
• İnsanlık tahterevalliye binmeye benzer, ağır ya da kalabalıksanız kontrol sizdedir ama böyle asla gökyüzüne yükselemezsiniz.
• H.L. Mencken çok okuyanlar için ‘bibliobibuli’ demiş. Kaynaklar yazarın o sırada bir buçuk yaşında olduğunu söylüyor.
• Asıl soru ofsayt kuralının saçma mı olduğu değil, yirmi iki kişiye sadece bir tane top verilmesinin haksızlık olup olmadığı.
• Pileli eteğin bir dalgınlık sonucu ortaya çıktığını düşünüyorum. Terzi kumaşı katladığını unutup öylece dikivermiş işte.
• Parçacık fiziğinin standart modeline göre maddeyi tamamen enerjiye çevirmek mümkün. Yani bir at ya da bir insan az yorgunsa çok yorulana kadar, çok yorgunsa ölene kadar, öldüyse de -dert değil- bedenindeki bütün proton ve nötronları ayırmak suretiyle enerji elde edilebilir.
• Enis Batur’a kitaplığındaki bütün kitapları okuyup okumadığını sorduklarında “Tabii ki okuduklarımın hepsi bunlar değil” demiş. Geçenlerde kuzenim aynı soruyu bana sordu. “Tabii ki hepsi bunlar değil; Enis Batur’un ödünç alıp geri getirmedikleri de var” dedim.
• Önce tuş koleksiyoncuları vardı. Sonra birinin aklına piyano almak geldi. Avrupa’da klasik müzik tarihi böyle başlar.
• Besin zincirinde kravatların rolü nedir? Kuru temizlemeci Hamdi açıklıyor…
• Her şey yeniden yorumlanabilir, aşure hariç.
Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
İlahların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağlarda kalan hiçliğe.
…
Devamını Salim Rıza Kırkpınar’dan dinleyiniz.
Bu şarkıyı tanışmamızdan iki saat önce yazdım
Ne adını biliyordum ne de neye benzediğini
Bütün gün eve tıkılıp sonra da yatağı boylayabilirdim
Ya da çıkıp bir film falan izleyebilirdim
Sen fikrini değiştirip bir arkadaşa uğrayabilirdin
Hayat çok farklı olabilirdi ama sonra bir şey değişti
Yukarıda bir yerlerde biri olduğuna inanıyor musun?
Ne yani bu adamın ilişki durumlarını idare eden bir zaman çizelgesi falan mı var?
Neden bu şarkıyı tutup da tam o gün yazdım?
Neden elimi tutup bana yumuşacık sesinle dedin ki
“Saçma sapan sorular sormayı bırak
Dudaklarını uzat da burada bugünü kutlayalım
Bak işte bir şey değişti”
O sabah uyandığımızda bilmemize imkân ihtimal yoktu
Sonra birkaç saat içinde bambaşka yollara sapmış bulunduk
Nerede olurdum şimdi
Eğer hiç karşılaşmasaydık?
Bu şarkıyı senin yerine bir başkasına mı söyleyecektim yani?
Ne bileyim ama senin de dediğin gibi, “Bir şey değişti”
Geçtiğimiz haftalarda bir çoğunuzun duyduğunu sandığım bir olay cereyan etti. Sitemiz yazarlarından Aslı Tohumcu’nun Abis isimli eseri, ki ben bu kitap sayesinde Aslı’yla tanıştım, Türk Eğitim Sen 2 Nolu şube başkanınca, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından başlatılan “Yazarlar Okullarda” projesinden çıkartılması istendi. [Projenin gerekliliği üzerine ayrıca bir tartışma yapılabilir. Milli Eğitim Bakanlığı marifetiyle öğrencilerin edebiyata daha bağlı olacağına inanmıyorum. Ama bu başka bir yazının konusu.] Eğitim-Sen’in gerekçesi ise son derece komik: “Pornografiye varan ifadeler” ve “Gençlerin manevi değerlerini zedeleyici unsurlar”. Bu olaydan sonra çeşitli medya kuruluşlarında Aslı Tohumcu hedef tahtasına konulmaya çalışılsa da sağ duyulu insanlar bu duruma seyirci kalmayarak tepkilerini belirttiler. Örneğin okurları bir imza kampanyası başlattı. İmza atmadıysanız sizi şuraya alalım.
Aynı çerçevede yarın Aslı Tohumcu’ya destek olarak “şiddet”i, “iktidar-şiddet-edebiyat üçgenini”, okulların kitap okutma sorunlarını ve diğer hususları konuşmak için bir etkinlik düzenlendi. Etkinlikle alakalı detayları buradan bulabilirsiniz. Yarın görüşmek üzere.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Yağmuru ve kadınları hep çok sevmişti. Belki de, ikisine de çok uzak olduğundan ama bu durum bir cümle önceki gerçeği hiçbir zaman değiştirmedi.
Dünyanın başka bir yerinde, başka bir devirde, sıcak bir masada ve henüz soğumuş bir denizin kenarında oturan bir başka adam ise -tıpkı onun gibi- yağmuru ve kadınları hep çok sevmişti. Tek kişilik masasında, pes sesli bir kadının söylediği içinde gökyüzü, yalnızlık ve yıldızlar geçen şarkıyı dinlemekteydi. Kendini o anda en yakın hissettiği şey, “acaba içinde peynir var mı?” diye düşündüğü cevizli ve koyu pembe renkli, yarısı boşalmış ezme tabağıydı. Bu durum okumakta olduğunuz paragrafın ilk cümlesindeki gerçeği değiştirmedi -zaten değiştirmesi de beklenemezdi. Ezme’nin içinde peynir olup olmadığını merak etmesinin tek sebebi, damağında hissetmek istediği o ezici acı duygusunun garip bir asit ekşisiyle gölgelenmiş olmasıydı ve bütünüyle iyi niyetliydi. En az yalnızlığı kadar.
Gökyüzü ve yeryüzü aynı renk olduğunda kaybedeceğiniz ilk şey uzamdır. Uzamı yitirdiğinizde zamanı yitirmemek için çok zamanınız kalmamış olabilir ve genellikle öyle olur. Zamanı kaybetmemek için uzamı geri istersiniz, bu sizin hakkınızdır. Böylesi durumlarda size uzamı geri getirebilecek tek şey artık hatırlamakta zorlandığınız süredir çiğnemekte olduğunuz tütün sayesinde iyice koyulaşmaya başlamış olan tükürüğünüz olabilir.
Bu kadar yüksekte ve kuzeyde, göz alabildiğine uzanan ıssızlığı kaplayan derin kar katmanının geceyi satene bürüyen o acayip şarkıya esin olamayacak kadar acı verici olması, herhangi birinin yağmuru ve kadınları sevmesi kadar doğaldı. Artık beyazın, zamanın ve uzamın yokluğuna düşmüş adama varlığını hatırlatan tek şey damağında hissettiği tükürmedikçe yoğunlaşan tütünün acısıydı. Ağzında yoğunlaşan bu acıya bir kadının satene sarılması gibi sarılmıştı. Gücünün sonuna yaklaştığını hissettiğinde ağzındaki o yoğunlaşmış acıyı tükürdü. Deneyimleri ona yeterince yoğunlaşmış bir tükürüğün ki çocukluğunda en uzağa işeme ve tükürme yarışmalarını genellikle o kazanırdı, en azından on metre ileri gideceğini söylüyordu. Kör bir bıçağın tene değmesi gibi, tende açılmış eski bir yaranın tazelenmesi gibi, tükürdü. Sonsuz beyazı yok eden tükürüğüne, zamanda ve uzamda açtığı birazdan onu yutacak olan solucan deliğine, bakakaldı. On metre kadar yürüdü, uzamı geri aldı, oturdu, dondu.
Kütükten yapılma küçük kulübesinden çıkmadan önce harladığı ateşe bakılırsa sadece üç saattir yoktu.
1800’lerin ortasıydı…
K.
Köpoğlu, ezme, rakı, rakı
87. 2009 yazı geri gelmeyecek
2009 yazı geri gelmeyecek. Geri gelmeyecek diğer yazlar gibi. Üstadın, Kurtuluş’taki terasındaydık ekseriyetle. Üstat, “Dün gece bira içerek iyi yaptık kardeşim,” derdi her sabah. “Rakı gibi başını ağrıtmıyor insanın, aptallaştırmıyor sabahları.” Sonra sakalını sıvazlayıp ‘haksız mıyım’ der gibi bakardı. Ben de meselenin derinliğini yeni kavramış insanların şaşkın edasıyla, “Haklısın abi,” derdim. Üstadın kardeşi Serhat, Amerika’dan yeni gelmişti yaz tatiline, orada doktora yapıyordu. İçince güzel konuşur ama konuya bir türlü giremezdi. O kadar güzel konuya giremezdi ki bazen, konuya girememenin kendisini bir konuya dönüştürürdü. Ayrıca sıkı şairdi. Ama asıl uzmanlık alanı ne karşılaştırmalı edebiyat ne de şiirdi, at yarışıydı, yani en azından bence. Her sabah kahvesini yapıp bir akademisyen ciddiyeti ve şair titizliğiyle bültenin başında çalışırdı. Üstat da Talcid’ini çiğneyip Radikal dış haberlere makale çevirirdi. Benim işim gücüm yoktu, üstadın altıncı kattan düşen kedisi Pempe’nin yamulan sırtını düzeltmeye çalışırdım. Serhat’ın yaptığı kupona biz de ortak olurduk. Üçüncü ayaktan sonra hâlâ yatmadıysak hep beraber takip etmeye başlardık. Bir akşamüstü altılıyı tutturup sarılmıştık evin içinde, zıplayıp durmuştuk, yazın en sevinçli anıydı. 600 lira vermişti altılı, adam başı 200 lira, güzel para.
Parayı bulunca bir evim olduğunu hatırlamıştım. Beşiktaş’ta, 82 basamaklı o ev. Balkona çıkıp Şair Nedim’den geçen taksileri saymıştım o gün. ‘Bir apartmandan atlamak bir gökdelenden atlamaktan daha zor olmalı,’ diye düşünmüştüm. 412. taksi geçerken tanımadığım bir numaradan aramıştı Üstat, “Nasılsın kardeşim?” demişti. “Pembe’nin anasını sen mi siktin? Yamuktu daha beter yamulmuş.”
“Hayır,” dedim. “Ben sadece düzeltmeye çalışıyordum. Bu numara ne?”
“Telefonun numarasını değiştirdim.”
“Niye?”
“Çok çalıyordu. Kupon yaptık geliyor musun?”
“Yok,” dedim ama aklım orada kaldı. Akşamüstü yine aradı.
“Tutturduk.”
“Hasiktir,” dedim. “Ne kadar verdi?”
“2100 lira.”
“Geliyorum.”
“2100 liralık altılıyı üç tekle nasıl tutturdun Serhat,” diye sordum gidince.
“Paran tükendiği zaman hata yapma şansın kalmaz,” dedi.
Ben de “Anlıyorum,” dedim. “Kazanılmış kupona sonradan ortak olunmaz ama yüzer lira verin en azından.”
O yaz başka altılı tutturamadık ama o akşam rakı içtik, kadınlar gülle atma şampiyonasını seyrettik, ölülerden konuştuk. Rakı içince ölülerden konuşmak icap eder. Belki rakı içerken araya giren sessizlikler daha uzun olduğu için, o sessizlikler ortama ruhani bir hava kattığı için.
Sonra komşunun kızı vardı o yaz aklımda kalan. Günde 250 mesaj çekiyordu, kızı şöyle hatırlıyorum: “dıtdıt dıtdıt dıtdıt.” Bisiklet sürerken bile mesaj çekebiliyordu. Mesaj attığı çocuktan çok, mesaj atıp cevap gelmesini seviyordu belki de. Yüzüne düşmediği halde saçlarını geriye atıp duruyordu. Çekici görünmek için değil, çok derinlerde bir huzursuzluğun belirtisi olmalıydı bu. Beni kızın ablasıyla evlendirmeye çalışıyorlardı. Bir gece apartmanın önüne hafif sallanarak gelmiştim. Çakırkeyiflikten sonra zilzurnalıktan önceydim. Çöp konteynırlarını devirip “Bütün söylenecekler söylendi bütün susulacaklar susuldu,” diye bağırmıştım. “Bütün bunlardan geriye de bir şeylerin külü kaldı ama neyin külü derseniz Allah belamı versin ki bilmiyorum. Ben iyi bir başlangıçtım sadece. Bazı insanlar sadece iyi bir başlangıç yapmasını bilirler, sıkılırlar, sürdüremezler.” Kızın ablasını bana vermekten vazgeçtiler. 2009 yazı çok karışık bir yazdı öte yandan.
Ankara’da Celâl Abi’yle oturmuştuk sonra, Net Piknik’te. Mamak Cezaevi’ni anlatmıştı, Temmuz ayındaki açlık grevini. Cezaevi idaresi sıcaktan bayılıp açlık grevine son versinler diye kaloriferleri yakmış yazın ortasında. “Nasıldı abi?” dedim. “İlahi Komedya’yı oku,” dedi. “Cehennem kısmını.”
Salih’le balıkçı barınaklarında oturmuştuk bir akşamüstü. Durgun denizi titreten ince bir rüzgâr esiyordu. Gökyüzü turuncu, mor, mavi ve biraz da griydi. Salih hiçbir şeyi terk edemeyen bir adamdı. Yarım saat oturduğu kafeden ayrılırken bile hüzün duyardı. Bir kız arkadaşı vardı, on yıldır beraberdiler. “Birini terk etmek teorik olarak imkânsızdır,” derdi. “Onu terk ettim diyelim, peki hatıraları nasıl terk edeceğim? O tonlarca hatırayı zihnimde değil de sırtımda taşıyacakmışım gibi hissediyorum.” O akşam oturduğumuz yerden ayrılırken de dönüp arkasına bakmıştı hüzünle. “Geçmişi unutmak istiyorsan geleceğe de gözlerini kapatman gerekir Salih,” demiştim o zaman.
“Bu cümle senin mi?” diye sormuştu.
“Benim hiçbir şeyim yok Salih. Uykum bile.”
“Bak bu laf güzelmiş.”
“Bu laf da benim değil, Memet Baydur’un.”
Olympos’ta sahilde, dalgalar vurdukça kıyıda parlayan planktonlara bakmıştık bir gece. Plankton çok duygusal bir şeydir, adı gibi değil. Bence planktonların adı harikulade olmalı ya da hüsnüniyet. Ekseriyetle olmalı en azından, muhtemelen bile olabilir. “Bu anı önceden o kadar çok düşünmüştüm ki gerçek olunca eksik gibi geldi,” demişti. “Kopuk bir düğme gibi, bir şeyler eksik değil mi sence de?”
“B vitamini eksikliğinden,” dedim. “İnsandaki bütün eksikliklerin kaynağı b vitamini eksikliğidir.” Sonra dans etmiştik. Ben dans etmeyi beceremem ama sahilde herkes dans edebilir diye düşünmüştüm. Haklıymışım. Neresinden bakarsan bak güzel bir yazdı.
Bekâr Sokak’ta yürümüştük sonra, yaz biterken. Bazı sokaklarda yalnız yürünmez, illaki biriyle paylaşmak gerekir o sokağı. “Bana öyle bakarsan nasıl ağlayabilirim ki?” demişti. O kadar sıcak bir gülüşle söylemişti ki bunu dokunsam elim yanardı.
Benim, Çehov’dan ve o yazdan öğrendiğim şey şu: Fırsatı varken ağlamalı insan. Ele güne sergilenmeyecek duyguları olduğunu düşünmemeli. Sadece gözüne sabun kaçmış çocuklara bırakmamalı bu işi. Derdini anlatabilecek kadar ağlayabilmeli en azından. Ve önündeki yol yürüyebileceğinden uzun olsa da yürümeli o yolu, yürüyebildiği yere kadar. Sonunda perişan olacağını bilse de, zihni karmakarışık ve kalabalıkken kendisi yapayalnız kalacağını bilse de yürümeli. Ne zaman başladığını fark etmediğimiz yağmurun ne zaman bittiğini de anlayamamıştık o yaz. 2009 yazı geri gelmeyecek. Geri gelmeyecek diğer yazlar gibi.
Milyarlarca yıldır böyle;
insanoğlunun değerini bilemediği şu güzelim dünyanın üzerinde yavaş hızlı geziniyorum. Aslında başlarda hiç de şikayetçi değildim halimden. Gezip görmediğim yer kalmadı sayılır. Dünya yukarıdan o kadar şahane görünüyor ki…
Ancak her şeyin bir yaradılış amacı yok mu?
Sanırım atomlarım lanetli. Bir tek ben mi böyleyim, bilemiyorum. Esasında hepimizin atomik kütlesi eşit. Ama ben bir türlü yeterince ağır olamıyorum. İşin komik tarafı her seferinde inanıyorum başarabileceğime, ulaşabileceğime.
Sonra pufff! Buharlaşıp kalıyorum.
Milyarlarca yıldır böyle…
Yaradılış amacı bir yana, çok merak ediyorum, çok…
Bir devenin derisini örneğin, ya da şu aptal insanoğlunun saç telini. Neyse ki kuşlar var.
Ama ya toprak? Ahhhhh! Esas toprak…
Birkaç sefer çok yaklaşmıştım. Canım rüzgar nefesi yettiğince yardım etmeye çabalar bana. Yakınlarda yüksek bir tepe varsa beni hemen o tarafa üflemeye başlar.
Sonra pufff! Buharlaşıp kalıyorum.
Milyarlarca yıldır böyle…
Ne yaparsam yapayım, kaderime uyum sağlayamıyorum.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
1.
Kapıyı vurmadan girdi içeri. Karısını vurdu. Sonra ölüsüne nazar değmesin diye tahtaya vurdu. Tahta olarak kapıyı kullandı. Çıktı. Gitti.
2.
İkinci çalışında açtı. Hırsızın kaşını. “Bir daha bir şey çalarsan” dedi, “bu sefer kaburgalarını açarım.”
3.
Öfkeden deliye dönmüştü. Nefretle etrafına bakındı. Herkes gözlerini kaçırdı. Yumruklarını sıkıp avazı çıktığı kadar bağırdı: “Hepiniz hastasınız anladınız mı? Yemin ederim hastasınız hepiniz!” Güvenlik koşturarak gelip koluna yapıştı. Sürüklenerek hastanenin dışına atıldı. Ceketini düzeltip yürümeye başladı. İlerde başka bir hastane vardı. Adımlarımı hızlandırdı.

Padişahın artık yenilgiye tahammülü kalmamıştır. Vezirin de kışkırtmasıyla bilimsel bir projeye destek verir, “Ol devşirmelerü fevkinde devşirün!” emriyle gerçekleşen projeyle yeniçerileri değişime uğratıp onlardan daha güçlü bir ordu teşekkül edecek ve zındıkları yenilgiye uğratacaktır. Fakat olaylar hiç de padişahın beklediği gibi gelişmez…
Hilkat-i Garaibler bizleri gerileme döneminin soğuk bir o kadar da ürkütücü atmosferine götürüyor. II. Mahmut döneminde geçen bu alternatif-tarih filminde padişahın yenilik tutkusunun nelere yol açtığı konu alınıyor.
Korku öğelerinin yoğunlukta olduğu film, yabancı diyarlardan gelen genç bir büyücünün padişaha kendini bilim adamı olarak tanıtmasıyla başlar. Padişahın uzun zamandır yeniçeri ordusuna bir yenilik getirmek istediğini bilen büyücü, padişahın aklını çelerek bilimsel bir deney adı altında yürüttüğü kara büyü çalışmalarıyla yeniçerilerden oluşan bir grup ucube meydana getirir. Zamanla değişmiş yeniçerilerin kontrolünü kaybeden büyücü öldürülür ve yeniçeriler saltanatı tehdit eder hale gelirler. Yeniçerileri alt etmenin tek yolu yapılan büyüyü bozmaktır. Bunu da yapabilecek tek kişi Hayriye isimli bir kocakarıdır. En nihayetinde yaşlı kadın büyüyü bozar ve yeniçeriler birer birer gayba iltihak ederler. Bu olay da tarihe Vakıa-yı Hayriye olarak geçer.
Filmin senarist-yönetmeni kendisi de bir tarihçi olan Ferman Okur ilk uzun metrajı olan bu film için şunları söyledi: “Bizler korkularla büyütüldük. Küçükken ninem bana şu zamana kadar yazılmış en korkunç hikâyelerden daha korkunçlarını anlatırdı. Kendisi bu film için en büyük esin kaynağımdır. Bu ilk uzun metrajımı o yaşlı kocakarıya adadım”
Yapımcı Selcan Yapar. “Filmde her şey bir yana bizi yapım aşamasında en zorlayan şey Kazan oldu. O büyüklükte bir kazanı yapacak birilerini bulmak kolay olmadı. Ama kazan filmdeki en önemli nesne. Başkaldıran yeniçeriler kazan kaldıracaklar. Kocakarının da büyüyü bozması için yapacağı karışımda yine bu dev kazan kullanılacak. Bu nedenle kazan yapımında hiçbir masraftan kaçınmadık” şeklinde konuştu.
Tarihsel gerçeklerle tuhaf bir paralellikle ilerleyen filmin ilgi çekici bir özelliği de başından sonuna kadar Osmanlıca olması. Film boyunca geçen Türkçe altyazılar ilk başta gereksiz gibi gözükse de film ilerledikçe, özellikle sarayda yapılan konuşmalarda bunun gerekliliğini hissettiriyor.






















