.

Metin merkezli okumaya eski bir bakış

Hermenötik kadim bir bilim olsa da bizler onu ancak modern zamanlardaki âlimleri üzerinden tanıyoruz. Çağdaş gelenek Gadamer’e ve ustası Heiddegger’e, oradan da Dilthey ve Schleiermacher’e ulaşır. Meslekten olanlarımız ortaçağ ve biraz öncesiyle ilgilenmek zorunda kalmış olsalar da, ancak Judeo-Hıristiyan geleneğin izini sürmüşlerdir. Oysa tefsir disiplini altında muazzam bir İslamî literatür elimizin altındadır. Bu literatürün en ilgi çekici bölümünü ise şüphesiz ki sufîlerin tefsirleri oluşturmaktadır. Bu küçük yazı ise, sufîlerin büyüklerinden ve kalemi en velutlarından İbn Arabî’nin söz, okuyucu ve söyleyen ilişkisi hakkındaki görüşlerini ve onun özgün hermenötiğini ustalıkla aktaran Chodkiewicz’in Sahilsiz Bir Umman adlı kitabının ilk bölümünün beceriksizce bir özetidir.

İbn Arabî Futuhat’ta garip bir fetva rivayet eder. Fetva, dört büyük Sünnî fıkıh mezhebinden birinin kurucusu olan İmam Malik’e aittir: “Malik bin Enes’e soruldu: Su domuzunun[1] etinin hükmü nedir? Malik cevap verdi: Haramdır. Ona itiraz ettiler: Bu hayvan [eti helal olan] balıklardan değil midir? Malik şöyle dedi: Şüphesiz öyle, ama siz onu ‘domuz’ olarak isimlendirdiniz.” (I, 411) Bu fetva sadece bugünün değil, kendi zamanının ortalama aklı için de çılgınca görünecektir. İbn Arabî ise bu fetvayı iki kez rivayet etmekle kendi hermenötiğinin kalbine işaret etmektedir: İsmin hükmü ve isimlendirmenin sırrına.

İbn Arabî’de görülen, Allah’ın sözünün sureti üzerindeki aşırı hassas ve dikkatli tavır, bu suretin yalnızca Hakikat’in en uygun ifadesi olmasından değil, bizzat Hakikat olmasından kaynaklanır: Söz yalnızca anlamı taşımaz, ama bizzat anlamdır. Burada sorulması gereken soru şudur: Peki sözün kesinliği muhakkak tek-anlamlı bir okumayı zorunlu kılmayacak mıdır? Vahiy bir kez inmiştir ve artık daima aynı şekilde tekrar edilmektedir. O halde her türlü hermenötik daha en baştan dışarıda mı bırakılmaktadır? “ Kur’an onu okuyanlar için her an yenidir” diyerek sorunu henüz söze başlarken çözen İbn Arabî şöyle devam eder: “Ama her okuyucu onun yeniden inişini idrak edemez, çünkü zihni kendi doğasıyla meşguldür. Bu durumda, okuyucunun üzerine inen Kur’an onun doğasının örtüsü altında kalmakta ve okuyucuda bir zevk ortaya çıkaramamaktadır.” İbn Arabî bu hali bir hadise dayandırarak, “Bu, dillere inen Kur’an’dır, kalplere inen değil” der. Bu iki okuma arasındaki farkı ise şöyle tarif eder: “Kalbe inen Kur’an anlayışı da getirir; bu kalbin sahibi olan kişi vahyin dilini hiç bilmiyor olsa da okuduğu ibarenin anlamını dolaysızca anlar.” İbn Arabî bu muhakemenin sonunda daha da ilginç bir yere varır: “Kur’an hazreti ve menzili böyle olduğuna göre, herkesin onda kendi talep ettiğini bulacağı anlaşılıyor olmalıdır.” (III, 93-94) Kesilmeksizin, sürekli indirilmekte olan Kur’an hem daima aynıdır hem de her an işitilmemiştir. Onu almaya kazır kalplere durmaksızın yeni anlamlar, hiçbiri yekdiğerini bozmayan ve tümü hiç değişmeyen sözün içinde en baştan beri bulunan yeni anlamlar iletmektedir.

İbn Arabî sözü anlamak ile söyleyeni anlamak arasındaki farka işaret eder ve talep edilmesi gerekenin ikincisi olduğunu söyler. Basireti açılmış olan okuyucuya, sözü her okuduğunda, önceki okumalarda kendisine bahşedilmiş ve sonrakilerde bahşedilecek olanlardan farklı bir anlamın iletildiğini ifade eder. “Anlayışı iki okumada aynı kalan kişi ziyandadır. Anlayışı her okumada yenilenen kişi ise kazançtadır. Okuyup da hiçbir şey anlamayana gelince, Allah ona rahmet etsin.” (III, 128-129) Ama daima sabit olan sözden anlamların sonsuz çokluğunu ortaya çıkaracak olan ancak söyleyendir. Okuyucu tüm teorik yetilerini sonuna kadar zorlasa bile kendi başına böyle bir noktaya ulaşamayacaktır. Hatta böylesi bir çaba yalnızca faydasız kalmayacak,  söyleyenin ona o anda ilettiği anlamı idrak etmesini de tamamen imkânsız kılacaktır. O halde okuyucuya düşen bütün teorik yetilerini askıya almak ve kendini gerçek okuyucu olan Allah’ın sözüne bırakmaktır. “Kulum beni dinlediği sırada ona onun diliyle kitabımı okuyan benim. Ve bu benim onunla müsameremdir[2]. İşte böyle bir kul sözümü tatmıştır. Ama eğer anlamlarda takılacak olursa, görüş ve düşünceleriyle benden uzaklaşacaktır. Çünkü ona düşen, yalnızca bana yönelmek ve kulağını sözümü idrak için uygunlaştırmaktır. Ta ki ben bu okumada hazır olayım. O zaman okuyan ve işittiren ben olurum” diyerek İbn Arabî söyleyenin sözünün okunuşu hakkındaki yönergelerini aktarır. Yalnızca bunlara uymakla, iyi bir okuyucunun ulaşacağı büyük menzili müjdeler: “Böyle bir kul ilmini benden alır, kendi görüş ve düşüncelerinden değil. Bu kul artık cennet ve cehennem endişesi taşımaz, hesap gününün ve mahşerin tasasına düşmez, dünya ve ahret kaygıları duymaz, çünkü eşyayı artık kendi aklıyla idrak etmemekte, ayetlerimi kendi görüşüyle düşünmemektedir. O kulağını sözüme vermiştir sadece. Ve böylece benimle şahit, benimle hazır olmuştur. Ona öğreten artık ben olurum.” (I, 239)

İbn Arabî’nin kurallarını anlattığı, sürekli bir yenileniş sayesinde her okumada yeni anlamlar keşfedilmesini sağlayan hermenötik, sözün suretine dolaysızca bağlıdır. Anlamdaki bu sonsuz çokluk da bizzat sözün suretinden kaynaklanır: “İster Kur’an’da, ister Tevrat’ta, ister sahifelerde[3] olsun, Allah’ın sözündeki herhangi bir ayetin —o ayetin vahyedilmiş olduğu dili konuşanlar tarafından olası görülecek— bütün anlamları, Allah’ın ayete o anlamları veren kişilere seslenirken murat ettiğinin ifadesidir.” (II, 119)  Dolayısıyla ne kadar aykırı, ne kadar şaşırtıcı görünürse görünsün bu olası anlamlardan hiçbiri mutlak olarak reddedilmemelidir. Zira Allah bir ayeti indirirken, onu oluşturan sözcük ya da tamlamalardaki çok-anlamlılığı bilerek indirmektedir. Bu kuralı inkar etmek, Allah’ın bilgisinin sınırsızlığını inkar etmek olur.

Ancak bu yönergelerin kişiyi okuma sırasında dilbilim temrinleriyle uğraşmaya çağırdığı sanılmamalıdır. Okuyucudan beklenen saflaşmadır. Bu saflaşma sonucunda okuyucu ümmî hale gelmektedir. Genellikle “okuma yazması olmayan” olarak çevrilen bu sözcük ümm (anne) sözcüğüyle birlikte “mm” kökünden gelmektedir ve sözlük anlamıyla “annesinin onu doğurduğu halde bulunan” demektir. Bu, Taocu bir şiirde de arzulanan haldir: “Yeni doğmuş bir bebeğin gülüşünü tekrar yakalayabilsem”. Futuhat’ın bir bölümünü bu kavrama, yani ümmiyyeye ayıran İbn Arabî’ye göre, zihninin işlemlerini askıya alabilen kişi okuma yazma bilse de ümmî sayılacaktır: “Bize göre ümmiye, anlam ve sırların açığa çıkması için görüş ve düşüncelerin kullanılmasını terktir.” (II, 664)

İbn Arabî’ye göre bir sözcüğün ya da bir ayetin olası anlamları değerlendirilirken zihne başvurulabilir. Ama gerçek anlam, yani o sırada okuyucu için kastedilen anlam, ruhun yalınlığı içinde ilahî seslenişin doğrudan söyleminden doğan anlamdır.

Kaynakça:
Chodkiewicz , Michel. Sahilsiz Bir Umman : Muhiddin İbn Arabi. İstanbuk: Gelenek Yayıncılık, 2003.


[1] “Hınzırü’l-mâ” genelde balinagilleri, özelde ise yunusları ifade eder.
[2] “Müsamere” yani “gece konuşması” ifadesi, gecenin son üçte birinde Allah’ın dünya semasına indiğini bildiren hadise anıştırmadır.
[3] “Sahifeler” Kur’an’dan önceki bütün vahiyleri genel olarak ifade eden Kur’anî bir tabirdir.

, 23 Temmuz
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi