Bush’la ilgili milyonlarca karikatür çiziliyor, fıkralar anlatılıyor?..
Bush ne ki, zavallının teki.

Öyle mi düşünüyorsunuz?
E tabii öyle düşünüyorum. Gerçekten Amerika’yı Bush’un yönettiğini zannetmek saflık olur. Bush öyle duruyor yani. Bush taklidi yapan komedyen kadar hükmü var Bush’un.

Nasıl yani?
Misal, diyorlar ki “Fala inanır mısın?” Fala sen inanıyorsan, ben inanmak zorundayım. Eğer burada 5 kişiysek, 4’ü inanıyorsa ben de inanacağım. Bunun lamı cimi yok. “Durun! Sizi kandırıyorlar” gibi mesajlarla insanlara koşacak halim yok. Fakat ben bu olup bitene inanmıyorum. Bush’a da inanmıyorum.

İlüstrasyon: Murat Gürdal Akkoç

İlüstrasyon: Murat Gürdal Akkoç

Medyada hakkınızda yüzlerce haber çıkıyor…
“Uçak almış”, “90. arabasını almış” gibi yalan yanlış haberler okuyunca sinirim bozuluyor. Parayla çok az ilişkim var.

Eyvallah, gözümüz yok…
Orta halli bir ailenin çocuğuyum. Hâlâ da öyleyim. O değişmez ki? Birdenbire bana paşalık unvanı verilebilir mi? Deli gibi çalışırsanız para birikiyor biraz. Fakat yaptığım işten kazandığım paranın bir piyango parası olduğunun düşünülmesi, söylenmesi beni üzüyor. Ben piyangonun hayırlı bir şey olduğuna inanmam. Piyangodan gelen parayı da istemem.

E zaten zenginsiniz?..
Ben para için hiçbir şey yapmadım şu ana kadar. Yaptığım iş para etti, ben n’apiym?

Her şey nasıl başladı?
Sahneye ilk çıktığım zaman, gösterimi yaptım, indim. Ağabeyler dediler ki “Buraya bir topluluk geldi ve bilet kesildi, sana para vereceğiz.” 3 milyon lira. Ben o zaman, 1995 yılında, 10 milyon lira maaş alıyordum Leman dergisinden. Teşekkür ettim. “Salıları da çıkar mısın?” dediler, “Çıkarım” dedim. “Bizim okula da gelir misin?” diye teklif geldi, “Gelirim” dedim. “Şöyle olur mu?”, “Buraya da gelsen ya?” Hepsine “Olur, olur, tamam, peki…” derken iş büyüdü. Karikatür çiziyordum, Boğaziçi Üniversitesi’nde Turizm Otelcilik okuyordum. Ve şu anda hatırlayamadığım bir sebepten dolayı sahneye çıkıp komik hikayeler anlatmaya başladım. Gerisini hatırlamıyorum.

Hakikaten, sizin maddi kazancınız biraz fazla konuşuluyor, yazılıyor?..
Maalesef. Bazıları “Parası, malı, mülkü çok ama, migreni varmış!” diyor. Biraz öyle görmek istiyorlar. Migrenim filan yok? “Parayla saadet olmaz.” E tamam? Zaten bunlar apayrı kategoriler. Fakat biraz para kazananlar ille de mutsuz olacak diye de bir kural yok ki?

Yoksulluk bela, zenginlik imtihan…
Ben, Allah’a şükür yoksulluk çekmedim. Fakat yoksulluğun ne olduğu hakkında bir fikrim var. Lüksün de insana ne yaşattığı hakkında fikrim var. Aklımı oynatmadım. Kaldı ki aklımı oynatacak kadar bir para da kazanmadım. Fakat öyle bir meblağ da yok, onu fark ettim.

Ali Taran’la birlikte kreatif bir reklam ünitesi kurdunuz: Beyin.
O da yürümedi pek.

Birçok reklamda oynuyorsunuz. Reklamcılık hakkında ne düşünüyorsunuz?
Reklamcılık apayrı bir meslek. Reklam dünyasının sertliği, şiddeti, kitleselliği, çözüm üretmeye yönelik oluşu ilgimi çekiyor. Başlangıçta bana çocuksu bir olay, bir oyun gibi geliyordu. Sonra işin özünü fark ettiğimde yine o amatör ruha geri döndüm.

Reklam kampanyaları da yazıyorsunuz?
Evet. Doritos, Opet kampanyalarını yazdım. Telsim reklamlarını ben yazmadım. Telekom reklamlarında özel bir tekst yok zaten… Meşhur bir kişi olarak reklamda boy gösterme formatına uymuyor reklamla ilişkim. Benim gibi bir başka örneği de yok, bildiğim kadarıyla. Ben genelde, kendi onayladığım işlerde yer almaktan daha memnun oluyorum.

Reklam, kapitalist iletişimin bir aracı. Tereddütler yaşadığınız oluyor mu?
Evet, acımasız ve kendine göre bir ahlakı olan bir dünya. Reklamlarda insanları etkileyen biri olarak ne yaptığımı da düşünüp tartarım. Mahşerde reklamcıların yargılandığı bir duruşmada “O cips lezzetli diyordun, fakat obeziteye sebep oluyormuş?!” denilen bir enstantanede de görürüm kendimi. Ve buna karşı tedbirler de alırım. Yani ahlaki bir hassasiyet gözetiyorum.

Hayalgücü

Kafası karışık olan kadın (ki ben olmayanını görmedim) onu yaslayacak bir omuz arar. O omzun hangi bedene bağlı olduğunun önemi yoktur. Kadınlar bedensel değildir. Omuzsaldır onlar. Bu uzvun dışında kalanları hayalgücüyle doldururlar.

Kadınların hayalgücü kuvvetlidir. ‘Gözlerin çok güzel’ dersiniz, ‘Bana tapıyor’ diye düşünürler. Oysa siz sadece bir durum tespiti yapmışsınızdır. ‘Bu elbise yakışmış’ diyecek olun, kendilerini dünyanın en güzel kadını zannederler. Halbuki, bu durum yalnızca o elbise ve o gece için geçerlidir. Aksi de mümkündür tabii. ‘Bugün yalnız kalsam iyi olur’ demeye görün, ‘Artık beni sevmiyorsun’ diye sızlanmaya başlarlar. Ve böyle gider bu. Ad infinitum ad nauseam.

Görüyorsunuz dostum, aklın terkettiği yeri boş hayaller doldurur. Bunu kendilerine saklasalar belki idare edebilir insan. Ama kadınların hayalgücü patlamaya hazır bir Smith-Wesson gibidir. Her an üzerinize boşalabilir. Öyle ki, akıllıca oynasanız da kaybedersiniz.

Kadınlarla pokere oturuyorsanız şunu unutmayın: Smith-Wesson ‘kare as’tan her zaman daha iyidir.

Sadakatle sizin,

Hurşit Seçkin

Bir adam gördüm, bir kapının önünde oturmuş düşünüyordu.
Saçı sakalı birbirine karışmıştı.
Üstü başı perişandı.
Kafasını belli bir ritimle iki yana sallıyor, arada bir kimsenin anlamadığı bir şeyler mırıldanıyordu.
-Kim bu adam, diye sordum.
-O bir meczup, dediler ve anlattılar hikâyesini.
Şimdi önünde oturduğu o kapıyı çalmış günlerden bir gün.
İçeriden bir ses “Kim o?” diye sormuş.
Ciddiye almış soruyu.
O günden beri cevabını düşünüyormuş.

Belirsizlik

Kesin konuşan insanları severim. Belirsizlikler hoşuma gitmez. Mesela Heisenberg diye bir adam var. Belirsizlik İlkesi diye bir şey icad etmiş. Düpedüz sinir bozucu. Belirsizliğin prensibi mi olur?

Bir de takipçileri var bu adamın. Ne yapacak şimdi bu Heisenbergciler? Biraraya gelmeleri bile olanaksız. Diyelim ki, ‘bir münasip zamanda, buluşalım Kordon’da’ dediler. Kordon’u bulabilirler mi? Bulsalar bilebilirler mi? Velhasılı kelam, talihsiz bir teori.

Hayatta prensiplerim vardır. Belirsizlik prensibi bunlardan biri değil.

Kesinlikle sizin,

Hurşit Seçkin

Aydınlanma

Aydınlanma için şöyle böyle diyorlar. Bilemiyorum. Şüphelerim var.

Öyle olsa adını ‘aydınlanma’ koyarlar mıydı mesela? Hiç sanmam. Söylerken bile neşe doluyor insan.

Ayrıca kim bunu diyenler? Bir avuç baldırı çıplak. Paris’te bütün gün tütün sarıp şarap içer, meczup gibi sokaklarda yaşar bunlar. Bir de çok lazımmış gibi kaşkol takarlar. Boynuna bir şey dolayan erkeklere hiç itimadım yok.

İşte buraya yazıyorum, on tanesini toplasak bir Kant etmez.

Unutmayınız dostum, hayatta üç şeyin Almanı makbuldur: 1) elektrikli traş makinesi, 2) fikir adamı. (Üçüncüsünü daha ferah bir vakitte konuşalım isterseniz.)

Her zaman sizin,

Hurşit Seçkin

Yazdıklarımızın çoğunu bilgisayarda yazıyoruz ve bilgisayarın sabit diskine kaydediyoruz. Bu sitenin içeriği de dünyanın bir köşesindeki bir sunucunun sabit diskinde duruyor. Dünya üzerinde yazılanların büyük çoğunluğu ortalama on yıl ömrü olan sabit disklerde kayıtlı. Bir yandan da başka sabit disklere, ya da kasetlere yedekleniyor. Ama yedekleme işiyle profesyonel olarak ilgilenenler bilirler ki bu aslında çözümsüz bir problemdir. Yedeklediğiniz ortam da kullandığınız ortam kadar naziktir. Kasete alırsanız biraz daha ömrü vardır ama o da taş çatlasın yirmi yıldır. Kağıda basarsanız birkaç yüzyıl dayanabilir, o da ancak özel koruma yöntemleriyle. Daha da uzun dayansın istiyorsanız taşlara kazımanız lazım. Taş çatlamadığı sürece durur.

Bir diskten diğerine alarak bilgileri korumuş olsanız bile, çoğu zaman gözden kaçan bir konu vardır, oraya kaydettiğiniz dosyanın formatını anlayacak bir yazılımın da bir şekilde aktarıldığını, varlığını sürdürdüğünü varsayarsınız. JPEG formatında binlerce fotoğraf yedekleyebilirsiniz ama JPEG’i çözecek bir yazılım olmadığı sürece, bunlar birbirini izleyen anlamsız birler ve sıfırlardan başka bir şey değildir. İnsanlığın ortadan kalkmasından milyonlarca yıl sonra ortaya çıkacak (ya da uzaydan gelecek) başka bir akıllı canlı türü, uygarlığımızın kanıtlarını sabit disk kalıntılarında boşuna arayacak. Oradaki bilginin nasıl deşifre edileceği bilgisi kaybolmuş olacak, dolayısıyla bilgi de kaybolmuş olacak.

Bugünkü Pakistan’da bulunan Indus vadisinde, M.Ö. 3300’den itibaren hakim olduğu bilinen ve Indus Vadisi Uygarlığı diye anılan gelişmiş tarım uygarlığı, kendine özgü bir yazı kullanıyordu. Şimdiye kadar 4000 tablet bulunmuş, daha binlercesi de hâlâ toprağın altında yatıyor olmalı. Yaygın olarak kullanılan bir yazıymış, ama o tabletlerde ne yazdığını kimse bilmiyor. Bu yazı henüz çözülemedi. Çözülebilecek mi, belirsiz. Çözülememesinin nedenlerinden biri, hangi dili yazmak için kullanıldığının bilinmiyor olması. Bir fikre göre bu dil, Dravid dil ailesindendi, yani bugün Güney Hindistan’da milyonlarca kişinin konuştuğu Tamil, Telugu, Malayalam gibi dillerle akrabaydı. Bu hipotezin sahipleri, bazı işaretleri çözdüklerini iddia ettiler ama bu iddia yaygın bir kabul görmedi. Daha yaygın görüş, bugün yaşayan diller içinde izi kalmamış, başka bir dil olduğu.

Bu beş bin yıllık muammanın çözülememesinin daha önemli nedeni, bu yazıların çok kısa olması. Tabletlerde ortalama beş işaret var. Birbirinden farklı 400 işarete rastlanmış, ama bir bağlamda beş tanesinden fazlası nadiren görülüyor. Bulunan en uzun yazı 17 karakter uzunluğunda. Bu yüzden bunun, bugün anladığımız anlamda, bir dille bağlantılı bir yazı olmadığını, başka bir şey olduğunu düşünenler var. Mesela, tümüyle ideografik bir yazı ise, yani işaretler sesleri değil sadece ve doğrudan anlamları gösteriyorsa, hangi dilde yazıldığının bir önemi olmaz. Bir ihtimal de sadece yazıda var olan, yazmak için kullanılan ama konuşmak için hiç kullanılmamış, görsel bir dil olması. Yazmak için icat edilmiş yeni bir dil… Eğer böyleyse büyük ihtimalle hiçbir zaman çözülemeyecek demektir. Belki de bu insanlar, bilgiyi kodlamak için konuştukları dilden daha pratik bir yöntem bulmuşlardı. Öyle ki sadece beş karakterle dertlerini anlatabiliyorlardı. Böyle bir şey, bugün çok işimize yarardı. Ama bu bilgi kayıp. Yazılar günümüze ulaşmış ama onları nasıl okuyacağımızı bize söyleyecek kimse kalmamış.

Kısalığa Dair

Huysuz bir adamım ben. İsmim bile bunu söylüyor: Hurşit Seçkin. Bu kadar sert sessiz bir araya gelince, sert ve sessiz bir tabiyat beklemek gerekir. Sertim ben de. Ve sessizim. Genellikle. Fakat şimdi, yeri gelmişken, bir iki laf etmek isterim.

Az ve öz konuşun, aziz kardeşim. İlk tavsiyem bu olsun size. Ünlü düşünürün de dediği gibi, kısalık zekadan gelir. Öyle uzun uzun cümleler kurmayın. Tafsilat bünyeyi yorar. Hele yazıyorsanız, asla bir paragrafı aşmayın.

Bakın ben yapıyor muyum? Hayır.

Her zaman sizin,

Hurşit Seçkin

Bir muhabbet almış gidiyor: “Okurla sohbet”, “okurla söyleşmek”, “okurla dertleşmek”, “okurla diyalog kurmak” ve benzeri… Allah aşkına, ne dediğinizin farkında mısınız? Mümkün müdür, okurla söyleşmek?

Sana soruyorum! Mümkün müdür?

Söyleşiyi başlatmak için ağır bir giriş oldu sanırım. Daha kolay bir başlangıç yapalım: Kıymetli okur, nasılsın, iyi misin? Bak, çok kolay: Nasılsın, iyi misin?

Tamam; daha da kolaylaştıralım: Adın ne senin?

E, olmaz ki ama! Daha adını söyleyemeyen insanlarla gel de felsefeyi konuş ya da cehennemi!

Sonuç: Demek ki neymiş? —Sana sormuyorum artık, laf olsun diye öyle yazdım— Okurla söyleşmenin imkânı yokmuş. Bundan böyle, —adını söylemediğin için— sana “okur” diye hitap edeceğiz ve arada sırada dikkatini metne çekebilmek amacıyla seninle konuşur gibi yapacağız.

Tevekkeli değilmiş, mektuplardaki üslup. Aynıyla devam edelim: “İyi olmanı cenab-ı Haktan niyaz ederim.”