.

Anayasa değişikliklerinin halk tarafından onaylanmasıyla birlikte, 12 Eylül’ün sorumluları hakkında suç duyuruları başladı. AKP’lilerin bu eliçabukluk karşısında hafiften telaşa kapıldıklarını hissediyorum, hatta parti çevrelerinden bir kısmında “acaba bu arada biz de okka altına gider miyiz” endişesi başlamıştır tahminimce, “sen ne yaptın Tayyibim” sızlanışlarını duyar gibiyim.

Madem Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı geldi, ben de işgüzar ve vaktibol vatandaşlarımızı, seçim kanununu Anayasa Mahkemesi’ne götürmeye çağırıyorum.

Evet, açıklıyorum: Seçim kanunu, anayasanın 67. maddesine aykırıdır ve iptal edilmesi gerekir. Gerçi anayasada kanun iptali için başvuruda 60 günlük süre veriliyor ama bireysel başvuru hakkının yeni alınması dolayısıyla 60 günlük sürenin şimdi başladığına hükmedilmesi de hukuken mümkün olabilir, bilmiyorum. Ben her ihtimale karşı yazayım.

Anayasanın 67. maddesinde şöyle bir hüküm vardır: Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir.

Buradan şunu anlıyoruz, seçim kanunu, temsilde adalet ilkesini, yönetimin istikrarlı olması ihtimalini arttıracak şekilde kısmen ihlal edebilir. %10 baraj, bu maddedeki “yönetimde istikrar” ifadesine dayandırılarak uygulanıyor.

Barajı şimdilik bir kenara bırakalım, milletvekilliklerinin illere dağılım yöntemi bu maddeye aykırıdır. Şu andaki kanuna göre, önce her ile nüfusuna bakılmaksızın birer sandalye veriliyor. Daha sonra kalan sandalye sayısı, illerin nüfuslarıyla orantılı bir şekilde dağıtılıyor. Başlangıçta verilen birer sandalyenin temsilde adaletle bağdaşır bir tarafı yok. Üstelik en son nüfus sayımı sonucu, nüfusu en az il olan Bayburt tek sandalyede kalınca, bu kanunda bir değişiklik daha yapılarak her ilin en az iki sandalyesi olması zorunluluğu getirildi. Şu andaki dağılıma göre Bayburt’ta yaklaşık her 38.000 kişiye bir sandalye düşüyor, İstanbul’da ise her 150.000 kişiye bir sandalye düşüyor. Yani Bayburt’taki vatandaş, İstanbul’daki vatandaşa göre dört kat fazla temsil ediliyor. Nerede temsilde adalet?

Peki bu adaletsizlik, yönetimde istikrar ilkesine bir yarar sağlıyor mu? Tam tersi, birçok il, nüfusları yeterli düzeyde olmadığı halde 1 yerine 2 kişiyle temsil edildiği için, en çok oy alan partinin, yani muhtemel iktidar partisinin yanı sıra, muhalefet partilerinden birinden de bir temsilci seçmesi ihtimali artıyor. Yönetimde istikrar ilkesini, basitçe tek parti iktidarı ihtimalinin arttırılması şeklinde anlarsak, bu adaletsizlik, tek parti iktidarı ihtimalini arttırmıyor, aksine azaltıyor. Anayasanın 67. maddesinde, bazı bölgelere, hasbelkader il yapıldıkları için fazladan hak etmedikleri bir sandalye vermeyi haklı çıkaracak bir şey yok. Yani bu uygulama, anayasada bağdaştırılması istenen iki ilkeye de aykırı.

Kanunun bu şekilde olmasının nedeni her ilin en az bir sandalye almasını garantilemek olmalı, ama bunun başka ve çok daha adaletli yöntemleri var. İlgililerin, ABD Temsilciler Meclisi’ndeki sandalyelerin eyaletlere dağıtılma yöntemine bakmalarını öneririm (afedersiniz her bokta ABD’yi örnek gösterenlere de gıcık olurum ama bazı şeyleri de akıllıca yapıyorlar, haklarını vermek lazım). Orada da önce her eyalete bir sandalye dağıtılıyor. Sonra her eyalet için bir kota hesaplanıyor, temsilci başına düşen nüfus ile, eyalete bir sandalye daha verilse temsilci başına düşecek olan nüfusun geometrik ortası şeklinde (yani çarpımlarının karekökü). Her bir aşamada, kotası en yüksek olan eyalete bir sandalye daha verilerek kalan sandalyeler dağıtılıyor. Sonuç bizimkinden çok daha orantılı ve her eyaletin en az bir sandalye alacağı garantili.

Gelelim baraja.

Şimdiye kadar %10 ülke barajı uygulanan altı genel seçim yapıldı. Bu altı seçimden üç tanesinde tek parti çoğunluğu çıktı, üç tanesinde çıkmadı. Tek parti çoğunluğu çıkan üç seçimden birinde de (2007) baraj olmasaydı da tek parti çoğunluğu çıkacaktı. Yani %10 barajı, altı seçimden yalnız ikisinde istenen sonucun çıkmasında etkili oldu. Ama altı seçimin tamamında temsilde adalet ilkesini zedeledi.

Dahası, tek parti çoğunluğu çıkmadığı durumlarda, yönetimde istikrar ilkesine de aykırı çalıştı. Çoğunluğu sağlayamayan ama en büyük parti olan partiler, istikrarlı bir koalisyon kurabilmek için ihtiyaçları olan küçük partiler mecliste olmadığı için, genellikle çatışma halinde oldukları diğer büyük partilerle koalisyon kurmak zorunda kaldılar ve bu koalisyonlar da problemli oldu.  Büyük partilerin çatışma halinde olması şaşırtıcı değildir, büyük oldukları için çatışırlar ve çatıştıkları için büyük olurlar. Dolayısıyla baraj uygulaması tek parti çoğunluğu sağlayamadığında, baraj olmadığı durumdan daha istikrarsız bir tablo ortaya çıkarıyor.

En basit örneği şu: 1999 seçimlerinden sonra DSP-ANAP-MHP koalisyonu kuruldu ve bu koalisyon 2002’de MHP tarafından bozuldu. Oysa baraj olmasaydı, yüzde dokuz civarı oyla meclis dışında kalan CHP de meclise girebilecekti, dahası DSP-ANAP-CHP koalisyonu kurulması mümkün olacaktı. Sonuçta koalisyonu bozacak olan partiye, koalisyonda ihtiyaç olmayacaktı.

Yani, geçmiş tecrübelere bakarak, %10 barajının istikrar sağladığı durumlarla istikrarı bozduğu durumların neredeyse denk olduğunu görebiliriz. Oysa her seferinde temsilde adaleti bozmaktadır, dolayısıyla anayasada tarif edildiği şekilde bu iki ilkeyi bağdaştırmaktan uzaktır.

AKP iktidarına naçizane önerim, seçim kanununu anayasaya uygun hale getirmeleridir. Üstelik sandalyelerin illere dağıtılmasında ABD modelini benimserler ve barajı kaldırırlarsa, ortaya çıkacak sonuç onları çok fazla rahatsız etmeyebilir.

Şöyle izah edeyim: Baraj şu anda sadece bir partiyi dışarıda tutuyor, o da BDP. Gerçi bacadan girmenin yolunu buldular, ama bu yolla kazandıkları sandalye sayısı, d’Hondt yöntemi yüzünden, parti olarak kazanacaklarının çok altında. Dolayısıyla baraj sadece onlara işliyor.

Şu anki sistemde, BDP dışında, baraj altında kalan partiler, seçmenleri belli bölgelere toplanmamış olan, her bölgede yakın oranlarda oy alan partiler. Yani baraj olmasa da az sayıda sandalye kazanacaklardır. Örneğin Saadet Partisi, 2002 seçimlerinde %2,5 oranında oy aldı ve meclis dışında kaldı. Ama baraj olmasaydı da sadece dört sandalye kazanacaktı.

Öte yandan son seçimlerde baraj olmasaydı, BDP (yani o zamanki DTP) 20 yerine 40 civarı sandalye kazanacaktı. Ne var ki, aslında, adaletli bir temsille, o kadar sandalyeyi hak etmiyorlar. Güçlü oldukları illerin çoğu nüfusu az olan iller, dolayısıyla nüfuslarına bakılmadan peşin verilen birer sandalye yüzünden mecliste temsil oranları, nüfuslarının oranından çok daha fazla. Ama sandalyeler nüfusa adaletli şekilde dağıtılsa, Doğu ve Güneydoğu illerine çok daha az sandalye düşecektir. Dolayısıyla AKP’nin barajı kaldırmakla uğrayacağı kayıp fazla olmayacaktır. Ama görüntüyü kurtaracaktır.

Aslında hepsi hikâye, ben de farkındayım, ama ne yapayım…

, 14 Eylül
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi