düşünüyorum da belki deli değil de farkına varılmamış bir dahiydi kendisi. Gündelik hayatın içinde ayrımcılık sergilenmese de kendisine bu farklılığın bedeli “deli” sanılmakla ödetilmişti. Bu satırlar bel ki de kolektif suçun birer parçası; bilemiyorum.

– – – o – – –

Ama şu var ki Müfettiş de diğerleri gibi yaşını göstermiyor, yaşlanmıyor. Yani aslında zamana da meydan okuyor. Yaşlarını belli etmeme, kendilerini açık etmeme en büyük marifetleri olsa gerek. Bir de mekandan soyutlansalar fantastik roman kahramanları gibi olacaklar. Zaman yok, mekan belli değil, diller başka, ezberler bozuk, konuşulanlar şaşırtıcı. Müfettiş 30’dan büyük 35’ten küçük yaşıyla ve elbette bastırılmış aşklarıyla yaşamaya devam ediyor. Hollanda’daki “hemcinslerinin” haklarını bilseydi ne derdi; rüya mı sanırdı?

Sultan Süleyman:

Asıl adı elbette Deli Süleyman. Aramızda Sultan Sülayman diyoruz. Nedense en çok korkulan oydu; tipi pek tekin olmadığı için olsa gerek. Bir kere bütün “kara sıfatlar”ı üzerine almış. Çok koyu bir ten, çirkin bir yüz, iri bir burun, anlaşılmayan bir konuşma, nereye uzandığı her an sürpriz yaşatan iri ve biçimsiz eller… İlkokul yıllarından hatırladığım bir ayrıntı var: Süleyman sapıklalıkla itham edilmişti. Okulun yanındaki erik bahçesinde bir taciz söylentisi yayıldı. Suç Süleyman’a kesildi. Sonra aklandı ama hep o günle anıldı. Daha kötüsü, Sultan Süleyman müsakbel performansıyla şüphelerin haklılığına delil olacak bir iki girişimde bulundu. Peki sultanlığı nereden geliyor? İlk itiraf böylece gelsin: Sultan Süleyman, Müfettiş’e hastaydı. Bunu da sağda solda açıklıyordu. Biz de işte bunun üzerine bir isim takmıştık kendisine. Düzeysiz mahalle geyikleri açılınca laf ikisine geliyor, ne kadar yakıştıklarını konuşuyor, aynı düzeysizlik eşliğinde ikisini balayına bile çıkarıyorduk. Ama şimdi düşünüyorum da ıskaladığımız bir şey vardı. Biz kaldırımda dişlerimizin arasından “cisk” diye tükürüp geyik eylerken, Sultan Süleyman, sıfatına layık bir şekilde semt pazarlarını fethediyordu. Cuma, Cumartesi, Pazar günleri üç tekerleli arabasıyla pazardan evlere servis yapıp nafakasını doğrultuyordu. Hatta rivayeti odur ki Sülo [kısaca Sülo da derlerdi] pazarlığını taşıdığı kadınlardan birine feci yanıkmış. Ondan para almazmış. Başkasının da o kadının pazarlığını taşımasına da izin vermezmiş.

– – – o – – –

Süleyman bütün günahların kendisine kesilmesine yetecek kadar çirkin olduğunu bilmeden ve ona kestiğimiz sayısız faturanın vicdanlarımıza birer derin çentik olarak geri döndüğünü idrak edemeyecek. O da Hz. İsa’nın öldüğü yaşta kaldı ve 33 yaşına saplandı.

Güllü Necati:

Gerçek amcam diye söylemiyorum, mahallemizinen entelektüel delisi. Ailemizin bazen neşe bazen hüzün kaynağı. 1946 doğumlu ama her daim 33 yaşında gösteriyor. Hiç yaşlanmadı. Çocukluğundan beri epilepsi. En büyük özelliği kafiyeli konuşması. Hem Makedonca hem Türkçe kafiyeli konuşur hatta ikisini karıştırıp bir kullanımlık tekerlemeler icad eder, yazık bana ki birini bile kaydedemedim. İsmini Nejat/Necat şeklinde tellafuz edenlere bir iki kez giriştiğine şahit oldum. Ama öncesinde gramatik uyarılarını mutlaka yapıyor. Şu Alman malı, kolunda Alman bayrağı olan yeşil parkasından vazgeçmez. Güllü denmesinin sebebi sağ gözünün üstünden başlayıp alnına, saç diplerine kadar yayılan kocaman pembe-kırmızı bir et parçası. Tam Sait Faik’in anlatacağı tarzda bakışları var. Gevrek satar, en büyük uğraşı budur. Kazandığı paraları bizim kömürlükte saklar [Bunu da ilk kez buradan açıklıyorum; ikinci itiraf]. Favori takıntıları vardır. Çöplerden ilaç kutularını, şurup şilerini toplar ve uzaklarda imha eder. İşaret parmağının iç kısmını yanağının iç kısmına sokup geri çeker ve “plop” diye bir ses çıkartır; bunu hep yapar. Güllü Necati hep sağdan yürür ve bir gün cüzdan bulacağına inanır.

Oy kullanmaz, “bilinçsizdir” ama “bunların hepsi hırsız” sığlığına düşemeden politikacılar hakkında isim isim yaptığı yorumlar ve Ecevit’ten esirgemediği sempatisi havada durmaz, bir dayanağı vardır.

Gazoz kapağına ölümcül tepkiler verir. Üzerine gazoz kapağı atılması ya da yanında bu iki kelimenin tekrar tekrar söylenmesi durumunda çıldırır. Ağzından köpükler çıkar. Neden böyle olduğunu kimse bilmiyor. Birgün üzerine gazoz kapağı atan bir çocuğu yere yatırıp beline kocaman bir taşla vurmuştu. Kafasına da vurabilirdi. Zor kurtardık. Dört farklı sesi vardır bildiğimiz. Konuşurken, kızarkan, şarkı söylerken ve gevrek satarken duyarız bunları. Belki bilmediklerimiz var. Ne bileyim laf atarken, sesli düşünürken, belki ana avrat söverken. Üçüncü itirafım da Necati Amcama nasip olsun:  Bütün seslerinden tedirgin olurum hâlâ.

– – – o – – –

Necati Amcam bizim turnusol kağıdımız. Onun yüzüne bakıyor, ona dokunuyor, bayramda ellerini öpüp alnımıza götürüyoruz. İnsanlığımızı sınıyoruz.

Vranofçalı Abdo:

“Vranofçalı Abdo İçin Bir Konuşma” gerekiyor galiba. O yurtdışından bir deli esinti. Malatyalı Abdo’nun ruh kardeşi, ikizi. Turgut Uyar’ın kayıp kahramanı. Makedonya Cumhuriyeti’nin tam ortasındaki bir dağ köyünün yani bizim köyün, yani Vranofça’nın muhteşem sesli delisi. Şaşılığı bütün komşu köylerde bilinir. Adına oyunlar, tekerlemeler, şarkılar yazılmıştır. Kimi Arnavut der, kimi Türk der, kimi Torbeş der, kimi Makedon der, kimi Roman der. Balkanlar gibidir Abdo. Karışık, delirmiş, çıldırmış, eğlenceli ve nereye baktığı, ne dediği belli olmayan. Benzetildiği bütün kökenlerin dilllerini bilir. Şarkılarını bilir. Tek hayali zengin olmaktır. Türkiye’den gidenler mutlaka bir kıyafet, ne bileyim ayakkabı götürür kendisine. Ama bir gün hiç unutmam isyan etmişti. “Nevesta” yani gelin istemişti Türkiye’den.

Balkanlı bir deli olarak haliyle farklıydı ve milliyetçi değildi. Sanırım Balkanlarda bu, ancak deli olununca mümkün olan bir şey. Adam gibi güvendiğim bir Slavoj Zizek var bir de Vranofçalı Abdo. Hemşehrisi Milcho Mancevski bile [ki naçizane benim de hemşehrimdir] Abdo gibi değildir, bilinçaltında başka saplantılar döner durur. Ah Milcho da deli olsaydı tam olurdu. Sinema aşkımız coşardı. Abdo başrollere yükselir, Balkanlarda kardeşlik masallarında oynardı. Ama Abdo, ki adı Abdi’dir, nasıl bir korkuyla öğretilmişse köyden dışarı çıkmamıştır hiç. Bütün evreni köydür. Köyde çalınan bütün şarkıları bilir. Köy gençleri Mahzun Kırmızıgül’ü çok seviyor. Abdo “alem buysa kral benim” diyor. Köyün Miloşeviç’ten kaçıp metruk evlere yerleşen Arnavut mültecilerinden öğrendiği şarkılar da var tabii. Bir de radyodan yayılan patriotski pesni/vatan türküleri var elbette [Bizim Hasan Mutlucanın serhad türküleri gibi]. Onları da biliyor Abdo.

– – – o – – –

Abdo şarkılarla biçilmiş ve sınırları türkülerle çizilmiş bir hayatın öznesi olarak bize, kendisini her görüşümüzde başka bir hayat bağışlıyor. Avrupa’nın günahlarını, Balkanların kanlı kaderini üzerine sünger gibi çekiyor. Vranofçalı Abdo, vicdanlarımıza ve gözlerimize baka baka söylediği şarkılarla bir kıtayı temize çekiyor. Unuttum sanmayın. Abdo 33 yaşında işinin başında.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi