Şilili müzisyen Victor Jara, 11 Eylül 1973’de Augusto Pinochet’nin gerçekleştirdiği darbe sırasında tutuklanır ve birçok yoldaşı gibi ‘Estadio Chile’de işkence görür.

Olaya şahit olanlar Jara’nın şarkı söyleyerek öldüğünü anlatırlar. Gitarını elinden bırakmamış ve stadyuma girer girmez çalmaya başlamıştır. Diğer tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik ederler. Bunun üzerine askerler bir subayın emri ile Victor Jara’nın ellerini kırarlar. Ama o, gitar çalamasa da şarkı söylemeyi sürdürür. Sonunda bir dipçikle kafasını parçalarlar ve diğerlerine ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne asarlar.

Victor Jara’nın ölürken söylediği şarkı, Unidad Popular’ın ‘Venceremos’udur.

O günden beri birileri bu şarkıyı söylemeye devam ediyor. Bugün Taksim’de de söylenecek elbet.

Dilerim kimsenin canının yanmadığı umutlu ve güzel bir 1 Mayıs olsun!

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Geldiler. Oğlanı gördüm. Sevindirik oldum. Neredeyse iki gün olmuş görmeyeli. Özlemişim keratayı. Bi sarılayım dedim. Baktım herif hiç oralı değil ağrıma da gitti ama bozmadım. Gönülsüz gönülsüz yanaştı böyle. Kucakladım, biraz da sıkmışım heralde. Ah uh falan. Çok sarmalamışım, kaburgalarını kıracakmışım. Ağlamaklı gitti odasına. Gülcan’dan da ilk ayarı aldık daha kapıda. Haydi buyrun! Ulan Alican ben senin annenin yeni kocası değilim ben senin babanım ulan. Komşu amca muamelesi yapma bana. Öyle olsa o da iyi. Sanki yabancıyım  ben. Sanki annene spermleri verdim emaneten, o da gitti babasının evine  kendisi için seni imal etti, siz ikiniz beraber yıllar geçirdiniz, sonra da ben ortaya çıktım, şimdi bana bakıyosun aval aval “Bu hıyar da nereden çıktı?” gibilerden. Yuh be! Ulan insan babasına bi meraba der, hal hatır sorar. Para istemeye gelince yavşamayı biliyosun ama. Baştan hata yaptım baştan. Dedim, Alican koymayalım adını. Dinletemedim. Bizim kayınpeder çok üzülürmüş. Ne de olsa ölen büyük oğlunun ismiymiş. Ölen deyince de insan çocuk büyümüş eşek kadar olmuş sonra da başına bişey gelmiş de ölmüş zannediyor, yok canım hiç alakası yok. Çocuk beş aylıkken boğmacadan ölmüş. Beş aylık çocuğun ne hatırası olacak di mi? Olmaz mıymış? Ben ne kadar da gaddarmışım! O çocuk, Gülcan’ın kıymetli babasının ilk göz ağrısıymış. Dedim, kardeşim iyi de o zaman öteki oğluna koysaydı ismini, bu adamın bi oğlu daha olmadı mı sonradan? Kendisi, olmakla kalmayıp büyüyerek sonradan benim kayınbiraderim haline gelecek olan nursuz ve uğursuz şahıs aynı zamanda. Doğruymuş dediğim, ama ona kayınpederim rahmetli babasının ismini koymuş, şimdi sıra bizim oğlandaymış. “Bizim ailede de sevdiğimiz ölen erkekler var, niye sizinkiler öncelikli oluyor böyle?” diye sordum. İki gün küstü bana. Baktım Gülcan bizim çocuğu depresyonda doğuracak. Tamam dedim, kabul. Fakat şeytan dürtüyor bir yandan. “Yav biz çocuğumuza ille de ölen bir aile büyüğünün ismini mi koymak zorundayız?” diye sorası oldum. Erken doğum ihtimali belirdi. Neyse oğlan sağsalim doğdu.
Fakat bu durum çok koydu bana abi. Çocuk doğdu, daha nüfusa kaydettirmemişim. Bari dedim, oldu olan hiç olmazsa Ali ile Can’ı ayrı yazalım halamın da gönlü olsun. Halam genç kızlığında Can diye birini sevmiş, adam kazada ölmüş, halam o yüzden bi daha evlenmemiş. Madem ölülerin arasında geziniyoruz, biraz da bizimkilerin arasında gezinelim. Ölüyse o da ölü. Kabul ettiremedim. Alican ile Ali Can’ın ne alakası varmış? Baktım sütten kesilecek. Sustum. Susuş o susuş. Benim kayınpederimin kafasındaki ideal ailedeki oğlan sayısı eksikmiş anlaşılan. Bir çalışma gerekti. Bu çalışmada benim spermlerimden yararlandılar. Baldızdan erkek çocuk çıkmayınca ailelerinin yegane erkek çocuğu benim Alican oldu ve olay bitti. “Alican,oğlum!” diyemedim abi senelerce, Allah sizi inandırsın. Benimseyemedim bu ismi ya bana tuhaf geliyor, her Alican deyişimde öksüre öksüre ölen ufak bi çocuk geliyodu aklıma içim bi fena oluyodu. Baştan Ali diyodum fakat baktım çocuk dönüp bakmıyo bile bana, o kadar alıştırmışlar ki Alican’a. Mecbur döndük biz de Alican’a istemeye istemeye. Bi ara bari “Efe” diyeyim dedim, inadım tuttu. Böyle şekil mekil de yapıyorum, “Vay benim efem.” diyorum, “Efelerin efesi.” diyorum, “Seni gidi Çakırcalı Ali.” diyorum. Olmadı. Oğlan zaten yüz vermedi, bana da manalı gelmedi. Sonuç? Sonuç işte kapıda görüldüğü üzere çok sıkmışım, kemiklerini kıracakmışım. Dayısı havalara atıyor, düşerken doğru dürüst tutamıyo da salak; dedesi bi elense çekiyor boynunu kıracak; eniştesi olcak dingil-ona da serbest- yanağından bi makas alıyor yanak kıpkırmızı oluyo koptu kopacak, ama kah kah kih kih. Babası özlemiş sarılıyor, neredeyse eve ambulans çağrılacak.

Aşkın Kanunu

Newton büyük bir adamdır. Yasalarına saygı duyar, itaat ederim. Biri bana çarpınca öne doğru hamle eder, pencereden atarlarsa serbest düşme ile yere doğru inerim.

Ancak her şey bir yere kadar tabii. Newton da öyle. Mekanik yasalarına göre, masada belli bir hızda kendince ilerleyen bir bilardo topu olsa, onun gidişatına dair her şeyi bilebiliriz. Böyle iki top olsa, sonuç yine değişmez. Bunların da hayat hikayesini yazabiliriz. Buraya kadar her şey yolunda gibi görünür. Ama topların sayısını üçe çıkardığımızda işin rengi değişir. Bu üçünün davranışına dair bir şey söylemek mümkün değildir. Bunun denklemini çözemeyiz. İşte buyrun, Newton’un ‘zart’ dediği yer.

Demem şu ki, Newton’un sarsılmaz yasaları bile hareket halindeki üç topun ilişkisine dair bir tahminde bulunamazken, üç kişinin birlikte nasıl davranacağını nereden bilebiliriz?

Neymiş efendim? Aşk üçgenlerinden imtina ediniz, canım kardeşim. İki kişi zaten yeterince kalabalıktır. Ama üçüncü düpedüz fazladır. Kimin kime toslayacağını, olayların nasıl sonuçlanacağını asla kestiremezsiniz. Biri gelir size çarpar, siz gider ötekine çarparsınız, üstüne bir de yer çarpar. Çok fena olur çok.

Akıllıca sizin,

Hurşit Seçkin

Bunlar hala gelmedi. Şu kalan bardakları da yıkayayım bari. Yıkarken düşünürüm hem bi yandan da. Bulaşık yıkarken düşündüğümü düşünüyorum. Başka yerlerde neler düşünüyorum, haberim yok. Bak şimdi düşündüm de ben nedense hep sulak yerlerde düşünüyorum, mesela hela birinci sırada. Enteresandır bazen sırf düşünmek için helaya girdiğim olur. Şimdi söylediğimi düşündüm de hakkaten enteresan geldi. Eskiden alaturkalarda zordu ayağım uyuşurdu, şimdikiler rahat. Duşta da düşünürüm bak. Su bana iyi geliyor demek ki! Manda mıydın yoksa lan sen önceden? Olabilir. Suya çekim sade sende değil ki herkeste var oğlum. Hazır bir iki bulaşık daha bulmuşken düşün bakalım İsmail karına ne anlatacağını. Önce bırakayım o sorsun ya da hasta gibiyim hala diyeyim konuyu
kısa keseyim. Anlattırmadan bırakmaz ki senin karın. Şu tezgahta iki tane ne lekesiyse anlamıyorum ov ov bi türlü çıkmıyorlar. Para işi yattı deyip başlayayım. Tamam, o yüzden kendimi kaybetmişim o kadar içmişim, telefonlarını duymamışım, haklıymış meraklanmış tabii, ben olsam ben de meraklanırmışım, ama ben de kendimden geçmişim napayım, her şey o kadar üst üste gelmiş ki… İyi iyi. Böyle açayım muhabbeti arkası gelir artık. Arada bir iki de özür dilerim. Mutfak da zaten gıpgıcır oldu. Yorgundur garanti, sen naptın bitanem derim, ona anlattırıp geceyi bitirir, sabaha atarım kapağı. Sabah zaten herkes işine. Beni babam bitirdi babam. Ulan o Neriman Teyze olacak orospu demek ki beni bunun için severmiş. Zırt pırt dalardı bize İsmail nasılmış, aman da özlemiş mi beni diye adi kadın. Ben anlamadım abi olan biteni, o zaman aklım o işlere çalışmıyodu, ufaktım. İsmail aklın hala o işlere çalışmıyo ki senin. Lan acaba boşa mı geçiyo hakikaten ya yıllarım? Babaya bak, ağabeye bak, bana bak. Hataysa bu, bu hata kimde belli. Aytekin haklı mı acaba? Bi karı da ben mi bulsam? Vardır bi hikmeti belki? Yok be abi! Hem benim mizacıma  ters, Gülcan’a asla bunu yapmam o da var, hem de kimi bulucam, çık ara, uzun iş. Üşeniyorum.
Demek annem bile bile katlandı bu adama bunca yıl. Yuh be! Yuh be kadın. Bırak git ulan işte. Gerçi o zaman ortada kalırdım. Kalayım be abi, büyürdük elbet. Yavru kedi bile buluyo bi yolunu büyüyo sen mi büyümeyecektin? Harbiden ya anne insan biraz onurlu olur, insan kendisini üst kat komşusu ile göz göre göre bunca yıl boynuzlattırır mı ya? Ne mide varmış sende de be? Belki onun da vardı lan bi numarası ne biliyosun. Annemin? Hadi canım! Olabilir oğlum, bak olmaz dediğin ne varsa oldu. Bu mu olmayacak? Annem de ha? Yok yok. Olsa Aytekin bilirdi. Ben sana bişey söyleyeyim mi, bilmiyor olabilir. Nedenmiş? Çünkü annem Aytekin’e düşkündü, Aytekin de ona. Aytekinin dikkatinden kaçmış olabilir. Saçmalama lan, düşkün adam daha çabuk hissederdi. Belki hissetti, ama kondurmak işine gelmedi.
Olabilir? Valla olabilir. Yav bu tuvaletin aynasını da bi silsem mi acaba bunlar gelmeden? Taharet musluğu tam kapanmıyor yine, şuna bi el atayım hafta sonu. Yoksa annem de mi? Kadın güzel kadındı oğlum, mutlaka takılan olmuştur. Orospu Nerimanın kardeşi Şefik’e ne dersin? Şefik gibisine annem pas vermez abi, adam tipsizin tekiydi. Şu halime bak ya tuvalete çökmüş, anneme kısmet arıyorum geçmişten. Banka müdürü bi karşı komşumuz vardı. Nusret Emre. Adam artizin tekiydi. Hasiktir! Hakkaten olabilir ya! Herif Emel Sayın hastasıydı, paso evde Emel Sayın dinlerdi.  Senin annenin gözleri de aynı renk değil mi oğlum? Aynı renk. Hasiktir! Hasiktir ki ne hasiktir! Yok abi olmamalı. Olmaması lazım. İşte şimdi tam girdi İsmail. Aytekin bunu ya bilmiyor ya da bilse de söylemez zaten. Bi akşam yemeğinde hayatımı bitirdi. Bi müjde de ben vereyim adiye. Banka müdürü Nusret. Bir doksan metre boy. Bir yirmi metre en. Vay be! İyi de biz daha o zaman Neriman’ın altına taşınmamıştık ki ailecek? Gerçi bu durumda babam hariç demem lazım. O üstüne taşınmış orospunun haberim yeni oldu. Kim başlattı? Buyur burdan yak İsmail. Kim başlattı? Babam Neriman’a anneme misilleme olarak kaynamaya başlamış olabilir mi? Bu yaşında hela taşlarına tüneyip bu sorularla mı boğuşmalıydın İsmail?  Çık şu heladan biraz kuru muru bi yere geç balkona malkona otur oğlum. Düşünmek bozuyo seni.

Evet abi! Olay aydınlandı. Annem bozdu önce niyeti, babam da peşinden. Napsın adam biyerde, yemiş boynuzu.  Ulan anne bu yapılcak şey değil be! Yazıklar olsun sana. Şimdi herşey açığa çıktı işte. Çözdüm işi. Çözdün hakkaten İsmail. Helal olsun sana. Kadın sırf boyu posu var diye, ayrıyeten herif renkli gözlülere hasta diye sırf bunun için gitti karşı komşuyla yattı he? Attın kadının üstüne suçu anında.
Adi bi herifsin sen İsmail. Doğru söylüyosun adiyim hakkaten. Hakkaten adisin. Hakkaten adiyim. Kadının günahını daha fazla alma çık şu tuvaletten. Paralar da gitti. Kaldık el elde baş başta. Paralar da gitti tamam ağlama kes artık. Kafam kazan. E içmeyeydin o kadar. Toparlan artık. Doğru diyosun. Neyse bari annemi kurtardık. Yok yok kadının bi günahı yok ben sapıttım, işi oraya vardırdım. Banka müdürü Nusret göz dikmiş olabilir, ama annem yüz vermedi. Ulan baba gördün kadın sağlam duruyo gittin boynuzladın anında be valla bravo sana. Harbiden çok delikanlı adammışsın. Bravo yani! Nerde kaldı ya bunlar? Allaah, kapı çaldı.

Bir keçinin ayağına takılan bir çıkıntı, gün gelir bir salyangozun da karşısına çıkar.

Entelektüel Kadın

Biri var. Çok beğeniyorum. Mini mini elleri ayakları, gülünce küçük bir tavşanınki gibi kırışan burnu ve çimen yeşili gözleriyle bir içim su. Ama hiç susmuyor. Her konuda bir fikri var. Konuşan kadınları sevmem. Yapacak daha iyi işler varken, neden konuşmalı? Konuşmakla kalsa neyse. Bu bir de durmadan yazıyor. Posta kutumda şöyle mesajlar buluyorum:

Aşk birleşmekle ilgili bir şey değildir. Ayrı olmakla ilgilidir daha çok. Aşk bir ilişki olarak, ancak birbirinden ayrı iki birey söz konusu ise var olabilir. Ve acı verir elbette. Çünkü varlığın aşılmaz ikiliği üzerine kuruludur. İlk kez başımıza ne geldiğini anlar gibi oluyorum: aşk, sürekli elimizden kayıp gidenle kurduğumuz olanaksız ilişkidir.

Bunları okudukça afakanlar basıyor. Yere yatıp tepinecek gibi oluyorum. Bu nedir böyle? Makale mi aşk mektubu mu belli değil! Yok efendim aşk birleşmekle ilgili değilmiş, varlığın ikiliği aşılmazmış zart zurt. Rica ederim. Birleşmek mümkündür, bunu tartışmayalım. İnanmıyorsanız, tabiyata bakın. Milyonlarca kırmızı karınca, at sineği, ya da ne bileyim ornitorenk yanılıyor olabilir mi? Tembel hayvanlar bile bunu yapıyor.

Birleşemeyenlerse habire yazar durur. Halbuki hayat kitaplardan büyüktür. Aksaray dolmuşuna binin, Dostoyevski’nin size öğrettiğinden daha fazlasını öğrenirsiniz. Üç gün bir tamirhanede çalışın, Steinbeck yalan olur. Ve bir kadınla seviştikten sonra sessizce — bakın, ne diyorum: sessizce — yatmak, ikibin yıllık felsefe tarihinden daha fazla şey anlatır insana.

Dostum, siz siz olun, entelektüel kadınlara pabuç bırakmayın. Pabucu kapıp sokağa fırlayın. Korkmayın. Muhtaç olduğunuz kudret hemen kapının önündedir.

İçtenlikle sizin,

Hurşit Seçkin


Adamın biri evinde uyurken vuovvv uzaylılar geliyor. “Gizli bir proje için seçildin, dünyayı ele geçireceksin” diyorlar. Adam “Ne diyonuz ulan?” diyor. Adama o büyük galaktik planı açıklıyorlar. Bizimki “Benim kârım ne olacak?” diyor. Uzaylı kayboluyor. Sabah kahvaltıda karısına “Böyle böyle” diyor “dünyayı ele geçirecekmişiz.” Kadın da diyor ki: “Okmeydanı’nda halamgillerin orada küçük bir arsa var, orayı da ele geçir.”
[SON]


Sahnede insanları gülme krizine sokuyorsunuz. Şoke ediyorsunuz. Sizi şoke eden bir olay oldu mu hiç?
Birgün ikinci sırada don buldum. Bildiğin don. Gösteriden sonra yerlerde pet şişeler olur, dondurma jelatini filan olur. Fakat don neyin nesi? Bu artık gülmenin hangi evresidir? Bir insan nasıl donunu bırakıp gider? Bu nasıl bir kendini kaybetmektir?


Komedyen paradoksu diye bir şey var mı? Bir taraftan alaycılık ve kusurları bir parça abartma gereği var. Bir taraftan da “Dünya daha ahlaklı, titiz, bilgili bir yer olsa keşke” mesajı veriyorsunuz. Fakat öyle bir dünyada da komedyenin anlatacağı bir şey kalmaz sanki?
Acaba?! Herkes der ki “Memleketimiz bir mizah cenneti.” Neden? Çünkü aksaklık var, kusur var, kıl var, yün var. Ben de diyorum ki “Ulan sen güllük gülistanlık yap, ben oradan da şaka çıkarırım.”

O zaman bir fark olmaz mı?
O zaman suçluluk duygusu ortadan kalkar, insanlar gönül rahatlığıyla gülme başlar. Benim asıl paradoksum şu: Ben bir gruba ya da kişiye ait bir kusurla ilgili şaka yapıyorum. N’oluyor, o kişi ya da grup gülemiyor. Jinekolog esprisi yapıyorsun, jinekologlar pek gülemiyor. Onu da kucaklamak için bir şaka daha yapıyorsun. Ben hep daha fazla insanı güldürmeye çalışıyorum. Bu beni yeni yöntemler geliştirmeye itiyor. Belki de bu, komik olmamak noktasına kadar varabilir.

Çok ilginç? Komik olmayan mizah ha?
Bence mizahın varlığını ve kalitesini belirleyen unsur muhalefet, aksilikler, aksaklıklar değil. Üstat Karikatürist Cemal Nadir, karikatürün göbek hoplatan bir kahkahaya sebebiyet vermesinden bir tür utanç duyacağını, aslında karikatürün entelektüel bir tınısı olması gerektiğini söylemiş. Kabul etmemek mümkün değil. Fakat süreç içerisinde hep ağlanacak yerlerde, düşünülecek yerlerde güler olmuşuz. Gülmek için hayırlı, güzel sebepler bulmak bana zor gelmiyor.

Dolayısıyla?
Hiç modası geçmeyen, eskimeyen, dinamizmini kaybetmeyen bir mizaha yakın olmayı tercih ederim. Pişmanlık, bıkkınlık getirmeyecek tatta bir alaycılığı, dostane bir şakacılığı keşfetme peşindeyim.
Komedyenin filozofa dönüşmesinden de korkarım.


2005’te umreye gittiniz mi?
Gittim. Gayet de müsterihim. Üzüldüğüm şey şu: İnsanların başına bir bela gelir ya da saksı düşer ve hidayete ererler gibi bir tablo var. Bu tutum içimi burkuyor. Yani ben önceden neydim ki, ayrıca hidayete ereyim? Ekümenik patrik miydim? Medine’ye, Mekke’ye gitmek çok güzel bir hatıraydı benim için. İnşallah bir daha giderim.

Mazhar Alanson’la mı gittiniz?
Hayır, Mazhar Ağabey bizden önce gitmişti. Ağabeyimle beraber gittim. Çok kısa sürdü yaa. 4 gün falan kalabildik. Biraz daha kalınabilirmiş… Nasip.

“Evde entari giyiyor” gibi enteresan haberler çıktı hakkınızda?
“Ayin yapıyor” bile yazdılar. Emin olun hiç böyle şeylerim yok. Tuhaf bir tecessüs var. Gizemli bir edayla “Dervişmiş!” diyorlar. Ulan kim kaybetti ki dervişliği biz bulalım? Ayıp ediyorlar. Farkında da değiller.

Tasavvufa merak saldınız mı peki?
Yahu tasavvufa niye merak salmayayım? Bunda ne kötülük var? O kadar da işin içinde değilim, ciddi bir bilgim de yok. Fakat bunlar insanların tebessümle, gönül rahatlığıyla cevaplayabileceği sorular. Bu tonda sormuyorlar ki. “Tarikatçı oldu!” gibi hayal mahsulü bir hava yaratmak istiyorlar.

Niye böyle?
Magazincilerin kafasında iki artist tipi var: biri sürekli evinde sürekli seks partileri veriyor. Öbürü ani bir kararla hidayete eriyor. İkisinin arasında hiçbir çizgiyi kabul etmiyorlar.

Yaa? Biz de hep öyle düşünüyorduk…
Dalga geçme ulan! [Gülüyor.]

Demek, tasavvufla ilgileniyorsunuz?
Yahu bu topraklarda yaşayıp da tasavvufla ilgili iki kitap karıştırmak ne zamandan beri ayıp oldu? Ya da ‘değişik’ oldu? Buna şaşırılmasını hiç anlamıyorum. Edep, haya gibi kavramlarla çok ilgiliyim. Hiç de gocunmuyorum. Ramazan dolayısıyla herkes biraz kıpırdanıyor. Bir çocuk çıktı “Namaza başlıyorum” diye beyanat verdi. Bu da bana ben uygun görünmüyor.