BOĞA GÜREŞÇİSİ GEBERİR

Madrid’de deliye dönmüş bir halde,
Seville’de hasta,
Barcelona’da yapayalnız.
Ve sonunda gülümsemek için bir neden:

Oley! Oley!
Boğa güreşçisi geberdi.
Oley! Oley!
Boğa güreşçisi geberip gitti,
Kimse de gözyaşı dökmedi.
Çünkü biz boğanın tarafındayız.

Málaga’da çıldırmış,
Murcia’da acımak yok,
Valencia’da kafa gitmiş.
Ve sonunda gülümsemek için bir neden:

Oh be, oh be!
Boğa güreşçisi geberdi.
Oh be, oh be!
Boğa güreşçisi geberip gitti,
Kimse de gözyaşı dökmedi.
Çünkü biz boğanın tarafındayız.

Çeviri: Hakan Bıçakcı

the-bullfighter-dies-morrissey

Türk matbuatı kuvvetle muhtemel, kuruluşundan beri bu haldedir. Basın tarihi araştırmacılığına talip olmadığım için bu hükmü kesinleştiremeyeceğim. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Türk matbuatı kendimi bildim bileli, hilenin, çarpıtmanın, dezenformasyonun, manipülasyonun, iş bitiriciliğin, ahlaksızlığın, yalanın ve haysiyetsizliğin kâğıda dökülmesinin yatağı olmuştur.

Buraya kadar benimle hemfikir olmayacak okuryazar neredeyse yoktur. Şimdi onlarla ihtilaf edeceğimiz meseleye geçelim. Son yıllarda epey popüler olan sosyal medya, çoğunlukla ana akım medyanın bir alternatifi, sivil ve özgürlükçü yeni tür bir medya olarak sunuldu. Oysa bendeniz, işbu makaleyle, sosyal medyanın ana-akım medyanın basit bir uzantısı olduğunu göstermeye çalışacağım.

Bu medyanın kullanıcılarının büyük oranda eğitimli, şehirli orta-sınıf gençlerden oluştuğunu söylemek için saha araştırmasına gerek yok. Kullanıcıların kendi yayınlarına bakmak, bu izlenimi edinmeye yetiyor. Sosyal medya kullanıcıları bağlı oldukları siyasi fikir ya da inançtan bağımsız olarak, ortak bir dünya görüşüne sahiplermiş gibi görünüyorlar. Yani bu kullanıcılar ister sosyalist, ister milliyetçi, isterse İslamcı olsun, zevk sahibi, okuryazar, entelektüel ilgileri olan, sorgulayıcı, genel kabulleri reddeden, bireyselliğine önem veren insanlar olarak temayüz ediyorlar. Niyetim modernitenin tek-tipleştirici etkisini eleştirmek olsaydı, bunların modernizmin ürünü yeni insanın ortak özellikleri olduğunu söylerdim. Ama bunu yapmak yerine, onları kendi ideallerine bağlılıklarıyla sorgulamayı deneyeceğim. Yoksa benim nazarımda, ezber bozmak, genel kabulleri reddetmek, sorgulayıcılık, birey olmak, irade sahibi olmak, özne olmak ve sair modern dogmanın zırnık değeri yoktur.

Teknolojinin ulaştığı son nokta, aslında bizi, sosyal medya kullanıcılarının ideallerine epey yaklaştırdı. Örneğin bir haber bize ulaşır ulaşmaz, onu mahrecine, ilk kaynağına kadar sorgulamak sadece birkaç dakikamıza mal oluyor. Ya da birisinin bir sözü söylediği iddia edildiğinde, basit bir internet sorgusuyla ya bir video kaydına ya da bir ses kaydına ulaşmak artık pek mümkün. Ama gerek sözlüklerde gerekse Twitter’da görülen birçok sansasyonel tartışmada, bu imkânların sosyal medya kullanıcıları tarafından pek kullanılmadığına şahit oluyoruz. Kısacık bir araştırma sonucunda bahsi geçen haberin doğru olmadığı ya da bahsi geçen kişinin o sözleri söylemediği bilgisine ulaşabilir olmasına rağmen, sosyal medya kullanıcıları o haberi ilk duydukları haliyle doğru kabul ederek tartışmaya, fikir yürütmeye devam ediyor. Aslında lafın gelişi “tartışma” ya da “fikir yürütme” dedik. Yoksa bu mecralarda fikir ya da tartışma pek rastlanır nesne değil. Olup biten genellikle hakaret, küfür, aşağılama, nefret suçu ve linçten ibaret.

Şimdi bir örnek vak’a ele alalım: Arama motoruna “hamile kadınların sokağa çıkması terbiyesizliktir” yazın. Hatta yazmanıza da gerek yok linke tıklamanız bile yeterli. Ne gördük? Türkiyenin en büyük gazeteleri ve televizyonları da dâhil olmak üzere binlerce kaynak, olayı bu başlıkla haberleştirmiş, değil mi? Peki, bu haberlerde iddia edilen sözlerin gerçekten söylenip söylenmediğini öğrenmek bir tık uzağınızda desem, video linkine tıklamaz mısınız? Sabredip videoyu izlediğinizde, başlıkta aktarılan sözün hiç söylenmemiş olduğunu, o başlığın bir cümlenin başıyla, sonraki bir cümlenin sonunun birleştirilmesiyle imal edildiğini göreceksiniz.

Ama nasıl olur? Türkiye’nin en çok satan gazeteleri, televizyonları, en çok ziyaret edilen haber siteleri bu yanlışı nasıl yapar. Haydi onlar yaptı diyelim, sizin kayınbiraderiniz, okuldan arkadaşınız, ofisten “kanka”nız nasıl bu yalana ortak olur? Aslında bu sorunun cevabı çok basit: Siz nasıl olduysanız öyle! Onlar da aynıyla sizin yaptığınızı yaptılar: Birkaç dakika harcayarak haberi sorgulamak yerine, en iyi ihtimalle kendi yorumlarını, ama daha çok küfür ve hakaretlerini ekleyerek haberi paylaştılar. Ne dediniz? Siz öyle yapmıyor musunuz?

Neyse! Meseleyi şahsileştirmeyelim, değil mi? Peki, asla söylenmemiş bir sözü başlık haline getirerek yalan bir haber yayanların niyetinden kuşku duymak? Bunu yapmak da mı sizin o meşhur sorgulayıcılığınıza uygun değil? Birbirimizi kandırmayalım. Durum şu: Meşrebinize yakın bir kanaldan bir bilgi geliyor. O bilgi, aslında sizin nasıl tavır almanız gerektiğini de içeriyor. Siz de o tavrı alarak hem haberi yayıyorsunuz hem de sizden beklenen yorumu yapıyorsunuz. Daha açık konuşursak, ana-akım medya linç edilmesini istediği kişinin sözlerini çarpıtarak, cımbızlayarak sizin önünüze atıyor, siz de canla başla linç güruhuna katılıyor, işi bitiriyorsunuz. O özgür irade sahibi, hür düşünceli, ezber bozan, genel kabulleri reddeden, sorgulayıcı topluluğunuzun içinden birisi de çıkıp “gerçekten böyle mi olmuş?” demiyor. Aynen, reklamcılar size “sıradan olma, sıra dışı ol!” deyince birörnek “jean”leri ve bez pabuçları satın aldığınız gibi, değil mi? Ne kadar sıra dışısınız, ne kadar özgür iradelisiniz, nasıl ezber bozuyorsunuz bir bilseniz!

Örnek vak’amızı takibe devam edersek görüyoruz ki, tasavvufu İslam şeriatından bağımsızlaştırıp sulandıranlara, Hazreti Mevlana’yı ticaret metaına dönüştürmeye çalışanlara karşı vakarla duran bir arif, ana-akım medyanın kurtları tarafından, linç edilmek üzere sosyal medya çakallarının önüne atılmaya ısrarla devam ediliyor. İlk haberden bugüne kadar, türlü çarpıtmalarla, hazret hedef gösteriliyor. Zat-ı âlilerine saldırmanın yeterli olmadığını düşünmüş olmalılar ki, işi aile üyelerine saldırmaya kadar vardırdılar: “Kadınların çalışmamasını isteyen İnançer’in kızı bakın nereye atandı”, “Ömer Tuğrul İnançer kadınların çalışmasına karşı ama kızı terfi etti!”.

Ama bu hal dahi seni (artık senli benli konuşabilecek aşamaya geldiğimizi düşünüyorum), senin gibi özgür iradeli, hür düşünceli, sorgulayıcı bir insanı düşünmeye sevk etmedi. Yine düşünmeden linçe katılmakta bir mahzur görmedin.

Peki, biraz sorgulasaydın ne görecektin? Epey geç kalmış olsan da, bu sorgulamayı beraber yapalım:

Birincisi, (senin bakış açınla) ortada bir suç ya da kusur olsa bile, bunun ancak kişisel olacağını, bundan dolayı aile üyelerinin suçlanamayacağını, teşhir edilemeyeceğini görmeliydin. Çünkü bu vak’ada, babasının sözleri bahane edilerek, hanımefendinin özel hayatının gizliliği ihlal edilmiş, ticarî ilişkileri ve itibarı zarara uğratılmıştır.

İkincisi, bir iki kadın hakları savunucusu dışında kimsenin, bu saldırıda aslında bir kadının zarar gördüğünü söylememesinin garipliğini akletmeliydin.

Üçüncüsü, bir kadının zarar görmesinin ötesinde, bu saldırıların arkasındaki düşüncenin, kadının babasından bağımsız bir kişiliğinin, farklı tercihlerinin olamayacağını kabulle malul olduğunu anlamalıydın.

Dördüncüsü, açıkça söylenmese bile, aslında babaya verilen mesajın “Sen önce kızını çalıştırma!”, “Kızına söz geçiremiyor daha!” demek olduğunu fehmetmeliydin.

Beşincisi, kızı üzerinde babaya böyle bir yetki vermenin kendisinin kişisel özgürlüklere aykırı olduğunu keşfetmeliydin.

Altıncısı, babanın böyle bir yetkiyi kullanmaması, özgürlükçü bir ebeveyn olması ihtimalini aklına getirebilirdi.

Diyelim ki bunları düşünecek inceliğe sahip değilsin. Peki, bu olayın aslında haber değeri taşımadığını, bu nedenle haber metninin garipliklerle dolup taştığını da mı göremiyorsun? Vak’a ne? Baba kadınların belli koşullar dışında çalışmasını doğru bulmuyor. Başka? Ama kızı çalışıyor. Mesele nedir? Bu ancak babayla kızı arasında kalması gereken bir mesele değil mi? Haber değeri bu meselenin neresinde?

Hanımefendi bahsi geçen işe babasının iltimasıyla mı alınmış? Medya bunu açıkça söyleyemiyor, ima ediyor. Çünkü biliyor ki bu iftiranın yasal sonuçları olacaktır. Zaten bunun doğru olmadığını kendileri de zımnen itiraf ediyorlar: Çünkü hanımefendi alanında yüksek lisan yapmış, sektörün en önemli kurumlarında çalışmış, donanımlı ve ehil bir insan.

Şimdi asıl meseleye gelelim. Medyanın bu işi belli hesaplar içinde, grup çıkarları ya da siyasal nedenlerle yaptığı çok açık. Yani adamlar bu çarpıtmayla bir şeyler kazanıyor. Dostum, peki sen bu işin neresindesin? Yoksa özgür iraden ve sorgulayıcı aydın kişiliğin seni medyanın ücretsiz bir kölesi haline mi getirdi?

Neyse! Bu kadar kafanı yorma sen, canım. Hemen ortamlara ak, saydırmaya devam et: “Ooo, linç: Vururum bir dal!”

Biriciğimiz Muazzez İlmiye Çığ açıklıyor.

“Mahalleye dert oldu Ahmet Bey’in ceketi”
[BARIŞ MANÇO]

Ahmet S

Ahmet Şık, Fethullah Gülen ve cemaati hakkında bir kitap yazmakta olduğu için tutuklanmıştı.
Kitap henüz yayınlanmadan önce.
3 Mart 2011’de gözaltına alınmış, 12 Mart 2012’ye dek Metris Cezaevi’nde hapis yatmıştı.
Ergenekon Terör Örgütü’ne üye olduğu iddia ediliyordu.
Gerçekte, sadece işini iyi yapmaya çalışan bir gazeteciydi.
***
Devran döndü.
14 Aralık 2014…
Gülen Cemaati’ne bağlı medya organlarına polis operasyon düzenliyor.
Ahmet Şık tutuklandığında…
“Gazetecilikten tutuklanmadılar” diye manşet atan…
“Açıklanamayacak deliller var” diye manşet atan gazetelerin yönetici ve yazarları tutuklanıyor.
***
Ahmet Şık, bu yeni koşullarda şu tweet’i attı:
“Birkaç yıl önceki faşizm döneminin kudretli sahiplerinden Cemaat’in bugün yaşadığının adı da faşizmdir. Faşizme karşı çıkmak erdemdir.”
***
Fark ettiğim kadarıyla, cumhuriyet tarihinde ilk defa, bir Türk vatandaşı, zulmüne maruz kaldığı bir grubun mahvına alkış tutmaktan geri duruyor.
İntikamdan vazgeçiyor.
Tam bir demokrat tavrı sergiliyor.
Tekrar ediyorum: Cumhuriyet tarihinde bir ilk’e şahit olduk.
Ahmet Şık’ın mesajı, bence Fuat Avni’nin ifşaatlarından da, tutuklananların açıklamalarından, liderlerin demeçlerinden, tüm o manşetlerden de çok daha önemli.
***
Adam “Bana yaptığınız haksızlığın cezasını çekiyorsunuz” demedi.
“Oh, canıma değsin!” filan demedi.
“Yeter artık, adil olalım, demokrat olalım” mesajı verdi.
***
Bu arada, Zaman gazetesinin yönetmeni Ekrem Dumanlı, tutuklanınca, “Allah’a güveniyoruz, demokrasi kazanacaktır” şeklinde bir beyanda bulundu.
Demokrasi, neden, bileklerinize kelepçe takılınca aklınıza geliyor?
“Allah” diyorsunuz, “demokrasi” diyorsunuz.
Dindarlığı demokratlıkla bağdaştırmak, kelepçesizken zor muydu, imkansız mıydı?
İşte, sizin başınız belaya girdiğinde, tek başına, demokrat bir yurttaşın sözü, vazgeçilmez bir değer kazanıyor.
***
Ahmet Şık’ı, demokrasi tarihimizin en esaslı, en soylu tutumunu sergilediği için gönülden kutluyorum.
Başkalarının fikirlerine…
İnançlarına…
Yaşam tarzlarına saygı göstermekten aciz insanların zaferleri Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmıyor.
Görüyoruz.
Demokrat, barışçı, adil ve özgürlükçü olabilmek için çok büyük bir enerji gerektiğini görüyoruz.
Bu kötü gidişe dur deme gücünü…
Ancak, Ahmet Şık gibi intikamcılıktan vazgeçenlerin ortaya koyabileceğini görüyoruz.
Tebrikler, Ahmet Şık.
Bu tutumunuz, demokrasi tarihimizde bir dönüm noktası olsun dilerim.

Birkaç gün önce twitter hesabıma şunu yazdım: “Başıma bir şey gelmeyecekse Erdoğan’ın Din Şurası konuşmasını makul ve mantıklı buldum.”
Hepsi bu kadar. Ne bir sataşma ne de suçlama. Bunu işsiz-güçsüz bir ânımda mikro bir deney olarak gördüm ve sonucu beklemeye başladım. En fazla 5-6 cevap bekliyordum. Bakalım hangi sesle konuşacaktık.
Beni bilenler bilir: Muhalifim ama iktidardan nefret etmem. Hem de söylediklerimden dolayı işten kovulmuş, iftiralara uğramış olmama rağmen. Aydın olmanın gereği bence güç odaklarına mesafeli kalabilmek.
Kimseden nefret etmem çünkü korkmam. Bilirim ki korku insanı öfkeye, öfke nefrete, nefret de karanlığa ve acı çekmeye götürür, vaktiyle bir bilgenin dediği gibi. Neyse.
Sosyal medyadaki cümleme gelen tepki dalgasından da korkmadım ama şaşırdığımı söyleyebilirim. Çoğunluğu sözel şiddet, ağır hakaret, sert suçlama, kuru iftira ve başkalarını da aynı şeyi yapsınlar diye kışkırtmaktan ibaretti.
Birisi kitaplarımı parçalayıp fotoğrafını çekmişti. Bir diğeri acilen intihar etmemi istiyordu. Bir başkası özel hayatıma saldırırken hızını alamayıp beni “vatan haini” ilan eden de vardı.
Yani klasik sosyal medya linçlerine benziyordu. Farkıysa tek ve sosyal medya standartlarına göre yumuşak bir cümleden kaynaklanmasıydı. Bu da linç eşiğinin gittikçe düştüğünü gösteriyor ve tek bir kesim için geçerli değil. Artık aynı şeyi her mahallede yaşayabiliyoruz.
Mütevazı deneyin sonucunun Todd Strasser’in “Dalga” romanını hatırlattığını da söyleyeyim. Meraklısı bulup okuyabilir.
Bu arada, konuşma metnini kimin yazdığını gerçekten merak ediyorum. Ama zaten konu bu değil.
Özetle, hem iktidarın hem de muhalefetin doğru ve yanlış bulduğumuz icraatlarını özgürce söyleyebileceğimiz bir ülkede yaşamaktan yanayım. Yoksa toplumsal kutuplaşma aşılamaz. Dahası, insanlar düşüncelerini özgürce ve samimiyetle söylemeye korkar hale gelirler. O zaman da memleket yaşanacak yer olmaktan çıkar. Hem iktidarı hem de muhalefeti bu resmi görmeye davet ediiyorum.
Bu yazdıklarımı kim okur ya da anlamaya çalışır hiçbir fikrim yok. Şu saatten sonra çok fazla önemi de yok. Ama geleceğe bir kayıt bırakmak istiyorum. Paylaşarak erişimine yardımcı olabilirsiniz ya da olmayabilirsiniz. Her iki durumda da Allah yardımcımız olsun.

bütün sevdiklerim ölüyor.
tribünden beni neden çağırıyorsunuz?

annem dua ediyor, ben onu hiç anlamıyorum
kafamın içindeki yıldızlar, yıldızlar havaya
hayır, hayır son anda aşağı düşüyor,
babam, babam atağa geçiyor
annem, bir annem daha ve sonra bir annem daha
atak geçiriyor, ben panik içinde uyuyorum
hakeme küfrediyoruz ailece, devlet ağzımızı kapıyor
devlet! bir devlet daha, sonra bir devlet daha…
sol tarafımdan şikayetçiyim, bana çelme takıyor
hayat canımı hiiiiç sıkmıyor, dünya yükseliyooooor
bir kafa, bir kafa daha, sonra bir kafa daha
olsa bilime adıyorum, aşka ve edebiyata
kendimi kaybediyorum, bir ben, sonra bir ben daha
tribünler adımı bağırıyor, annem gol sanıyor, git işine
tribünler adımı bağırıyor, egom yukarı yükseliyor
egom! bir yumruk, bir yumruk daha, sonra bir yumruk daha
paramparça ediyor, kalbim bir kalbim daha
sonra bir kalbim daha olsa, düşünmez vururdum ona
yakama bir çiçek takıyorum, ölünün koynumda işi ne
sevgilim,  bir sevgilim daha
sonra bir sevgilim daha ve goooooooooooool!
ben yükseliyorum, kozmik tacımı kaçırıyorlar
kozmik taç, bir kozmik taç daha ve sonra bir kozmik taç daha
kırılıyor dünyada, evet kimse yok, kimse görmüyor
ortadayım, orta
bommmmmmboş
kimse kimseyi umursamıyor, kozmik taç,bir  kozmik taç daha
kimse kimseyi görmüyor, kozmik taç yok çünkü, adamlar var
adamlar diziliyor, bir bir diziliyor, kalemin önüne diziliyor
oralarını tutuyorlar, ben çok ağlıyorum, niye oralarını tutuyorlar
yatağım, bir yatağım daha ve yatağım bir deniz kenarında
olsaydı umurunuzda olmazdı sanki ama
yatağım bir yatağım daha, sonra bir yatağım daha
almayacak kimseyi, kimse yok, saha bombooooooooşşşş
ben koşuyorum, tribünlerden adımı çağıranlar yooooooookk
hakeme koşuyorum, sevdiklerim ölüyor,
sevdiklerim ölüyor, bir sevdiklerim dahaaaa
çooook sevdiklerim daaaahaaa
haaayırrrr haaaayııır bütün sevdiklerim daaaahaaa
ölecek kadar yaşamıyor!

açığa çıkıyorum, koşuyorum, ütopya, ütopya daha
neredeyim hiç anlamıyorum, bu insanlar, bir insanlar daha
sevmiyorlar, kimseler kimseleri sevmiyorlar
hayalperestlere kıyıyorlar, işte hayalperestler sahada
tribünlerde alkış kesiliyoorrr, bu bombaları neden onlara
bir bombaları daha, bütün bombaları daha
tarih boyunca neden onlara atıyorlar
hayal, bir hayal daha, sonra bir hayal daha
kurtarmıyor dünyayı, parçalanıyor meslekî alanda.

ben anlıyorum, sen de anla istiyorum
sevgilim, bir sevgilim daha, bir sevgilim daha
olmadı hiç.

kozmik taaaaaç, kozmik taaaaç, kozmik tacımı gören varsa
ben bu maçı da kaybederim inan bana.

bütün fantastik kalplere bekçi diye atanacaktım
görevimi anlasaydım ve unutmasaydım…

nerede büyülendim hiçbir fikrim yok ve kim istedi
dünyaya alışmadan burada yaşamam gerektiğini
ben bir gün yine çok âşıktım, öyle çok, o kadar çok ki
psikologlar çocukluğuma koşuyordu, sorun orda belli
meteorolojiyi yanıltıyordum, gökyüzüm çok belirsiz
kendimden beklenmedik soğuk hava dalgaları getiriyordum
anlamıyorum neden, sağanak yağışların etkisini sürdürüyordum
aniden bastırıyordum, çok hazırlıksızdım, hep hazırlıksızdım
hayvanlarımı telef, meyvelerimi ziyan, kendimi helâk ediyordum
nadiren, çok nadiren bazı şeyleri böyle bir çırpıda anlatıyordum
lüzumsuz şeyleri tarif etmede en iyi bendim elbette!

sen bir odada sanki uyuyordun, ben senin göğsüne eğiliyordum
kalbinin bir sesi vardı, gelmesiyle gelgitimi şereflendirirdi
inan istememiştim aradaki kafiyeyi, sanki, ne istediğim gibiydi ki
ben bir gün yine yoldan çıkmıştım, kafamı çiçek açtırıyordum
orduya bomba diye atılıyordum, hepsini ortadan kaldırıyordum
hani ben daha enkaz altından karınca kurtarıyordum
gelinlik çiçeği diye cenazelerde atılıyordum, herkesi kaçırıyordum
ama ben o gün çok âşıktım, öyle çok, o kadar çok ki
gezegenimize teşrif edemiyordum bir türlü, ayaklarım vardı
uyumsuzdu, rüyamda görmüştüm, ben de bir gün insan olacaktım
çok korkuyordum, rüyalarım çıkardı, öyle çok, o kadar çok ki
gözlerimi hiç açamıyordum, gözlerimi açarsam başımdalardı
bam! solungaçlarımı gizliyordum, kanatlarımı unutuyordum
antenlerimi saçım niyetine çocuklara yolduruyordum
yavaş yavaş insan olmanın tahribine erişiyordum
kalbime roket fırlatırken deşmede en iyi bendim elbette!

ben sanki birini üzmüştüm, kimdi bilmiyorum, olsa ağlardım
kahveyle, uçuş hakkı kazanmak gibi meziyetlerim vardı,
takdir görmezdi, sanki ne görürdü ki
ben bir gün yine birini unutmam gerektiğini
sanki bir anlık aklımdan çıkarmıştım
ama kararlıydım, o kadar çok, öyle çok ki
asla pelerin takmayacaktım ve hiç inanmayacaktım üç elmaya
tekinsiz masallara kahraman olacaktım, tayinim çıkacaktı saraya
sarayı havaya uçuracaktım, varoş mahallelerde kutlama yapacaktım
mezarlardan ölüleri uyandıracak, göbek deliklerinde çiçek açtıracaktım
pusuda bekleyecektim sonra seni, tam başkasını öpecekken
çalıların arasından çıkacaktım, alkış tutacaktım, aklımı kaybedecektim
kalbimi değil.
manyetik alanına yanlış şeyler çekmekte en iyi bendim elbette!

sakın beni yanlış anlama
senden bir ricam var ama
lütfen galaksimi bombalama!

Sağda-solda duyuyoruz: Gençleri kitap okumamakla, hayatı sosyal medyadan ibaret sanmakla, dizi dünyasında yaşamakla, içerikten çok şekle ve gaza önem vermekle, dar kafalılıkla, selfie narsisizmiyle ve bencillikle suçlayanlar var.
Bu suçlamalara iki nedenle katılmıyorum. Birincisi, gençleri suçlamak yaşlılık belirtisidir, bu da hiç işime gelmez.
İkincisi, böyle olmayan pek çok genç var. Hatta aslında günümüz dünyasında onların hâlâ varolması bence daha acayip.
Sosyal ve klasik medya insanı korkuyla doldurup ruh sağlığını bozmak için birbiriyle yarışan görüntüler, sesler ve cümlelerle dolu. Nefret söylemi her mahallede paçalardan akıyor. Gelecek belirsiz, şiddet porrnografik düzeyde, maneviyat yok olmuş. Artık tek önemli şey hız ve para.
Ve böyle bir dünyada hâlâ pek çok genç kitap okuyor, okuduğunu anlıyor, diziler dışındaki sanatla ilgileniyor, ağaçlara sahip çıkıyor, içeriğe önem veriyor, empati yapıyor ve başkalarının mutluluğuyla mutlu oluyor… Şu acayipliğe bakar mısınız?
Şahsen her gün şaşırıyor ve şükrediyorum. Herkese de tavsiye ederim. İnanın, insana gençleri suçlamaktan çok daha iyi geliyor!

bebek kafası

 

Vedat Özdemiroğlu halis bir yazardır bence. Birkaç hafta önce, henüz 29 yaşındayken yayımladığı “Vedat Bey’in Görkemli Hayatı” kitabını yeniden okuduğumda buna karar verdim. Yıllar evvel, Beşiktaş’ta bir sahaftan almış, sayfalarını karıştırıp bir kenarda unutmuştum. Vay benim toyluğum! Onu zamanında anlasaydım bugün Real Madrid’de oynuyordum.

Peki nedir halis yazar?

Halis yazar, okumaktan gelir. Edebiyattan anlamakla kalmaz, edebiyat olur. Bir miras devralmıştır. Bu mirası getirir, önümüze koyar. Taşıyabileceğimiz kadarını alırız. Halis yazar önce çok sağlam şekilde kendisi, yazdığı sayfalarda ise kolaylıkla başkaları olur. Hatırlar, hatırlatır. Kıymetler, kıymet verir. Sorar, sordurur. Saptar. Tanımlar. İcat eder.

Bebek Kafası’nda bütün bunları görüyorum.

Elbette ve öncelikle bir mizah kitabı Bebek Kafası. Pek sevdiğimiz Uykusuz Dergisi’ndeki köşesinin adı. Mizah dergilerinin büyük, renkli karikatürleri arasında görsel çekiciliği olmayan, ufak puntolarla yazılmış, bir manada çileli metinlerin müellifinin küçücük fıçıcık yazılarından kotarılmış bir kitap.

Geçen gün metroda elimde tükenmez kalem, altını çizerek Bebek Kafası’na dalmışken, yanımda oturan yolcu bir an kıpırdanınca adamın yabancı ülke vatandaşı olduğunu fark ettim. Sonraki dakikalarda beni izlediğini hissettim. Amcanın “Türkler de ne güzel millet, metroda ders çalışır gibi kitap okuyorlar” dediğini hayal ettim. Sevindim. Kitabın iklimi bunu gerektiriyordu.

Bebek Kafası’nı başlıklara ayırarak kısaca anlatmak isterim.

Vedat Özdemiroğlu saptıyor.

“Memlekette palmiye var, fakat içinde palmiye geçen bir halk türküsü yok.” cümlesini okuduğumda elim kafama gitti. Tatlı bir hayıflanma. Neden böyle şeyler bizim aklımıza gelmez? “Tüm kız çocuklarının kendilerini prenses gibi hayal etmesi ve hiçbir oğlan çocuğunun prenslik üstüne düşünmemiş olması.” Ben kralım diyen duydum da prensim diye gezen görmedim hakikaten. Meslek lisesinde prenslik bölümü olsa giden olur muydu acaba? “Tarihe geçmek için işini çok iyi yapman yetmez, tarihçinin de işini çok iyi yapması gerekir” cümlesini okuduğumda bir kenarda tembel tarihçiler, bir kenarda gayretkeş karıncalar geldi gözümün önüne.

Vedat Özdemiroğlu soruyor.

“Namerde muhtaç olmak, biraz da mertlik fırsatı vermek değil midir namerde?”, “Cetvelle sınır çizenler arasında o cetveli saklayan olmuş mudur acaba?”, “Niçin seçmen totalda yüzdeli de bireyde blok? Oyumun tamamını aynı partiye vermek zorunda mıyım?”

Vedat Özdemiroğlu tanımlıyor.

Ansiklopedi için “tüm kitapların müdürü gibi” diyor. Evliya Çelebi; “Usta ayak, sahada basmadık yer bırakmıyor.” Lacivert;  “mavinin ablası”, Endülüs; “akşamdan ıslatılmış İspanya” imiş mesela.

Vedat Özdemiroğlu hikâye yazıyor.

“Evrenin kısa tarihi: Olan oldu.” Bundan daha şık bir kısa hikâye okumadım uzun zamandır. “İlk kendi kalesine gol atan adam epey bir müddet bu durumu komple şahsi algılamıştır.” İşte size kendi kalesine gol atan ilk adamın yaşamöyküsü… Islıklandı mı? Ağladı mı? Hırs yapıp aynı maçta bir tane de karşı kaleye attı mı? “Tarihin tek gazetesi çıksa, manşet insanın iki ayağı üzerine kalkması olurdu bence.” Bebek Kafası tek cümle olsaydı bu olurdu. “Yaşlı kahraman: Süpermiş.” Yılmaz Gruda geldi aklıma. Bu kısacık hikâyenin filmini yapsam Gruda’yı oynatmak isterdim. Ne oldu şimdi? Bir satırdan kendimize bir dünya kuruverdik. “Kaç asırdır söylüyorum, reenkarnasyon diye bir şey yok.” Tertemiz bir espri. Kemiksiz, löp. Halis yazarın içinden çıkan yüzlerce matrak adam varken mizah sevilmez mi?

Vedat Özdemiroğlu şiir yazıyor.

“Sen varsan malı mülkü neyleyim, sen yoksan malı mülkü neyleyim, demek ki ben malı mülkü neyleyim.”, “Bahar sana da güzel, bana da güzel. Ama en çok bahar çobana güzel.”

Vedat Özdemiroğlu felsefe yapıyor.

“Güzel farklı leziz ayrı, ermiş başka aziz ayrı.”, “Söz konusu teferruatsa konu dağılmıştır.”, “Zekâ zulümle baş ettiği kadar kurnazlıkla baş edemez; kurnazlık vasatın zekâsıdır.”

Vedat Özdemiroğlu dil üzerine düşünüyor.

“Mesut oldum ile mestoldum nasıl aynı olabilir, çok farklı gibiydi.”, “Tezatla paradoks arasında çelişki yok.”, “Sumru Yavrucuk’un U içinde kalması.”, “Sosis’in %60’ı S.”

Vedat Özdemiroğlu bilgi paylaşıyor:

“Umut kelimesini dilimize Yaşar Kemal kazandırmış.”, “Sümer tabletlerinde ‘Tanrım beni yavaşlat’ diye dua varmış.”, “Efendi kelimesi Yunanca’dan gelir.”, “Anadolu’da şişmansan domuz sıkısı derler, zayıfsan zekât keçisi.”

Vedat Özdemiroğlu icat ediyor.

Bir hatırasını anlatırken bir yerde “N’apıyonuz demekli oldum.” diyor.  Demek istemiş ama diyememiş derseniz bunun içinde duygu azdır. “Demekli oldum” derseniz duygunun damarını bulmuşsunuzdur. “Sultan üçüncü hamur” diyor bir yerde. Cümlenin gerisini sonra okurum, gülmekten düştüm bile. Osmanlı’dan bahsettiği bir paragrafta “Sarayda yangın olarak çalışmak” ifadesi var. Bunu böyle bırakayım ki merak edin, sarayda yangın olarak çalışmak nasıl bir şeymiş. “Çok saçma lan insanın kaçırdığı treni okşaması.” cümlesi geçiyor bir yerde. Tek başına edebi kudret macunu gibi. Tren gidiyor, siz okşuyorsunuz. Binemiyorsunuz da. Binseniz yolcu, binemediniz mi hikâye kahramanı oluyorsunuz. “(…) duydum ve yıllık iznimin bir bölümünü hemen kullandım.” Şaşırmanın dereceleri vardır. Bu da V.Ö. cetvelinde üst noktalardan biri. “Düşük yoğunluklu merak içindeyim.” aynı cetvelde orta sıralarda.

Bebek Kafası’nın -aynı zamanda dergideki köşesinin- vinyetlerini çizen Behnan Shabbir’e parantez açmak gerek. Çok yakışmış kitaba. Gördüğüm kadarıyla çizerler arasında bir benzeri yok. Gün gelecek, çizdiği bir kadına âşık olan gençler çıkacak. Duvarlarına asıp şerefine içecekler mesela.

Bebek Kafası. Kitap.

Kitap mühim arkadaşlar. Kitap, sahip çıkmak. Kitap, miras. Hele de Bebek Kafası gibi evladiyelik kişisel antolojiler için. Bugün gözünüzden kaçanı yarın yakalayıp kucağınıza getirir. Dün görmediğinizi bugün anlatır, dün sevdiğimizi bugün kalbinize mühürler.

Bebek Kafası’nı çantanıza atıp veya koltuğunuzun altına alıp da çıkın dışarı.

Hava çok güzel.