.

1.

Recep beyin emekliliğine üç yıl kalmıştı ve yaklaşık üç saattir araba kullanıyordu. Hasene hanımla yirmi beş yıldır evliydiler, iki çocukları olmuştu, ikisi de erkekti;  ön koltukta kocasının yanında oturuyordu. Büyük oğulları Mert şehirde kalmıştı, mühendislik okuyordu ve finallere çalışması gerekiyordu, ikisi de gurur duyuyordu oğullarıyla. Arka koltukta bez spor çantaları, ağzı büzülüp kapatılmış çok sayıda naylon poşet ve bir küçük hostes bavulunun oluşturduğu yığının yanında oturan küçük oğulları Can’dı ve hayatından pek de memnun görünmüyordu. Bu yıl ilköğretimi bitirmişti, yeni öğretim yılında liseye başlayacaktı ve artık büyüdüğünden çok emindi, üç aylık yazlık tatilini bir tür hapis olarak görmeye başlamıştı, yakışıklı sayılırdı ama sevgilisi yoktu ve hemen her konuda doğruluğundan şüphe etmediği fikirleri vardı.

Hasene hanım yaklaşık bir haftadır bu taşınma işiyle uğraşıyordu. İkinci kez satın alınmaması için yazlığa götürülmesi gereken hayati eşyaların poşetlenmesi ve sürekli olarak unutulmuş bir şey olmaması için bu eşyaların zihinsel bir çabayla hatırlanması gibi zor bir iş yapıyordu. Yılda iki defa kullanmak zorunda olduğu zihinsel kapasitesini bu yoğunlukta kullanmak yüzünde düşünceli bir ifade biçiminde, hayatında ise dikkat dağınıklığına bağlı sakarlık olarak görünür hale geliyordu. Aile fertlerine ilk başlarda sevimli gelen bu geçici sakarlık bir haftaya yayılan hazırlık boyunca sürdüğü için hafif hafif sinirsel bir gerginliğe dönüşmek üzereydi. Kız olgunlaşma enstitüsünü bitirmiş ve şu anda bir iki kalıp dışında unuttuğu bir Fransızca ve özellikle evliliğinin ilk yıllarında çok işine yarayacak olan dikiş ve ev idaresi eğitimi almıştı. Okul biter bitmez Recep beyle evlenmiş ve tüm hayatı boyunca iyi bir anne olmaya çalışmıştı, bunu da başarmıştı, gerçekten iyi bir anneydi, çocuklarını ve kocasını eski bir alışkanlık gibi seviyordu.

Recep bey evlendikleri yıl bir tanıdık vasıtasıyla Tapu İdaresine memur olarak girmiş, rahmetli babasının deyimiyle, “sırtını devlete dayamış” ve kendini kurtarmıştı. Babası ertesi yıl “kafası rahat” bir şekilde ölmüştü. Recep bey ilk birkaç yılsonunda işine iyice alışmış, iş arkadaşlarıyla kaynaşmış ve uzun yıllar içinde, bir ev, bir yazlık ve iyi bir araba alacak kadar para kazanmış, çocukları zorluk çekmeden okumuştu. Bu bolluk dönemi 1984 yılında bütün tapu dairelerine kamera sistemi yerleştirilmesiyle ciddi bir sekteye uğramıştı, recep beyin kendi deyimiyle o yıldan sonra “memur maaş”ına talim edecek kadar kötüleşmişti durumları. İyi bir babaydı.

Hasene hanımın en güzel yaptığı şey bir tür zeytinli ekmekti. Aile ve yakın çevrelerinde ‘zeytinli’ olarak adlandırılan bu ekmek, ekmek olmaktan öte iyi bir börek gibi ana yemek sınıfına dahil edilecek kadar heyecanla karşılanırdı ve genellikle Pazar ikindi kahvaltıları için sabahtan mayalanırdı. Hasene hanıma sorulursa, bu işin zor kısmı zeytin çekirdeklerini ayıklamaktı, gerisi hamuru mayalayıp fırına koymaktan ibaretti. Zeytinli ekmek için uygun zeytini bulmak önemliydi, kalın etli sofralık Gemlik zeytini dolapta ayrı bir kapta durur, asla kahvaltılık olarak sofraya çıkmazdı, hele de hafta içi sabah kahvaltılarına asla. Kazara biri çıkarttı mı Hasene hanım küçük bir sinir krizi geçirir ve bu durumun bir daha tekrarlanması halinde bir daha asla ‘zeytinli’ yiyemeyeceklerini,” kolaysa zeytin çekirdeklerini siz ayıklayın” tehdidiyle, şüpheye yer bırakmayan bir kesinlikle ifade ederdi. Herkes dehşet içinde bu olayın bir daha ‘asla’ tekerrür etmeyeceğine dair Hasene hanım ikna olana kadar çeşitli sözler verir, Hasene hanım da pek uzatmadan ikna olurdu. Mutsuz görünen mutlu bir kadındı.

Recep bey 1984 yılından sonra, karısının yaşlılığa yorduğu, cimriliğe varmayan bir tutumluluk hastalığına yakalanmıştı, buna uzun yolda mola vermeme alışkanlığı da eklenince, yazlık yolculuğu soluksuz bir uzun mesafe koşusuna dönüşmüştü. Bu Hasene hanım için sorun değildi ama eşinin araba kullanırken gözünü yoldan ayırmadan beslenebileceği atıştırmalıklar yapma işi de ona kalmıştı, ama zaten her yolculuk için bir şeyler hazırlardı o, elinde değildi, dünyanın bin hali vardı.

O sabah yarım kilo böreklik birinci kalite unu elemiş, içine bir çay bardağı sızma zeytinyağı koyup, iki çay kaşığı kuru mayayı serpmişti, biraz da su ekleyip mayayı uyanmaya bıraktı. Mersin’deki yaylalarından gelen kuru nanenin zeytinli için ayırdığı küçük paketini dolabın arkalarından biraz uğraşıp çıkartmış ve iki tatlı kaşığı kadar naneyi unun üzerine serpmişti. Naneyi dolabın arkasındaki güvenli yerine tekrar kaldırdı, nane yazlığa gitmiyordu, ‘zeytinli’ ritüeli sonbahara kadar tatildeydi. Sıra işin sıkıcı kısmına yaklaşıyordu, iki tane orta boy soğan seçti, bir tane daha alıp almamakta kısa bir tereddüt yaşadı, Can soğanı fazla olanı daha çok seviyordu ama Recep yaşlanıyordu, her seferinde midesi ekşiyip duruyordu. Soğanları soydu ve ahşap tahtasında küçük küçük doğradı, sürekli yaşaran gözlerini elinin dışıyla sile sile işini bitirdi; soğanlar da üzerinde oluşmaya başlayan küçük kabarcıklardan anlaşıldığı gibi uyanmaya başlamış unun üzerindeki yerini aldı.  Sırada en sevmediği kısım vardı, ne yaparsa yapsın, ne kadar sistemli çalışırsa çalışsın her durumda bir iki zeytin çekirdeği ekmeğin içine bir şekilde kaçıveriyordu. Sıkıntı bastı. Dolaptan zeytin kabını çıkarttı, tahtası ve zeytin çekirdeği çıkartma bıçağını hazırladı, küçük bir muhallebi kasesi çıkarttı, tahtanın hafif çaprazına koydu, bu çekirdekler içindi. İlk zeytini alıp bıçağı tam ortasına yerleştirdi, zeytini hiç kıpırdatmadığı bıçağın altında ustalıkla bir tam tur döndürdü ve tur tamamlandığı anda yetenekli bir pinpon oyuncusunun yüklü gelen bir kesmeyi sert bir hücum vuruşuna döndürmek için yapmak zorunda olduğu o yumuşacık, belli belirsiz bilek hareketiyle ‘backhand’ vurur gibi bileğini kaydırdı. Zeytinin şaşılacak düzgünlükteki çekirdeksiz yarısı tahtanın üzerinde şaşkınlıktan donakalmış bir kedi tedirginliğiyle kıpırtısız bir şekilde duruyordu artık. Diğer yarının üstünde ise bıçak kıpırtısız duruyordu, en sevmediği kısım buydu, bıçağı bıraktı, yarım zeytini çekirdeğinden tutup sıyırdı ve elindekilerden birini un kabına, çekirdek olması gereken diğerini ise muhallebi kabına atarak, bu rutine devam etti. Sorun hep bu noktada çıkıyordu, kafası meşgul olduğunda bazen çekirdeği una, zeytini de muhallebi kabına atıyordu. Ama kötü birkaç deneyimden sonra herkes hazırlıklıydı ekmeği ısırdığında bir çekirdekle karşılaşmaya, hatta diş buğdayı hesabı çekirdeği bulan şanslı bile kabul ediliyordu ve pek eğleniliyordu, televizyonda da genellikle haber öncesi bir Amerikan durum komedisi oluyordu.

İşi bittiğinde yeterince su ekleyip hamuru yoğurdu, ezilen zeytin ve nanenin verdiği renkle kızıl bir renk alan hamur, fırından çıktığında iştah açıcı bir zeytin yeşiline dönüşecekti. Hamuru mayalanmaya bırakıp işinin gücünün başına döndü, telaşı vardı.

Recep bey, “yiyecek bir şey yok mu?” diye sorduğunda dört saattir yoldaydılar. Hasene hanım kapanmaya yüz tutan gözlerini kırpıştırıp arkaya döndü, eliyle uyumakta olan Can’ı dürttü, “pembe poşeti uzat bakayım.” Can ağır hareketlerle annesinin isteği poşeti aldı, sanki kömür madeninde aylardır mahsur kalmış işçileri bir iğne deliğinden dışarı çıkartıyordu. Poşeti uzatırken mutsuzluğunu da bildiren bir tonla, “ben istemiyorum” dedi.

Hasene hanım ağzı sıkıca kapatılmış poşeti, hafifçe öne kayarak bir sehpa haline getirdiği bacaklarının üzerine koydu, ağzını ustalıkla açtığı poşetin içinde, ağzı büzülerek kapatılmış üç küçük poşet vardı, ikisi beyaz, daha küçük olan ise sarı ağırlıklı bir renkteydi. Küçük poşetleri sırayla açtı ve içlerinde güvenli bir şekilde durmakta olan üç kilitli kapaklı buzdolabı kabını çıkartarak bacaklarının üstüne yerleştirdi. İlk kutuyu açtığında arabanın içini dolduran zeytinli ekmeğin lezzet yüklü kokusu arkadaki Can’ı bile kıpırdattı. Kutuların içinde kanepe irisi büyüklüğünde kesilmiş zeytinli ekmek dilimleri, taze kaşar dilimleri ve kabuğu soyulmuş domates parçacıkları çekici bir istif halinde açığa çıktı. İlk kanepeyi hazırlayıp tüm dikkatini yola vermiş olan eşinin ağzına doğru uzattığında, arabanın içini dolduran kokudan aldığı cesaretle Can’a, “istemediğine emin misin, bak çok lezzetli,” demeyi ihmal etmedi. Can’ın fikrini değiştirmesi artık imkansızdı. Göz açıp kapayana kadar yutulan ilk kanepenin ardından diğerini yetiştirmek için telaşlı bir aceleyle hazırlığa devam etti, ikinci ekmek dilimini eline aldığında alışkanlıkla yokladı ve lanet olası bir zeytin çekirdeğinin varlığıyla sarsıldı. Çekirdeği hamur parçasının içinden alıp, üzerine yapışmış olan kırıntıları iki parmağının arasında temizlerken arabanın otomatik camını hafifçe araladı. İki parmağı arasındaki odunsu elips kütleyi bu aralıktan yolun boşluğuna doğru bıraktı.

Aerodinamik yapısı nedeniyle arabanın yarattığı yaklaşık doksan kilometrebölüsaat hızla hareket eden hava kütlesinden pek etkilenmeyen çekirdek bırakıldığı noktadan birkaç on metre sonra asfaltın kendi odunsu varlığına kıyasla yumuşak sayılabilecek yüzeyi üzerinde birkaç kez sektikten sonra durdu. Yolun neredeyse ortasına denk gelen bu noktada gerek asfaltın gün boyu emdiği ısı, gerekse durgun havanın yolun kenarındaki çalılıkların arasından kendini sıyırabilen zayıf parçasının yarattığı esintiyle küçük küçük kıpırdayarak beklemeye devam etti. Bu onun en iyi yaptığı şeydi.

Onu harekete geçiren şey bir sonraki aracın ön tekerleğinin neredeyse üstünden geçecek kadar yakın olmasıydı. Araba yüksek kare çekilmiş bir reklam filmini anımsatırcasına gözden kaybolmak üzereyken yaklaşık iki metre kadar sağa yuvarlanmasının nedeni bu tekerleğin yarattığı şiddetli hava akımıydı. Yuvarlandı ve yolun yüzeyinden hafifçe dışarı uzanmış bir çakıl taşına yaslanarak durdu, bu onu bir sonraki aracın sağ ön tekerleğinin tam ortasına denk gelecek bir konuma taşımıştı ve o araç hızla geldi. Sürtünme kuvvetlerinin ve tüm gün boyunca asfaltı yıkayan güneşin yarattığı ısı nedeniyle iyice yumuşamış olan lastik onu, bu yumuşaklığa yaraşır bir dokunuşla sağ dış yağmur oluğunun içine aldı. Yaklaşık otuz dört kilometrelik baş döndürücü ama bir zeytin çekirdeği için bir o kadar da rahat bir yolculuk, yolun ılık bir denizin tüm görkemiyle gözler önüne serildiği bir noktasında yine asfalt kaplamasının bağlayıcı petrokimyasal yapısı içinden adeta aşınmış bir kısrak başı gibi uzanan ve tek işi bu kaplamanın maliyetini düşürmek olan isyankar bir çakıl taşı tarafından bitirildi. Bu müdahale onu bundan sonra gelecek olan tüm arabaların yolundan sonsuza kadar çekilmesini sağlayan bir ivmeyle yolun kenarına kadar sürükledi.

Artık bir zeytin çekirdeği için ideal bir yerdeydi. En azından birkaç on yıl kadar araç trafiğinin risklerinden uzak, sıcak bir denize doğru sert bir eğimle alçalan bir yamacın hemen kenarında ve ılıman bir iklimin başladığı bir konumdaydı. Her şey mükemmeldi, içindeki bunca badireden sonra iyice cılızlaşmış yaşam enerjisini harekete geçirecek olan toprak parçasından otuz santim, kabuğunu yumuşatacak olan nemden ise bir sonraki yağmurun yağacağı altmış dört gün kadar uzaktı. Beklemek onun doğasında vardı…

, 29 Eylül
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi