.

Yok Öyle Kararlı Şeyler’i internette “Nefret Söylemi” adlı şarkılarının akustik kaydıyla tanımıştım. Hem şarkıya hem de söyleniş biçimine bayılmıştım. Sonra 2013’te ilk albümleri geldi. “Bir Sherlock Değilsin”, “34” ve “Domates” gibi şarkılarını herkes gibi ben de çok sevdim. Defalarca dinlemekten bıkmadım. Müzikler harika, performanslar şahaneydi. Sözlerse duygu, fikir ve mizah içeriyordu. Daha sonra “Ah Lunapark” ve “Ağustos Gökleri” gibi ekstra şarkıları da kalbimizi fethetti. Yok Öyle Kararlı Şeyler (Yökş) grubunun ikinci albümü “Beklenen” geçtiğimiz ay çıktı. Grubun solisti Erdem Topsakal’la Afili Filintalar’a özel bir söyleşi yaptık.

Beklenen ikinci albümünüz “Beklenen”in eski deyimle A yüzü, yani ilk 5’i tam bir Yökş şarkısı dedirtiyor. Sonraki 5 şarkı biraz daha değişik sulara girmiş. Çok iyi de olmuş. İkinci albümdeki şarkı seçimlerinde nasıl bir motivasyonla hareket ettiniz?

İşin aslı şarkı seçimlerinde biraz daha temkinli ve titiz davranmaya çalıştık. Her ortaya çıkan, melodisi ve cümlesi olan şey iyi bir şarkı olmayabiliyor maalesef. Şarkının anlamına baktığımız zaman; tonlama değişiklikleriyle çeşitli duygular uyandıran uyumlu, ezgili insan sesleri dizisi demek olduğunu görürüz. Biz de tesiri daha uzun sürecek, ezgisi ve anlamı daha güçlü olan şarkılara yer vermek istedik bu albümde. Yeni sulara yelken açmak için de yönümüzü çevirdik.

İlk video klip “Kalabalıklar” şarkısına çekildi. Söylemeden geçemeyeceğim, şarkıyı evde eşimle birlikte defalarca dinledikten sonra “Beni sevmiyor alabalıklar” şeklinde talihsiz bir balıkçı yorumuyla eşlik etmeye başladım. Klibe dönecek olursak, ilginç, yenilikçi, aslında oldukça sade ama sonuna kadar izleten bir klip olmuş. Hikâyesi nedir?

Yanlış anlaşılmış şarkı sözleri konusunda yaratıcı bir milletiz vesselam. Biz de kendi aramızda Alabalık’lı ve Okan Yalabık’lı kelime esprileri döndürüyoruz, yalnız değilsin!

Klip için genç ve ufku açık bir ekiple çalıştık. Yönetmenimiz Sinan Kut, yapımcımız da Sedef Yılmaer’di. Oyuncumuz Nihan Aşıcı da klibin enerji ve estetiğini bir hayli arttırdı, buradan tekrar teşekkürlerimi iletmiş olayım ekibimize.

Şarkının görsel dünyasını tasarlarken birey ve kalabalık hakkında imgeler yaratıp, ana karakteri bu imgesel dünyaların içinden kararlılıkla ilerletmekti nihai amaç. Aile, iş hayatı, arkadaş çevresi, toplum gibi kişinin kalabalık içinde var olmak ile kendi olabilmek arasında mücadele ettiği bir çatışma halini yansıtmaya çalıştık. Klip için bu imgelerin arasından geçen uzun bir yol tasarlandı ve o yolda durmadan yürüyen ana karakterin akışı filme alındı. Çekim tek seferde, normalin 4 katı hızda, kesintisiz bir şekilde tek plan gerçekleştirildi. Sonradan yavaşlatılarak şarkıya denklik sağlandı. Tabi her şeyin doğru yansıması için defalarca provası alındı. Çekimler yorucu ve umduğumuzdan daha zorluydu fakat nihayetinde ortaya kafamızdaki gibi sade ve şarkıyla uyumlu bir video klip çıktı.

 

Şahsen bu albümünüzde farklı damarlar denilebilecek şarkılarınız arasında “İçimde Yok” ile “Yolların Sonundayım”ı çok beğendim. Bu şarkılar nasıl çıktı? Hikâyesinden bahsetmek istediğin özel bir şarkı var mı?

Yolların Sonundayım’ın melodisi hepimizde kutsal bir tutku uyandırdı. Nostaljik yapısı ve hissiyatlı nağmeleri, her ne kadar tarzımız dışı olsa da; bu şarkı kesinlikle albümde yer almalı fikrini doğurdu. İçimde Yok da keza yine öyle bir şarkı. Dinlerken bünyede duygu uyandırıyorsa bir melodi ona insan sesi ve cümleler eklemek daha kolay oluyor.

Tabi ki her şarkı farklı dönemlerde farklı hisler sayesinde ortaya çıkıyor ama benim için Kalabalıklar’ın hikâyesi ayrı bir yere sahip, çünkü kendime yazdığım ender şarkılardan biri. Bazen insan kendine uzaktan veya gelecekten bakıp o şimdiki haline tavsiyelerde bulunabiliyor. Öz tavsiye ve eleştiriye ihtiyaç duyduğum günlerde yazdığım sözlerden oluşan bir şarkı Kalabalıklar. Bu sebeple söylerken aslında kendime nasihat hissi uyandırıyor.

En başta grubunuzun ismi, sonra neredeyse bütün şarkılar özgün birer roman ismi gibi. Şarkı isimlerini nasıl koyuyorsunuz? Sözleri yazarken mi mesela? Yoksa müzikle birlikte tamamlandığında mı? Söz yazarken müziğin kendisiyle ilgili melodi, ne bileyim armoni gibi kurallar dışında belirli prensiplerin var mı?

Ezelden beri mizah edebiyatı, Cenk & Erdem dili ve Ekşi Sözlük jargonu ile çok haşır neşirim. Türkçe kelimelerle demagoji yapmak çok zevkli. Türkçeyi daha olağandışılaştırmayı yenilikçi ve çekici buluyorum. Kurallara uyduğunuz takdirde kelimelerle dilediğiniz oyun ve hinliği yapabilirsiniz bana kalırsa. Bu sebeple “kararlı olmak istemiyorum” demek yerine “yok öyle kararlı şeyler” demeyi uygun görmüştüm. Aynı şekilde şarkı isimlerine merak uyandırması ve özet niteliği taşıması açısından özen gösteriyorum. Bir Sherlock Değilsin, Ben Niye Şanssızım, Evde Ekmek Yok gibi sıra dışı şarkı isimlerinin tuhaf bir çekiciliği olduğunu düşünüyorum. Bunlar genelde şarkı sözlerinin içinden çıkıp kendilerini belli ediyorlar, acaba ne isim koysam diye çok fazla düşünmeme gerek kalmıyor.

Söz yazarken de kendimce güncel prensiplere sahibim. Güncel diyorum zira despot bir söz yazarı olmaktansa kendini geliştiren ve deneyerek öğrenen bir yazar olmak istiyorum. Eğer bir şarkıcıysan, insanların seninle aynı dili konuştuğuna inanması lazım. Benzer duygulara, benzer başarısızlık ve zevklere sahip olmalısın insanlarla. Tabi bu benzerlikleri söz oyunlarıyla sunman, lafı gediğine koyman lazım, yoksa iz bırakamazsın.

Bildiğim kadarıyla iki albümünüzde de bütün söz ve besteler sana ait. Aranızda böyle bir iş bölümü mü yaptınız? Örneğin Ayhan veya Çağrı “Ben de şöyle bir beste yaptım” diyor mu?

Bu konuda maalesef yalnızım, kendimi yorgun Splinter Usta gibi hissediyorum. 4 tane Ninja kaplumbağa gibi adam var grupta fakat çoğunlukla pizza yemekle meşguller:)  İşin esprisi bir yana şarkıların müzikal gelişim ve aranjman kısımlarında grupça çalışıyoruz, herkesin katkısı oluyor elbet sadece ben onları tasarlayan ve hayal eden tarafta oluyorum. Bu konuda gocunmuyorum çünkü çocukluktan beri bir şeyler üretmek, objelerden bir şeyler tasarlamak, resim çizmek, sihirbazlık yapmak ve espriler yaratmak ilgimi fazlasıyla yönlendirdiğim eylemler. Yaratıcı olmak ve kendimi geliştirmek için iyi bir bahane şarkı yazarlığı da. Sürekli daha iyisini yapıp arkadaşlarımı ve insanları şaşırtmak istiyorum.

Grup olarak pek çok ilginç fikirle, projeyle karşımıza çıkıyorsunuz. “Şarkı Sergisi” de bunlardan biri. Nedir bu şarkı sergisi?

Şarkı Sergisi benim üniversite zamanlarından kalma bir sergi tasarımı fikrimdi. Yabancılar buna “Experimental Design” diyor, yani deneyim tasarımı. Olayın özünde şarkılar resime dönüşüyor, yani işitsel olan şey görselleşerek algısal bir dönüşüm geçiriyor. İlkini 2014 yılında ilk albüm şarkılarının çizimleriyle, ikincisini ise bu yıl Beklenen albüm şarkılarının çizimleri ile Zorlu PSM’de gerçekleştirdiğimiz Şarkı Sergisi, alanında uzman illüstrasyon sanatçılarının çizimlerinden ve bizim şarkılarımızdan oluşuyor. Sanatçılar her bir şarkıyı dinleyip onu çizerek görselleştiriyorlar, biz de bu çizimleri şarkılarıyla bir arada sunuyor ve sergiliyoruz. Özetle bir ziyaretçi olarak sergiyi gezdiğinizde şarkılarımızı hem dinlemiş hem izlemiş oluyorsunuz. Bu şimdilik bizim albüm lansman konseptimiz olmuş durumda. Tepkiler çok olumlu. İleride yeni bir boyuta evrilip, gelişebilir bu fikir.

Seninle Ankara’da buluştuğumuzda o günler okuduğum Chuck Palahniuk’un hazırladığı bir öykü seçkisinde geçen bir cümleden bahsetmiştim. “Gençler ayna ister, yaşlılar sanat” diyordu yazar. Bu sizin verdiğiniz alçakgönüllü müzikal mücadele, yürüdüğünüz zorlu yol için de uygun bir tespit olmalı. Ne dersin?

Alçak gönüllü müzikal mücadele tespitini çok sevdim. Yaşadığımız durum daha iyi özetlenemezdi herhalde. Kendi müziğini icra etmek ve sevdirme işi hem içsel hem de dışsal bir mücadeleden oluşuyor. İçsel olanda kişi yeniliğe ve eleştiriye açık olmalı, kendini geliştirmeli ve değerlerini yeri geldiğinde sorgulayabilmeli. Dışsal mücadelede ise politik olarak, ekonomik olarak kişi ve grup yılmamalı ve gerekirse yıllarca sürecek bu çatışmada zorluklarla ve başarısızlıklarla mücadele edebilmeli. Bana kalırsa bu mücadelede kazanmak ancak tevazu ve azim ile mümkün gibi görünüyor. Dışarıdan çok naif bir sanat icrası gibi gözüken şarkıcılık her sektör ve ilişkide olduğu gibi zorlu ama uğruna değer bir yapıda diyebiliriz. Bence önemli olan o zorlu yolda bir yere varmak değil, o yolda ilerleyebilmek ve hareket halinde olmak.

Edebiyatla aran nasıl? Hangi yazarları seversin? “Onun Şarkısı” adlı şarkını Sartre’ın “Bulantı” romanını okurken yazmaya başlamışsın galiba?

Evet, Sartre’ın Bulantı’sı birçok yazarı etkilediği gibi beni de şarkı sözlerine dâhil olacak kadar etkilemişti. Aynı şekilde Orhan Pamuk edebiyatı, Oruç Aruoba cambazlığı ve Douglas Adams mizahı bende iz bırakanlardandır. Tabi ki halk şairlerimiz, halk ozanlarımız bu memleketin düşünürleri her zaman fikirleri ve eserleriyle yeni nesil genç üreticiler için yol gösteren olmuşlardır. Şarkı ile edebiyat ilişkisinde şiirlerin önemli bir köprü rolü var. İkisi de genelde dörtlükler halinde uyaklı olarak yazıldıkları için bestelenmeleri daha rahat oluyor. Bu sebeple şarkı yazarken en çok şiirlerden beslenmeyi seviyorum.

Edebiyat ve müzik ilişkisine değinmişken birlikte gerçekleştirdiğimiz özel projemizden de bahsetmek isterim. Şarkı Sergisi gibi bir de Roman Şarkısı konseptini hayata geçirdik. Senin ikinci romanına Yökş olarak “Ah Lunapark” şarkısını yazdık. Bunu özel yapan şey şarkının söz ve müziğinin doğrudan romanın dünyasının içinden çıkmasıydı, dolayısıyla bir kitap soundtrack’i diye adlandırabileceğimiz bir projeydi bu. Bu da farklı sanat disiplinlerinin birleştiği güzel bir dostluk projesi olarak anılarımızda ve tecrübelerimizde yerini almış oldu.

Meslek gereği müzik marketlere gidiyorsundur elbette ama merak ediyorum, kitapçılara ne sıklıkla gidersin? Kitapçılarda nasıl bir dolaşma ritüelin vardır? Aradığın kitabı alıp çıkar mısın, yoksa didikler misin?

Okumayı seviyorum, okurken kendimi daha iyi biri gibi hissediyorum. Modern müzik market ve kitap mağazalarına bazen kış aylarında ısınmak için, bazen de geç kalan arkadaşı beklerken oyalanmak için girip gerekli incelemelerde bulunabiliyorum. Bu bazenli eylemleri saymazsak, ilgimi çeken bir kitap için akşamın bir vakti evden koşa koşa çıkıp, mağaza kapanmak üzereyken aradığım kitabı alıp, yarı kapalı kepengin altından eğilerek çıkmışlığım da var elbet. Bir gecede sabahlayarak bitirdiğim kitaplarım olduğu gibi, gördüğümde utanarak gözlerimi kaçırdığım yarım kalmış kitaplarım da bolca mevcut.

Öte yandan sahaf kültürüne de yaşadığım semt itibari ile biraz aşinayım denilebilir. Butik kitapçı ve nostaljik sahafları gezmeyi çok seviyorum. KPSS soru bankaları arkasında gizli kaldığı için kimsenin okumadığı eski kitapları bazen sırf kendime, kitapçıya ve o utangaç kitaba iyilik olsun diye aldığım oluyor. Yine bazı arkadaşlarım ve babamla aramızda kitap alışverişi de oluyor, en çok da o tavsiye kitapları okumayı seviyorum.

Çok iyi sözler yazıyorsun. Hepsi hem komik hem de duygulu. Hatta felsefi soruları, tartışmaları var. Reklam yazarlığı yaptığını da biliyorum. Öykü ya da şiir yazar mısın? Kitap yazmayı düşünüyor musun?

Başarılı bir roman yazarından bu cümleleri duymak benim için onurdur. Teşekkür ederim. Ben söz yazarlığı konusunda yolun başında ve hevesli bir öğrenciyim henüz. İyi ve kalıcı olabilmek için çalışıyorum. Vakti zamanında Atatürk ile Nazım Hikmet arasında kısa bir diyalog yaşanmış, henüz Nazım genç ve yeni tanınan bir şair iken Atatürk’ün huzuruna çıkartılmış ve Atatürk ona şöyle kısa bir nasihatta bulunmuş: “Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar, size tavsiye ederim gayeli şiirler yazınız.”. Bu öğüt benim çok hoşuma gider ve hep anımsarım. Günümüzde de geçerliliğini koruyan önemli bir öğüt bence gayeli iş yapmak. Bende sırf modern olsun, popüler olsun hevesiyle değil kalıcı ve özel olsun amacıyla yazarlık yapmak istiyorum. Bunun için çalışıyorum ve kendimi geliştirmenin yollarını, kendim gibi yazmanın yöntemlerini arıyorum. Gelecekte yeterli birikim ve tecrübeye gelirsem de elbet sizler gibi kitap serüvenine girmek isterim.

Bildiğim kadarıyla ilk yurtdışı konserine tekerlekli sandalyede çıktın. Emimin ileride anılarını yazarken bundan da bahsedeceksin. Paylaşmak ister misin?

Yani ne denilebilir ki. İlk yurt dışı konserimize iki ayağım alçıda gidip yere basamadan evime geri döndüm. Bu bi film olsaydı türü trajikomik olurdu şüphesiz. Yine de 2015 yılında Sziget Festival’da çalan tek Türk grubuyduk ve bu vazifeyi hakkıyla yerine getirdiğimize inanıyorum. Bizim için inanılmaz bir keyif, başarı ve ödüldü. Ben her ne kadar yere basamasam da bizimkiler benim için epey bir bastılar sağ olsunlar. O dönem biraz acılı ve zorlu bir maceraydı benim için ama sakatlığım kısa sürdü ve sağlığıma kavuştum. Şu an uzaktan baktığımda en iyi yanlarını hatırladığım bir anı oldu bende.

İzlediğim her konserinizde grubunuzun basçısı Ramazan’ın gruptaki en sevilen kişi olduğunu vurguluyorsun. Bunu anlayabiliyorum. Gitarını çalarken sürekli dans ediyor, hisli bir adam, kendi uzayında gezen bir gezegen gibi Ramazan. Çağrı ile Boğaç da hem iyi çalıyorlar hem de çok sevimliler. Ayhan ise daha sakin, nasıl derler “ağır abi” fakat gitar çalmakla ilgili müthiş bir yeteneği, değişik şeyler denemekle ilgili bir heyecanı olduğu görülüyor. Sen ise seyirciyle çok şahane sohbet ediyorsun. Reaksiyonu hissedip vitesi ayarlıyorsun. Grup içinde nasıl bir ilişkiniz var? Boğaç her zaman davulu eline alıp “Baklava yaptırdım” diye içeri giren biri mi mesela? Ayhan “Durun bir hikâye anlatayım” diyor mu hiç?

Müzik sahnesinde kendin olmanın dışında ardına saklanabileceğin hiçbir yer yokmuş. Biz de sahnede kendimiz olmayı denedik ve sonuç biraz fazla mütevazı oldu. Şimdilerde bunu biraz daha profesyonelleştirmeye ve kontrol altına almaya özen gösteriyoruz çünkü seyirci sahneye ait olan, sıradan dünyadan olmayan karakterleri görmeyi sever. Sahne gösteri yapmaya uygun tasarlanmış yüksek bir platformdur, orada alçalmamanız lazım ki oyunun ya da müziğin büyüsü bozulmasın.

Tabi şimdi birlikte müzik yaparken herkes enstrümanının menzili kadar iletişim kurabiliyor. Bende mikrofon olduğu için daha fazla konuşabiliyorum, Boğaç’ta davul olduğu için genelde tansiyonu o yönetiyor, Ramço’nun elinde bas gitar olduğu için kimse ciddiye almıyor falan… Enstrümanları bırakıp Clark Kent moduna geçtiğimiz vakit ise ben daha dinleyen bir yapıya, Boğaç bir mizahşöre, Çağrı daha muhalif bir yapıya, Ayhan solo performanstan uzak bir mizaca bürünüyor. Ramço’yu yine ciddiye alan olmuyor:) Şaka şaka Ramço çok seviliyor aramızda da.

Her söyleşinizde “uzun ve ilginç isimli gruplar” muhabbeti geçiyor mutlaka. Kendi çizginize yakın, aynı jenerasyondan gruplarla aranız nasıl? Mesela evlerde buluşup komşuları rahatsız ettiğiniz oluyor mu? Ya da bazen yazarların yaptığı gibi “Bir şey geldi aklıma ama bu size daha çok yakışır” diyerek proje hediye ettiğiniz?

Aynı jenerasyon diğer müzisyen arkadaşlarımızla genelde otel odalarında veya kulislerde bir araya gelebiliyoruz. Aynı kuşağın; iyi bir şeyler yapmak için çabalayan gençleri olarak aynı dili konuşuyor, aynı şeylere gülüp benzer konulardan rahatsız oluyoruz. Bazen ortaya iyi şarkılar çıktığı vakit birbirimizi kıskanıyor, kötü dönemlerden geçtiğimizde birbirimize destek olmaya çalışıyoruz. Bir avuç insanız cidden kocaman ülkede, bu hem güçlü ve ayrıcalıklı hissetmemizi sağlıyor hem de yalnız ve umutsuz hissetmemize sebep oluyor. Hepimizin daha fazla insana ulaşmaya ihtiyacı var.

Yaptığınız şey için “mütevazı rock” tabirini kullanmıştın bir ara. Geçenlerde de yeni albümle artık “süper lig hissiyatı”ndan bahsettin. Bu iki kavramı da çok beğeniyorum. Hâlâ aynı fikirde misin?

Evet, “mütevazı rock” kalıbını espri olsun diye ilk kullanan bendim, yaptığımız müziğin türünü Türkçeleştirmek istemiştim, hepsi buydu. Sonrasında epey yayıldı ve tepki topladı bu tabir. Samimiyet çok tehlikeli ince bir çizgi haline geldi, başarısızlığı, beceriksizliği ve aymazlığı da “samimiyim ben” kisvesi altında yutturabilirsin insanlara, ki öyle de oldu. Umut Sarıkaya’nın bu konuyla ilgili çok sevdiğim bir lafı var: “Samimiyet moda oldukça cehalet meşrulaştı” diyor. Biz de sonrasında bu “samimi rock”, “mütevazı rock” kalıplarını kullanmaktan vazgeçtik, herkes ne kadar içtense biz de o kadar içteniz. Bunu kanıtlamak için kimsenin bir kalıba ihtiyacı yok.

“Süper Lig Hissiyatı” tabirini de geçtiğimiz bahar Sony Müzik sanatçısı olduktan sonra ana akım müzik piyasasına olan bakış açımızı ifade edebilmek amacıyla kullanmıştım. Yıllardır gururunu ve keyfini yaşadığımız Alternatif Lig’den, Türkiye’nin müzikteki Süper Lig’ine teknik olarak geçiş yapmış bulunuyoruz. İki liginde kendine has kuralları, yıldızları, iyi ve kötü yönleri mevcut. Bizimkisi bir tercih meselesiydi, bu transferden memnunuz.

Müzik sektörünün durumunu nasıl görüyorsun? Geleceği nasıl kurulmalı? Neler değişir, neler aynı kalır sence?

Oyuncular değişir, dinleyicinin yeni müzik keşfetme arzusu aynı kalır bence. Bu hep böyle olmuştur. Müzik sektörü de günümüz dünyası gibi çok fazla karışık, ben kendimi bildim bileli dünya geçiş döneminde, belli ki duracağı falan da yok. Bu devamlı geçiş ve yenileniş haline uyum sağlayabiliyorsan oyundasın, yoksa oyun dışı kalırsın. Bu sektörler için de kişiler içinde geçerli maalesef. Biz de gücümüz ve moralimiz yettiği sürece bu değişime ayak uydurmaya çalışıp, oyunun içinde olmaya çalışacağız.

Sizin grubun Beatles gibi bir “Hard Days Night” filmi çekeceğini hayal ediyorum. Sinemayla aran nasıl? Grup olarak aranız nasıl?

Çok sık film izler ve her filmden kendime notlar alırım. Bazen bende şarkıya dönüştükleri bile olur filmlerin. Ayrıca Cinematic Chillout müziklerine de bayılırım. Grupta Boğaç da zaten Sinema Televizyon Bölümü mezunu, hem teknik hem estetik bilgilere sahip sinemayla ilgili. Şu an fark ettim de hiç grupça sinemaya film izlemeye gitmemişiz biz, bunu en kısa zamanda yapmamız lazım.

Konserlerinizde “Olduramadım”, “Hatasız Kul Olmaz” gibi şarkılar da söylüyorsunuz. Kardeşim, izin aldınız mı? Şaka şaka… Arctic Monkeys adlı grubu sevdiğinizi biliyorum. Başka hangi şarkıcıları, grupları beğeniyorsunuz? Şahsi bir soru da ekleyeyim, Pink Floyd çalacak mısınız ileride?

Popüler bir aşçının çok sevilen bir yemeğini, tarifine bakarak kendi mutfağında yeniden pişirmek gibi cover parça çalmak. Buradaki 2. aşçı olacaksan eğer o sevilen yemeğe yeni bir şeyler katmalısın ki insanlar aynı yemeği bir de senden alsınlar. Biz de gerçekten özgün bir şeyler katabildiğimiz şarkıları coverlamaya çalışıyoruz. Pink Floyd, hakkıyla icra edemeyecekseniz hiç çalmamanız gereken yapıda, ağır ve büyük şarkılara sahip efsanevi bir grup. Provalarda bazen tıngırdatırız şarkılarını ama sahneye taşımak cesaret işi, denemişliğimiz var tekrar neden olmasın…

Teknolojik ilerlemeler, sosyal medya ve internetten dinlenen şarkılar müziğinizi ve günlük yaşamınızı nasıl etkiliyor?

Sosyal medya hislerin değil rakamların ve reklamların dünyası. Tevazudan uzak, tahammülsüz bir jenerasyon yetiştiriyor. Sizin binlerce saatlik emeğinize empatiden yoksun, ağır tepkiler verebiliyorlar. Rakamlarla ve kitlelerle aranız iyi değilse de birçok fırsattan mahrum kalabiliyorsunuz. Bazen bu konser verememek, markalarla anlaşamamak, para kazanamamak gibi gerçek ve fiziksel sonuçlar bile doğurabiliyor.

İnsanların sizi sevmeleri için tek tıklık şansınız var. O tıklamada sizi sevmezse eğer bir daha size tıklamayabiliyorlar. Ben şahsen çok yoğun teknoloji ve sosyal medyaya maruz kalıyorum, en azından insanlarla birlikteyken uzaklaşmak ve arınmak istiyorum ama ne fayda. Gitgide reel duygu ve kavramları kaybettiğime inanıyorum. Bu iş nereye gidecek bilmiyorum ama gelecekte “baş parmak tıklama sendromu” adında yeni hastalık ve ağrılara maruz kalacağımızı, “milyon izlenmeyenler kulübü” adında terapi gruplarının oluşacağını ve “az tıklananlar mezarlığı” gibi distopik terimlerin doğacağını düşünüyorum. Ufukta online bir ütopya görünmüyor maalesef.

Bundan sonra kısa ve uzun vadede neler yapmak istiyorsunuz? Kısaca söz eder misin?

Maalesef Türkiye’de uzun vadeli plan yapmamayı hayat size genç yaşta öğretiyor. Ben bir an önce normal şartlara kavuşmayı diliyorum, hepsi bu. Herkes için aynı adillikte bir düzen istiyorum. Gelecek kaygısı yaşayan bir nesli yaşam kaygısı sarmış durumda. Böylesi korkunç bir ortamda tek dileyebildiğim şey normal şartlara kavuşmak ve kendi yoluma adil bir şekilde devam etmek olur. O yüzden umutsuz değilim belki ama plansızım.

Peki ya yurtdışına açılmak? Yüzerek veya yürüyerek?

Az evvel baktım da, Türkçe dünya üzerinde en çok konuşulan diller arasında 14. sırada yer alıyormuş. Kendi dilinde şarkı söyleyip dünyaya açılmak herhalde en gerçekçi haliyle İngilizce ve İspanyolca ile mümkün görünüyor. Böyle bir hayalimiz yok açıkçası. Kendi ülkemizin derinlerine açılıp boğulmadan kıyıya dönüp Yökş Plajı açmak gibi bir hayalim var ama.

Söyleşilerde adettendir, son olarak ne söylemek istersin?

Çok teşekkür ediyorum merak ettiklerin ve gönülden ilgilendiğin için. Bir roman yazarının hazırladığı soruları cevaplamak sandığımdan daha meşakkatliymiş. Benim için senin okuyucun ve arkadaşın olmak büyük bir keyif. İkimizin de yolu açık, edebiyatı bol olsun diyorum.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi