Bu ülkede siyasete insani bir boyut ekleyebilmek daima güç olmuştur. Siyasilerimiz sevinçlerini, üzüntülerini, öfkelerini, nefretlerini, yani fevkalade kişisellik arzetmesi gereken duygularını kişisellikten uzak, dolayısıyla sahici olmayan bir kamusal dille ifade edegeldiler hep. İstisnalar dışarıda bırakılırsa, siyasetin gereği, insaniyetin gereğinin önüne geçti daima. Hal böyle olunca, çeyrek asırları, yarım asırları hem siyasetin içinde, hem insanların uzağında geçirmek mümkün hale geldi.
Deniz Baykal’ın istifa konuşmasında üzücü olan, kürsüdekinin yaşadığı duyguları samimiyetle ortaya koyan bir “insan” olmamasıydı. Düpedüz bir siyasetçiydi o. Bütün hesap kitabıyla siyasetin tarlasını sürüyordu kurduğu cümleler… Kendi incinmişliği bir yana, bu hadise sebebiyle incitilmiş bütün o insanları yok sayan, aklına dahi getirmeyen bir stratejik kabalıkla maluldü bütün sözcükleri. Nezaketten ve dolayısıyla insaniyetten uzaktı. Bir ruh muhasebesinin ürünü değildi konuşmaya hakim olan mantık, aksine bu ağır yanlışlıktan siyasi kâr devşirme arayışındaydı kürsüdeki adam.
İnsaniyetin, bu soğuk ve hesapçı kamusal dil karşısındaki mağlubiyeti, hadisenin kendisinden çok daha üzücü gerçekten…
50 yıllık bir siyasi portreye giderayak bir küçük insani rötuş yapma fırsatını bile neden çok görürler ki bize!

Deniz Baykal’ın istifa etmesi biraz aşırı tepki olmuş. Ugandalılardan bir özür dilese yeterliydi bence.

Düzene Karşı Olmak

Tanzimattan beri düzenden intizamdan yana olan bir ailenin ferdiyim. Karışıklıktan hiç mi hiç haz etmem. Kalemlerimi boy sırasına sokar, çoraplarımı renklerine göre ayırır, her lokmayı layıkıyla çiğnerim. Duş yaparken bile sistemliyimdir: Önce göğüs sonra sırt sabunlanır, ardından da bacaklar ve diğer şeyler.

Kimileri düzene karşı çıkar. Ellerinde pankartlar meydanlarda bağırışır dururlar. Onlara şunu sormak isterim: Nereye kadar?

Her şey nihayetinde düzene meyleder. Bilimadamları börtü böcekte bile bir tertip bir intizam buluyor. Yaprakların dağılımında, kozalakların tırtıklarında, ayçiçeğinin çekirdeklerinde Fibonacci serisini görüyor. İnsanoğlunun uzuvlarının birbirine oranı bile aynı güzelim ölçüyü veriyor. (İtiraz ettiğinizi duyar gibiyim. Elbette istisnalar olabilir ama bunlar kaideyi bozmayacaktır.)

O zaman bir köşeye not edin, dostum! Ona buna karşı duracağım diye heba olup gidersiniz. Boşuna yorulmayın. Kurtuluş nizamdadır.

Muntazaman sizin,

Hurşit Seçkin

Oğlan gitti odasına. Gelmedi bi daha yemeğe bile. Neymiş yolda hamburger istemiş beyzade, Gülcan da hemen çekmiş sağa yedirmiş hamburgerini. “Aferin, çok iyi etmişsin. Alican efendi günlük hamburger kotasını doldurmuş böylece.”, dedim, parladı. Annesi onun dengeli beslenmesine o kadar önem veriyormuş ki, Akdeniz yeşilliklerinden oluşan bir salata yemesi için başka bir yerde daha durulmuş ve eve o yüzden bu kadar geç kalınmış. Akdeniz’de yeşillik nerde? Her yer maki halbuki! Alican efendinin annesi biricik evlatlarının beslenmesine babası kadar duyarsız değilmiş. Çünkü babası bi keresinde oğluna birahanede yağ içinde iğrenç bir midye tava ile kokoreç yedirirken yakalanmışmış! Neredeyse ölü ele geçirildi diyecek! Allah’tan Alican’ın dayısı o sırada rastlantı eseri olay yerinden geçmekteymiş de bu feci olay ortaya çıkarılmış! Bunların ailesinde anında jurnal sistemi var. Kurmuşlar zamanında. Bi olay oldu mu, artık kim gördüyse mesela bizimkinde kayınbirader ablasını arıyor, “Abla eniştem el kadar Alicanı almış, birahaneye götürmüş. Haberin olsun” diyor . Ablası da hemen annesini arıyor, “Ay anne sorma benim bu kocam olacak salak çocuğu biraya alıştırıyor” diye.  Anası anında baldızı arıyor, laf da belli üç aşağı beş yukarı: “Bu damat iyice şaşırdı. Çocuğu bira müptelası yapacak bu gidişle.”
Ertesi hafta ilk mutat kayınpeder ziyaretinde büyük jüri kuruluyor İsmail’in karşısında. Bakışlarıyla yiyorlar beni. Çekilecek çile değil anasını satayım. Çekiyoruz işte. Niye? Onu da bilmiyoruz.
Çocuk midye tava yemedi ben yedim, diyesi oldum. Ben niye yemişim? Özrüm kabahatimden büyükmüş. Midyelerin içi zehir doluymuş. Ayrıca midye tavayı çıkarınca bile birahanede kokoreç yedirilen çocuk kalırmış geriye ki, bu da yeter de artarmış. Birahanede kokoreç yedirilen lafını öyle bir söylüyor ki, zannedersiniz babası tarafından köprüde zorla dilendirilen bir çocuktan bahsediliyor. Yav çocuğun canı kokoreç istedi, kokusu hoşuna gitti herhalde, ben de aldım. Sonra da yürürken birahanenin önünden geçiyoduk bu sefer de babasının canı bira istedi. Ne var olamaz mı yani ? “Çocuk, tamam uğursuz kayınbiraderin baskını sırasında birahanedeydi, ama ne midye tava yedi ne de bira içti ya insaf yani!” diyorum. Dinleyen kim? İlk defa bir gün, bir güncük o da toplantı olduğu için oğlanla vakit geçirmemi istemiş o gün de bunlar olmuş. Oldu, doğru. Olalı da iki yıl oldu, ama kafama kaka kaka her gün yeniden yaşatılıyor. Oğlan iki gün ishal olmasa gene de az bi ceza ile kurtarabilirdim, ama ceza müebbete döndü. Bende de harbiden şans yok. Konuyu değiştireyim dedim, “Günün nasıl geçti?” diye sordum zira o benim sorguma birazdan bu psikolojiyle başlarsa sonum kötü. Keşifteymiş gene. Amiri onu İstanbul’un ne kadar ücra yeri, dağı tepesi varsa oralara gönderiyormuş. Kasıtlı yapıyormuş. Menapoza girince kafayı bizimkine takmış iyice. Bıkmış artık. Canına tak etmiş. Laf olsun diye “İstanbul’da keşfedilecek yer mi kaldı, Amundsen miyim ben deseydin?” dedim. Boş boş yüzüme baktı, ‘Laf mı şimdi bu’ gibilerden. E laf tabii. Bu saatte atom alimlerinden bahsedecek halim yok ya! Zaten kendilerini de tanımam etmem. Konuşuyoruz işte. Bu amiri olacak kadın emekli olana kadar ona rahat vermeyecekmiş belli olmuş. Daha da bir sürü keşif yeri sıradaymış. “Boykot et. Gitme sen de!”, dedim. “Kocam göndermiyor.” de, “Adetim sancılı geçiyor.” de, “Valla insan hakları mahkemesine giderim.” de. Boş boş yüzüme bakıyor. “Fazla mesainiz batsın ben 40 yaşında kadınım, bu artık angaryaya giriyor, benim de haklarım var.” de, dedim. Sinirlenmeye başladı. Fark ettim, fakat batağa da girmiş bulunduk. Böyle bana bakıyor. Susayım bari dedim, belki oradan bir çıkış vardır. “Başka önerin?” diye soruyor. Susturmuyor. Başka önerin? “Ya sıkma canını tayinini isteriz, buluruz adamını ya seni aldırırız ya o kadının ayağını kaydırırız.” dedim, çaresiz. Çıkış için desteksiz atmaya başladım farkındayım. Hayır ben şunu fark edemedim. Şimdi bu eve geldi birazdan akşam sorgusu başlayacak ben lafı ondan açayım işi gürültüye getireyim biraz da zaman kazanayım dedim. Bunu iyi düşündüm fakat uygulayamadım. Bende düşünce var, faraziyat on numara fakat tatbikat sıfır. Bir iki espri yapıp yumuşatırım ordan da öylece kapatırız geceyi dedim, ama susacağını hesaba katamadım. Şimdi iş iyice gerildi. Birazdan zaten “Sen ne zaman benim işimle ilgili anlattıklarıma kulak verdin ki? Verseydin böyle saçma sapan önerilerde bulunmazdın.” diye başlayacak. Bu işin sonu kötü. Bir yandan yemeği ısıtıyor bi yandan da kocası tarafından anlaşılmamış kadın edasıyla başını sallıyo iki yana yüzüme bakmadan. Durum hakkaten kötü. “Ya bitanem kaldı emekliğine dört sene. Sık dişini, seni ben getirip götüreyim işe, kadına bir görüneyim bak nasıl muma dönecek ben bilirim bu tipleri dedim.” Gülümseyerek çorbayı kaynatmaya başladı. İnişteyim biliyorum, ama duramıyorum artık. “En kötü ihtimal istifa edersin ya, senin kocan var.” dedim. Buradan çıktık çıktık yoksa çakılıcaz. Döndü yüzündeki en sinirli haliyle “Sen fikir fıskiyesi misin ya?” dedi. Bu kadar abuk fikri neremden çıkarıyormuşum ardı ardına ? Fikir fıskiyesi? O ne demek şimdi? Bak bunu beklemiyordum. Herşey tamam da burası bi acaip oldu. Fikir fıskiyesi? O ne ki ya?

Bir timsahın insan derisinden yapılmış bir çantayı koluna takarak ortalıkta fink attığını
görsek ne kadar şaşırırız değil mi?

Oysa bir kadının timsah derisi bir çantayla ortalıkta dolaşmasında
hiçbir tuhaflık görmüyoruz!

Umberto Eco Anlatı Ormanlarında Altı Yolculuk’ta, okurla yazar arasındaki güven ilişkisini yaklaşık olarak şöyle tarif ediyor: Bir anlatı metniyle karşılaştığında okur, yazarla zımni bir anlaşmaya imza atar: Coleridge’in “inançsızlığın isteyerek askıya alınması” dediği şu meşhur kurmaca anlaşmasına. Okur kendisine anlatılanın hayal ürünü bir kurmaca olduğunu bilir, ama buna rağmen, yazarın yalan söylediğini falan düşünmez. Yazar gerçek bir beyanda bulunuyormuş gibi yapar, okur da kurmaca anlaşması gereğince, yazarın anlattıkları gerçekten oluyormuş gibi davranır.

Velhasıl kelam, sevgili okur, metnin tadını çıkarmak istiyorsan, yazara güvenmekten başka çaren yok! Yani yazar, yukarıdaki sözler Eco’nun dediyse, buna inanmak zorundasın. Her bir bilgiyi, açıp arama motorunda taradıktan sonra, okumanın keyfi mi kalır! Ya da bir dakika! Fikrimi değiştirdim: Calvino Amerika Dersleri’nde söylesin, yukarıdaki sözleri. Nasıl? Hâlâ inanıyorsun değil mi? Bir an için de olsa, aklından geçirdin değil mi ama, doğrusu bu mu diye?

Her neyse; biz işimize bakalım. Hazır, okurla yazar arasında var olması gereken güven ilişkisinden bahsetmişken senden bir ricam var sevgili okur. Korkma canım; gel, inançsızlığını —bir süre için dahi olsa— askıya al da o mabuda birlikte abd olalım demeyeceğim. Senden daha kolay bir şey isteyeceğim. Sevgili okur, aybaşına kadar bir üç yüz kağıt atsana! Söz, telif ücretleri bankaya yatar yatmaz ödeyeceğim.

Buraya kadar yazdıklarımı okuyup eğlenen okura, Eco “örnek okur” diyor. Tutup para yollamaya kalkışana ise “ampirik okur”. Aralarında bir tercih yapmak gerektiğinde, Eco tabii ki “örnek okur”u seçiyor. Ama ben okurun ampiriğini severim!

59. ateşe benzemek için

Altı yaşında bir yaprağa dokundum ve dedim ki sevgili yaprak seni hiç unutmayacağım. Yedi yaşında gasp ettim hain bakkalı ve siyah beyaz televizyonda seyrettim ilk Pembe Panter’i. İkinci çinkoda kaldım 1989 yılbaşında. Malmö maçından sonra oturup ağladım. Körfez Savaşı’nda Amerika’yı tuttum. Petrole bulanmış o hüzünlü karabatak kuşu yüzünden. Çok sonra öğrendim Alaska’daki bir tanker kazasında kirlenen kuşların görüntüsünü kullandıklarını. Arapçayı gofret ambalajlarından sökmeye çalıştım ertesi yaz. Gonga vurdum ses çıkmadı o kış, bir rüyada. Kulağıma sinek kaçmasından ve bu sebeple delirmekten korktum birkaç yıl. On altı yaşında, tam söze girecekken tentenin üstünde gezinen kedi bütün çay bahçesini tedirgin etti. Okuldan kaçıp 1 Mayıs’a gittim on yedi yaşında. Ertesi yıl her taraf yıkıldı bir yaz gecesi. Evrenin temel yasası: Bağlı olan her şey bir gün çözülür, atom altı parçacıklar bile. On dokuz yaşında gündüzleri uçarıydım geceleri stoacı. Bulduğum yerde yitirdiğim bir şey vardı o sonbahar, Ankara’ya ilk gelişim. Ama neydi, kim bilir. Çekilen acıların beş saniye içinde kendi kendilerini imha etmelerini istiyordum galiba. Bin kez dinledim şu hüzünlü anonsu: Son istasyon Batıkent. Metronun girişinde yatmıştım bir gece. Altüst, sarhoş, yalınayak. Onca yıl sonra başladığım yerdeydim. Yemiştim Pembe Panter’den beşpençeyi, etkisiz hale getirilmiştim. Orada öyle iki seksen uzanmış, hiç verilmemiş bir sözün gerçekleşmesini beklemiştim. Şimdi ateşe bakıyorum ateşe benzemek için.

Deniz Baykal, başbakanın İsmet İnönü’yü Hitler’e benzetmesi karşısında sert açıklamalar yapmış:

Görülmüştür ki başbakan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi değerleri ile barışık değildir. Dünyanın neresinde bir başbakan eski bir cumhurbaşkanına böyle bir benzetme yapar. Böyle bir şey Uganda’da dahi olmaz.

Baykal’ın, partisinin kurucularından birinin ırkçı bir diktatöre benzetilmesine yönelik tepkisini, bizzat ırkçılık yaparak dile getirmesi gerçekten hayret uyandırıcı. Başbakan için “Türk milletine hakaret ediyor” derken, aynı konuşma içinde otuz milyonluk Uganda milletini aşağılayabiliyor.

Günün birinde Ugandalı bir devlet adamıyla karşılaşır ve bu sözü hatırlatılırsa ne diyecek? Ya da daha güzel soru; Almanya ya da Fransa’da iç politika derdindeki bir siyasetçi “Böyle bir şey Türkiye’de bile olmaz” deseydi ne derdi?

Güncel politikaya takılmaktan hoşlanmıyorum, ama bu sözler bende gerçekten ağlama isteği uyandırdı. Ama İlker Yasin gibi sevinçten değil maalesef, kederden…

Yumurta

İnsanlar ikiye ayrılır. Rafadan yumurtayı geniş tarafından kıranlar ve dar tarafından kıranlar. (Bir de yumurta sevmeyenler var ki, onları insandan bile saymıyorum.)

Ciddi bir meseledir bu. Ne kahvaltı sofraları gördüm ki, bu tartışma yüzünden murdar oldular. Ne çiftler tanıdım ki, bu nedenle yollarını ayırdılar.

Kadınlar estetik meraklısıdır. Göze hoş görünsün diye, yumurtayı dar tarafı üste gelecek şekilde yerleştirirler. Bir su damlası gibi kabında dursun isterler. Oysa sağduyulu herkesin bildiği gibi, yumurta bir su damlası değildir.

Mantık bize şunu söyler: Yumurta yumurtadır. Geniş tarafından kırıp rahatça yersiniz. Doğru olan budur.

Güzellik geçicidir, dostum! Siz bakana kadar vitamini kaçar. Halbuki mantık hem evrensel hem de doyurucudur.

Bütün kahvaltılarda sizin,

Hurşit Seçkin

Geçen gün çantamda başkasına ait bir telefon defteri buldum. Benim telefon defterim de yerinde yoktu. Ne bulduğum telefon defterinde, ne de hatırlayabildiğim kadarıyla benim kayıp telefon defterimde kime ait olduğuna ilişkin herhangi bir ibare yazılı değildi. Bu durumda birbirimizi bulup defterlerimizi takas etme şansına da sahip değildik. Ortada iki ihtimal vardı. Birincisi bunalıma girmekti. Ben ikinci ihtimali seçtim ve yeni telefon defterim üzerinden yeni bir hayata başladım. Artık eski dostlarımdan hiçbirine ulaşamıyorum. Çünkü bende telefon numaraları yok. Ama bende telefon numaraları olan ve istediğimde rahatlıkla ulaşabildiğim yepyeni dostlarım var. Beni aralarına kabul ettiler, sağolsunlar. Belki oturup geçmişten dem vuramıyoruz ama önümüzde paylaşacak uzun bir gelecek var. Gülüp eğleniyoruz. Yeni bir hayata gözlerimi açmış gibiyim. Burada çok mutluyum. Eski hayatıma dair hiçbir şey hatırlamak istemiyorum. En büyük korkum da birgün birinin kapımı çalıp eski telefon defterimi burnuma uzatması. Defterini ve hayatını ona geri vermem gerekecek o zaman!