.

Bu çağıl çağıl çağlayan nefret hissi nereden geliyor? Geçer mi? Bir kişinin siyasi, dini, etnik ve hatta sportif muarızı olan kaç yüz/bin/milyon kişi ölünce ya da (hapse) düşünce o kişinin içindeki nefret hissi azalmaya başlar? Veya başlar mı?
Kötülüğe maruz kalan ya da maruz kaldığını düşünen her kişinin içine nefret aynı dozda mı dolar? 12 Eylül’de aylarca işkence görmüş bir kişi işkencecilerini affedebiliyor. Onların da başına aynısının gelmesini istemeyebiliyor. Birisinden somut ve dolaysız olarak en açık zulmü görmüş bir insan kendisine zulmedene aynısını reva görmeyebiliyor. Buna -vicdanı-insanlığı-ahlak anlayışı-(her neyiyse artık) elvermeyebiliyor. Eğer yeryüzünde kendisine yapılmış olan bir kötülüğe, kötülükle karşılık vermeye yanaşmayan tek bir kişi varsa, bu istisna kötülüğe intikamla, kısasa kısasla, nefretle karşılık vermeye hazır bütün kahir ekseriyetin insanlığını tartışmaya açar. Tabii böyle bir dert varsa…
Nefrete siyasi, dini ya da etnik açıdan değil en hafifinden sportif açıdan bakıldığında bu topraklardaki nefretin boyutları daha da dolaysız gözlenebiliyor.
Biri başlarına yağan yabancı maddelerden korner dahi atamayan, sakatlanan oyuncularını saha kenarında gene aynı nedenlerle tedavi bile ettiremeyen rakibini 6-0 yenmeyi marifet sayarak bu koşullarda aldığı galibiyeti efsaneleştiren; diğeri başkanı ve yöneticileri hapse düşmüş, yıldız oyuncuları gönderilmiş, bütün yıl boyunca medyada ipliği pazara çıkarılmış yaralı rakibinin sahasında büyük olayların hemen sonrasında bayrak dikmeye kalkıp, “Şampiyonluk turu atıcam.” diye tutturacak kadar hangi yangına körükle gittiğinin farkında olmayan iki takım. Biri geçmişteki 8-0’ları, 40 metreden çalınan penaltıları orta yerde dururken rakibine şike soruşturulması açıldığında futbolda beyaz sayfa açılıyor havalarında temiz futbol postuna bürünüp pusuya yatan; diğeri şampiyonluk için gözünü karartıp her yolu mübah sayan, kendi futbolcusuna kendi tesislerinde dayak atılmasına bile ‘nedense’ ses çıkarmayan, bir gün herkesin kendisinden olacağı böbürlenmesiyle herkesi hedefe koyup herkesle kavga eden iki takım. Biri gezegenin bu topraklardaki gelmiş geçmiş en iyi futbol takımını kurup UEFA şampiyonluğu yaşadığı halde hala rakibine karşı aldığı üst üste bir iki derbi galibiyetiyle ona karşı psikolojik üstünlüğü ele geçirdiğini iddia edecek kadar kendinden bihaber bir yönetime; diğeri sahada maç oynanırken mikrofon elinde seyirciye ayar vermeye kalkışacak kadar kulübü kendi özel mülkü sanan, sporun ruhundan uzak bir kişiyi hala takımın başında tutan bir yönetime sahip iki takım. Aralarındaki herhangi bir branştaki gençler maçlarında, bayanlar maçlarında, engelliler maçlarında birbirine giren, birbirlerinin sporcularına ağza alınamayacak küfürlerle saldıran, sporcuların üzerine eline ne geçerse yağdıran iki takım. Birbirini Avrupa’da bağlı bulundukları üst kurullara çeşitli vesilelerle sürekl i ihbar eden iki takım. Aralarından kırk yılda bir çıkan makul, sağduyulu insanlara bile tahammül edemeyen, onlarla alay eden, etmedik laf bırakmayan iki takım.
…“Oyuncuları kırmızı kart görmüş? Elli maç ceza yesin! Ülkeden kovulsun!…Yıldız oyuncuları sakatlanmış? Ayağı kırılsın! Futbolu bıraksın!.…Kulüp başkanı hapse girmiş? Müebbet yesin! Çıkamasın!… Avrupa kupasında beş yemiş? Altı yesin! Rezil rüsva olsun!.….Kalecisi kaza yapmış? Kolu kopsun!.…”
Bitmek tükenmek bilmeyen bir nefretin sonu neresidir?
Mesela, aralarında oynayacakları maça az kala (Allah muhafaza) iki takımdan birinin uçağı düşse; milisaniyelik timsah gözyaşlarının ardından; sağ kalan takımın taraftarlarının ilk düşüncesi : ”Keşke hepsi değil de üçü beşi ölseydi de karşımıza yarım yamalak bir takımla çıksalardı şu 6-0’ın rövanşını bi alsaydık! Şimdi mecburen hükmen kazanıcaz. O da 3-0! Ne anladım ben bundan? ” mı olacak? Diğer takımın taraftarları ise “Allahtan komple gitti hepsi . Hem şehit oldular. Hem de bizim rekor kırılmadı bu sayede . Başkan nasıl olsa seneye bize sıfırdan bi takım kurar. Zaten takımda iş yoktu… .” şeklinde mi düşünecek?
Muarızı olunan kişinin, grubun, topluluğun topyekün yeryüzünden silindiği anda nefret geçer mi? İnsan kendisi ile aynı düşünenlerle baş başa kalınca rahatlayan bir canlı türü müdür? Bunun mümkün olduğuna dair tarih kaç satır yazı yazabilmiştir tabiatın kitabına? İnsanın içinde olan bir şey herhangi bir dış etkiyle geçer mi?!
Aynı nefret hissine tutunarak hemen her konuda en az iki ayrı takıma bölünmüş bir yer. Bu ülkede iç savaş düzeyinde bir arbede, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Sağcı-Solcu ayrımları düzeyinde yıllardır her şeye rağmen istenilen düzeyde çıkartılamamış olsa da bu kez Fenerbahçe-Galatasaray üzerinden kapıda bekliyor. Her türlü bölücülüğün kökü dışarıda olabilir belki ama, nefretin kökü kesinlikle içeride. Ve galiba bu topraklarda epey içeride.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi