KAN DÖKMEYE ÇAĞRI
Senin kan dökme tutkun canımıza can katan
tabancaya taptıran secdettiren baruta
bu ağırdan alışın kaatile gül derdiren
meleğe taş çıkartan haruta ve maruta

sana bir lakap taktım narlardan daha ekşi
daha gürlek ve torlak katmerli küfürlerden
ağlak gözünden aksın yaşların dördü beşi
yağmur güya sıvışmış alaman tentelerden

ne yaran kapanası ne öykün kanasıdır
ben olmasam kim açsın o telli duvağını
sen hiç türk olmadın ki bu ne yaygarasıdır
o sırrı sen aşırdın kolla solun sağını

tene gün değmeden bilemezsin kırba ne
bu kartadak ısrılan al şeyin kurtlusunu
arkasından bel bel baktığın gölgesine
bir görksüz cenazeydi bırak şusu busunu

içimizde bir ses var küseğen bir ses sesi
bir çocukken kalleş bir pusuda sus olmuş
kulağında cıyak bir kapı menteşesi
bir kapı menteşesi gürültülerden oluşmuş

tırlatmış herhal şair ölümü şey zannediyor
bize arka çıksa ne güle köstek olsa ne
tut sen çiçek gibi kızı orasından cart ayır
ölüm yaramadı sana bir de aç karna dene

çekeceksek çekelim serbest şiirin ipini
tiyatronun balenin şeytan görsün yüzünü
yare soyut yaklaşan o ressamın tipini
çıktık erik dalına da nerde bunun üzümü

Kaçarı yok avımsın öyle ordan kaş göz et
Bıçak üşür üstüme o kuşu yerle bir et
Varlığım varlığına tuz olsun biber olsun
Bir seni çeker canım gerisini siktiret

Neye değse fos çıkmış yerinde bir yılan leş
Yükte yeğin olanlar geçti yanından vahla
Şeytan tüylü redingot papaz kılıklı gebeş
Artık devam edemez insansı bu günahla

Batıya ordu sürdük hehey ne şahane gün
Elimizdeki yayla neye değsek öldürdük
O toynağı rengarenk o anlı şanlı düğün
Ertesi pek yaslıydık ah ellemeyin güzdük

Bir taşı düşünürdüm bir hal gelip çıldıran
Bir kızı da yazlayın yüzü koyun uyurdu
Bir yüze aittin sen kargılar barındıran
Sonra da üşüdüğünü dev bir melek duyurdu

Şimdi orda her şey kor her şey biraz ateşin
Tutkal gibi bir şey var ölümle aramızda
Ölümle aramızda bir görgüsüz bir haşin
Yaşamak diye bir suç hiçlik olan sonunda

ey daha yaz gelmeden bizi neden terk ettin
neden gömdündü bizi öyle nefes nefese
anadan doğma üryan nedir senin hikmetin
nedir bu güttüğün kin uluorta herkese

bir sen kaldın bıkmayan böyle kan şorlatmaktan
ah leylaklar ağlardı bahçe görünce seni
ey yoku da yaratan o biçimsiz hiç yoktan
kan yalaşmış varlıktan ver kıssadan hissemi

bizde adet böyledir çığlıklı bu çarşıda
günlerimiz teleftir gözümüz kan çanağı
işimize gelmezse sallarız hem arşı da
yırtarız bir çırpıda mis kokan bir yanağı

tav olduğum doğrudur saf gümüşten bir tene”y
bakışları pek yırtı pek arsız ayartıcı
ey gönül bileyleyen burnu aşka sürtene’y
damara diş geçiren ölüm biricik harcı

Belki de dünya bir kuyunun dibi…
Üstünde iki hava deliği: Biri ay, biri güneş…
Birinden gece görünüyor, diğerinden gündüz…

Meyhaneye girdim, baktım en köşe masaya kurulmuş. Kurulmuş da demeyeyim kaykılmış. Elinde telefon vermiş duvara sırtını kaynatıyor. Konuştuğu kimse artık, belli ki keyfi yerinde beni fark etmedi bile. Bu arada masadaki bir büyüğün yarısı çoktan uçmuş, mezeler desen tabağın içinde ne olduğu anlaşılmayacak hale kadar getirilmiş gözüküyor uzaktan. Bütün bunlar trafiğin bana hediyesi. Garsonlarla bir iki hoşbeş edeyim de telefonu bitsin, dedim. Çok kibarım. Garsonların demesi, bi saattir burada arkadaş. Önden iki bira içmiş, iki de yanında getirdiği hanıma ısmarlamış. İki tabak tepeleme kızartma patatesi götürmüşler beraber. Oh! Afiyet olsun. Sonra  hanım arkadaşı gitmiş, ama gene gelecekmiş. Ne mutlu bize! Gelsin bakalım. Garsonlar da garson değil meyhane radarı mübarek. Anlaşılan bizim maaşın kalan yarısı bu akşam burada sizlere ömür. Zaten ilk yarısı daha dünyaya geldiği gün mevta oluyor.

Bizimkinin keyfi çok yerindeymiş. Masalara sürekli espri yapıp duruyomuş. Heh! Beni gördü.
Ayağa kalktı, telefon elinde. Gittim yanaştım zat-ı alilerine. Kucaklaşma faslı. Oturdu bir iki laf daha etti, baktım telefonu bana uzatıyor. “Kim ki bu?” diye kulağıma dayadım. Hadi canım! Gülcan konuşuyor kulağımda. Aytekin onu aramış. Bu geceyi nasıl izah edicem diye sekiz takla attığım, korkudan telefon bile edemediğim kadın kulağımda. Sesi de hiç öyle kızgın mızgın değil. “Tatlım nasılsın? Ay bu abin senin hakkaten çok alem! Bişey anlattı valla gülmekten öldürdü beni. Bana bak, çok uyanık bu. Önden taktik yapıyor belli ki! Yumuşama sakın! Baay!” dedi kapattı. “Baay!” Dakka bir gol bir. Herife bak, benim hanımı arayıp beş dakka mavra yapıyor. Netice de alıyor. Bizse arabayı sağa çekip parkları yakıp kukumav kuşu gibi düşünüyoruz saatlerce. “Ne anlattın kıza?” dedim. Anlatacakmış, az sabretmeliymişim.
Napıyor muşum, iyiymiymişim bari? “Hep aynı işte. N’olsun?” dedim. “Ne demek lan hep aynı?” diye başladı. Hep aynı ne demekmiş? Her gün hep aynı ise boşuna niye yer kaplıyor muşum, boyuma göre bir çukur kazıp girmeliymişim içine. “Haklısın da çukur kazmaya bile mecalim yok benim.” dedim. Beter olmalıymışım.
Bi de ona bakmalıymışım. Onun keyfi o biçimmiş. Paralı bi karı bulmuş, seviyomuş da haspayı, kadının annesi rahatsızlanmış o yüzden İstanbul’daymışlar. Yoksa burada işi neymiş? İnsanın burada yaşaması için epey bi zeka gerisi olması şartmış. Kafası iyi.
Ben tabii onun gelişini gene her zamanki gibi ‘bakalım başıma ne bela açacak’ şeklinde yorumlamışım. Beni bilmezmiymiş! Biliyor harbiden.
Bu arada benim rakımı koyuyor. Gelişinin beni korkutacak bir yanı yokmuş, sevdiği kadınla artık Kıbrıs’ta yaşayacakmış. Bi daha buraya bizimkilerin ölümünde gelirse anca gelirmiş. Gerçi babamın da ölmeye hiç niyeti yokmuş ya! “Saçmalama adam kaç yıldır boşluğa bakıyor.” diyesi oldum. Ben babamı bilmezmişim, o az değilmiş. Vakit kaybetmeden kendime bir metres bulmalıymışım. Ancak o rahatlatırmıştır beni. Herkesin metresi varmış benim niye yokmuş? İbnemiymişim ben? Hem metresim olursa karımın kıymetini daha iyi anlarmışım. Yani bu durum aslında en fazla Gülcan’a yararmış. Gerçi ben onu da yüzüme gözüme bulaştırırmışım, sorunum birken ikiye çıkarmış. Fakat bu kafayla gidersem yakında kalp krizi ya da kanser gözüküyormuş falımda. Kahkaha atıyor. Kesin olarak gidiciymişim. Aytekin konuşuyor. Pimpirikliymişim zaten hep ben. Dünyayı vesveseden bir çorap halinde örmüşüm başıma. Şimdi de içinden çıkamıyor muşum tabii haliyle. Nasıl bir damarım varsa onun gibi bir abi bile beni değiştirememiş. Üçüncü kadehi dolduruyor bana. “Abi yavaş! Arabayla geldim.” diyesi oldum. Deminden beri benim rakılarımı o mu içmiş? Ayrıyeten bırakıp arabayı taksiyle dönmeliymişim evime. Yarın gelip alırmışım, biraz pratik zekalı olmalıymışım. Beyzade ya arkadaş, para sanki çeşmeden akıyor. Biz buraya gelirken bile üç kuruşun hesabını yapıyoruz. Bunun bu gamsızlıkla benden çok yaşayacağı kesin. Karnım gurulduyor. Kafam zaten fırıldak oldu. Adam soluk almadan konuşuyor. Lafı ağzıma tıkıyor bile diyemeyeceğim çünkü bana laf söyleyecek kadar düşünmeye bile fırsat bırakmıyor.
Sigara yaktı. Yasakmış filan umurunda değil. Bende mi içsem? Bırakalı oldu altı ay yirmi gün. Tut oğlum kendini.
Telefonu çaldı. Bi sessizlik oldu nihayet de bunları düşünme fırsatı buldum. Konuya girmem lazım. Alakasız bi yerden açıp yumuşak başlayıp hedefe doğru ilerleyeyim. Hedefte artık kıyamet mi kopacak, ne olacaksa olacak. Bunu kendi haline bırakırsam bir büyük daha içicez bu gidişle. Ondan sonra yarın sabah ölüm gider valla işe. Bu akşam burada bu işi bağlamalıyım. Neyse telefonu kapadı. Babamdan açayım lafı bari. Tamam iyi fikir. Babamdan açayım ordan dalarım mevzuya.
“Babama çok üzülüyorum ya abi!” dedim, “Adam gitti uzaklara. Camdan dışarı bakıyo her gün sabahtan akşama kadar boş boş.” dedim. Bi yere gitmezmiş o. “Karılara bakıyordur. Sen merak etme.” dedi cevap olarak. “Hadi canım!” demişim. “Oğlum!” diyor, “Ben kime çektim sence? Sen zampara olmadığına göre, babam da olmadığına göre, ben sütçüye mi çektim?” diyor. “Ne yani sen babamın zampara olduğunu mu ima ediyosun?” dedim. İmamıymış? İmaymış ha! Götüyle gülermiş buna. İmaymış. Kahkaha atıyor. “Üst katta bir Neriman Teyze vardı hani?” diyor. Beni kucağına oturtur severmiş küçükken. “Evet bilmem mi, Neriman Teyze’yi?” dedim. Peki Neriman’ı kim kucağına oturtur severmiş acaba, biliyor muymuşum? “Hadi canım!” demişim. “Abi yalan atma!” demişim. Demişim diyorum, çünkü feci afallamış durumdayım dememiş de olabilirim. Gözleriyle görmüş. Babam zamparanın tekiymiş. Böyle daha çok vukuatı varmış, annem bir gün ağlaya ağlaya bunları ona anlatmış. Fakat annem hep ‘kırıştırıyodu’ diye anlatırmış, Neriman’dan annemin hiç haberi olmamış. “Annem duysa kendisini pencereden atardı.” diyor. “Ananla büyüdüysen sayemde oğlum, kimseye söylemedim ben bunu şu dakkaya kadar.” diyor. Şimdi anlatıyormuş çünkü kafası iyiymiş. Gerekçeye bak! Kimseye bugüne kadar anlatmadığın kol gibi bir şeyi iki kadeh içip cart diye anlatıyosun. Anlattığın da kim? Kardeşin. Konu ne? Babanın pis bi zampara olması. Herif iki dakkada babamı aldı elimden. Neriman Teyze de cabası. “Peki babam zamparanın teki olduğuna göre sen sütçüden olmadın. Ben mi sütçüdenim o zaman?” diye sordum saf saf. Bilemeyecekmiş. O da benim sorunummuş. Dakka iki gol iki! “İşkilleniyodum ben zaten.” dedim. Şaka yapmış. Canım olur muymuş öyle şey. “Babam ne ara başka kadınlardan fırsat bulup annemle yattı da ben oldum?” diye sordum. “Ya sana ne bundan? Sen olduğuna bak.” diyor. “Şu halime bak. Oldum da ne oldum be abi? Ne oldum?” diye sordum ağlak bir şekilde. “Bi bok olduğun yok!” deyip kahkaha atıyor. Ardından da “Şaka şaka.” diyerek kadeh tokuşturuyor.
İçelim hakkaten. Getirin lan buraya bi küçük daha. Bi küçük müymüş? Pintiliği bırakıp bi büyük söylemeliymişim, adamı hasta etmemeliymişim.
Off!Off! Ben bu herifle ne zaman konuşsam bütün ayarlarım kaçıyor ya! Keşke gelmeseydim buraya! Ulan Aytekin kırk yıllık babamı aldın elimden. Şuna bak pilakiye nasıl yumulmuş. Umurunda bile değil herifin. İçicem bu akşam. Olmadı burada yatarım valla sandalyelerde.
İşe mişe de gitmem yarın. Gülcan ne der? Ne derse desin, yetti artık be!
“Neriman Teyzene kaç sene kaynadı o biliyo musun?” diyor. Kadın oradan taşınana kadar kaynamış. Karı menapozda olmasa ‘benim niye kardeşim yok’ diye üzülmeme gerek kalmayacakmış. Ayrıca da dua etmeliymişim ki, anneanneden kalan malların varisi de artmamış.
Şu halimizi Neriman’ın menapozuna borçluymuşuz. “Anneannemden kalan parayı annem babama niye yedirsin, zaten boynuzu yemiş?” diyesi oldum. Annem safın tekiymiş. Babamın kahrını çekmiş bile bile yıllarca. “Sen babamın haline annem üzülüyor sanıyorsun. Eğer için için göbek atmıyorsa adiyim.” diyor. Sen zaten adisin. Annem babamın nalları dikip gitmesini bekliyormuş. “Hadi canım!”, demişim. Ben uyuyormuşum, kadın babamdan sonra kafasını dinleyerek geçireceği günlerin hayaliyle yaşıyormuş. “O hayalle yaşlandı kadın. O ondan önce gidecek haberi yok.” diyor. “Sus!” diyorum. Sus ulan Aytekin, yedin bitirdin lan beni. Tabii bunları içimden diyorum. Dışımdan niye diyemiyorum ya? Bu geceden sonra tufan be İsmail! Hadi İsmail de lan işte, dök içini, et bi güzel isyan. Ben bittim o hala konuşuyor. Ben ne düşündüğümü bile takip edemez hale geldim. İkinci büyük demin gelmedi mi daha? Yarısı bitmiş.
Şimdi gelmeliymişiz asıl konuya. Neden tribe girdiğimin farkındaymış. Farkındaymış da endişe etmeme gerçekten de gerek yokmuş. O arazi imara açılacak diye boşuna hayal kuruyor muşum. Allah direkman konuya girdi. Baskın yedim gene. “Hangi arazi?” diye toparlayıp bi kendime gelme mesafesi arayayım dedim. “Ne hangisi ulan?” diye daldı yeniden. Bilmiyor muymuş benim derdimi? Memur maaşımla etimin budumun ne olduğu belliymiş, hayalim de o arsa imara girip parsel parsel satılınca zengin olmakmış. O iş yaşmış! “Nasıl yaş?” diye sorası oldum. “Belediyedeki adamlarla konuştum bir iki senesi var, diyorlar.” dedim. Haşmet’le konuşmuşum. Biliyor. Haşmet’e kaç kere yemek ısmarlamışım? “Üç ayda bir arıyor, gelişme var diye, götürüyorum bi yere.” dedim.
“Götür götür devam et. O da pirzolaları götürsün.” diyor. Biliyor. O adamın ne mal olduğunu ilk seferde anlamış. O yollardan benden çok önce geçmiş ya herif.  Deliricem. “Ee?” dedim, “Siktir et Haşmet’i. Sonuç?”
Bardağımı aldı su dolduruyor, içine bir sürü de buz atıyor. İşin akıbetini en tepeden öğrenmiş. Lafı bekletiyor, hakkaten de beni kalpten öldürecek.  Abi sonuç, dedim. Sonuç! Orası yeşil alanmış ve yeşil alan olarak kalacakmış. “Hadi iç.” dedi, suyu uzattı. Yalan söylüyorsun, demişim. “Lan salak! Öyle olmasa ben orayı çoktan okuttuydum. Beni bilmiyo musun? Sen mi engel olacaktın? Hadi iç suyunu.” diyor. “Sen çevreci değil miydin? Orası park olacakmış. Senin parkın. Git bol bol yuvarlan orda işte. Takla makla at.  Amuda kalk” diyor. Kahkaha atıyor.

Ulan Aytekin babamdan sonra istikbalimi de aldın elimden. Bari hanımı kurtarabilsem? “Gülcan’a ne anlattın da öyle güldürdün kızı?” diye sordum.  Artık kendimden geçmek üzereyim. Bunu da sorayım zira artık bundan sonrasını eminim ki yarın hatırlamıycam. Az sabretmeliymişim, daha gece yeni başlıyormuş, anlatacakmış. Yeni mi başlıyor? İki büyük bitti be! Yeni başlıyormuş? İki senede içtiğim rakıyı iki saatte içtim sayende. Yeni başlıyormuş? Az önce trafikteyken hiç olmazsa babam vardı elimde, Neriman Teyzem vardı. Karım bile muallakta şimdi. Ulan trafiklerde sürüne sürüne niye geldim ben bu herifle konuşmaya akşam akşam? Deli miyim ben? Deli değilim kardeşim sana daha önce de söyledim, ben başka bir şeyim.
Deli olsam şimdiye bunun kafasına çoktan geçirdiydim rakı şişesini. Her şeyimi herif tek tek elimden alırken ağlak ağlak dinliyorum ben herifi ya! Ne delisi? İsmail sen nasıl bir mahluksun oğlum hakkaten? Ben bunları düşünürken
herifin dünya umurunda değil. Baktım benim üstümden ileri doğru bir yere bakıyor. Yüzünde güller açtı birden.
Ben daha ne olup bittiğini anlamadan masaya bir kadın geldi yanımıza.
Aytekin’i görsen sanırsın Monako prensesi aramızda. Eciş bücüş bir kadın elini  bana uzatmış: “İsmail Bey, abinizden çok methinizi işittim. Demek ki kısmet bugüneymiş. Benim adım Sonay.
Çok memnun oldum” diyor. Aytekin de “Benim hatun. Songül ile Aydın’ın aşkından olmuş. Sonra da bana pas ettiler, sağolsunlar.” diyerek kahkaha atıyor kadını benle tanıştırırken. Mürvet Sim bakışlı bir kadın, gözlerini dikmiş beni süzüyor, masada. Yarabbim rüyada mıyım neyim?

Trafikteyim. “Neredesin? Geldin mi?”, “Yok, ben hala trafikteyim.” Böyle bir laf var.
“Valla günümün en az iki, üç saati trafikte geçiyor şekerim. İnan yani!” Böyle de bir laf var.
“Geçen bi kamyon mu devrilmiş ne? Bi trafik. On dakikalık yolu üç saatte aldık Allah seni inandırsın.” Böyle de bir laf var. Laf çok.
Trafik semt olarak düşünülmüş olmalı İstanbul tarafımızdan yapılırken. Çok güzel bir düşünce. Trafik, İstanbul’un en kalabalık semti valla bana soran olursa. Aytekin adisi ile meyhanede kozlarımızı paylaşıcaz, ama bakalım gidebilirsem.
Karşı yönden geçip duran arabalara hasetle bakıyorum yarım saattir. Süslü tenekelerin içinde oturup duruyoruz bizim tarafta. Şu arabalara oturup trafikte bekleşmek için ne paralar harcıyoruz be kardeşim! İlerde bi kaza olmuş olabilir, kaza yapanlara bakmak için yavaşlayan güzel insanlar olabilir, yağmur yağmış böyle olmuş olabilir, yol ya da kazı çalışması olabilir, büyükbaşlardan biri geçiyor olabilir, iş çıkışı olabilir, okul dağılışı olabilir, olabilir oğlu olabilir, her an her şey olabilir. Yan arabadaki ayıyla bakışıyoruz. Öylesine.
Ben ona baktığımı bile sanmıyorum. Niye bakayım? Herif de zaten bana bakarken kim bilir aklında ne var? Niye bana baksın? Benim hiç bir orjinalliğim yok ki abi! Araba da zaten ikinci el.
Bi zamanlar böyle birbiriyle süsüşen ineklerden biri diğerine “Ne bakıyosun lan? Açıkta bir şey mi gördün?” diye sorardı. Verilen cevaba göre de olaylar gelişirdi. Şimdi bu kadar lafa giren de kalmadı pek. Kuru bakışma, en fazla ‘Ne bakıyosun’ dan sonra çekip ‘dan dan’ vurma şeklinde uygulamalar var günümüzde. Aytekin şimdi rahat bi küçüğü bulmuştur. Hesabı bana ödetecek nasıl olsa, paso içiyodur adi!

 Ulan trafik, açıl da gidelim be bilader zarara giriyoruz . İşimiz var, gücümüz var. Daha doğrusu işimiz var, gücümüz yok. Hadi be bilader gözünün yağını yiyeyim. Aha! Kımıldadı. Açılacak galiba. Açılcak açılcak. Kımıldıyor valla. Oo! Çok güzel kımıldıyor. Hadi yavrum, hadi biraz daha kımılda. Ne hallere düştüm ben ya! Kımıldayan arabalara bakıp konuşuyorum, neredeyse kahkaha atıcam. Deliriyo muyum yoksa? Delirmişimdir belki!  Belki de çoktan delirdim de benim haberim olmadı. Zaten kim bana diyecek ki “Delirdin oğlum sen!” diye. Herkes benden beter sıyırmış. Hakkaten herkes kompile kafayı üşütmüş durumda. Ben de bu arada üşütmüş olmalıyım. Ne de olsa içlerinde geziyoruz. Gerçi delirsem bu trafikte işim ne kardeşim? Girmem bir, hasbelkader girmiş bulunsam bırakır arabayı çeker giderim, iki. Ne bekliycem burda? Arabayı bırakamıyosun oğlum İsmail. Malın kıymetli. Oturup bekliyosun işte içinde hıyar gibi. Kımıldayan arabaların kıçına bakıp tebessüm ediyosun. Demek ki delirmedin. Delirmedim tamam da normal de sayılmam ki abi ben! Delirmediğime göre, normal olmadığım da kesin olduğuna göre demek ki üçüncü bir hal daha var! Ben ondan olmuş olmalıyım.
Acaba ne oldum ben ya? Hayra alamet değil. Hiç değil.

ekşi sözlük‘ten cin ruhiye, bu şarkı hakkında şöyle demiş: “Ciğerime kaynar sular dökülmüş hissini tattıran bi şarkıdır… Çok can sıkıcı ve gereksizdir.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

HİKAYET-İ HERASİDEN-İ DUHTERİ  EZ SADA-YI YAREŞ  VE GÜRİHTEN-İ HEMAN DUHTEREK EZ AŞIKEŞ

VE PENAH BÜRDEN-İ U BE TARAF-I RAKİBAN

Sırf sevdiğim kız ayrıldığı için benden
Bir iftar sofrası biraz sonrasında
Trakyada ki özellikle tekfur dağında
Soğusun diye içlerine buz konmuş
Minyon minyon rakı bardaklarında
Serinletsin şimdi boğazlarını göçmenler

Sırf sevdiğim kız ayrıldığı için benden

Şayet sevdiğim kız ayrılmasaydı benden
Ta beytüşşebaptan duyardık ezanı hala
Ve şehvetli bir adam gibi gelişini yazın
Anlamazdık çıtırların işli dantellerinden
Muhakkak bir şeylerin olacağı tutar
en az üç gün çalardık felekten
ve belki  yaşaya yaşaya aşındırdığım
O kadının küçümen gözleri sen

şayet sevdiğim kız ayrılmasaydı benden

gel gör ki sevdiğim kız göze
aldığı için ayrılmayı benden
ağır gelecek kanatlılara
o canım boyuncağızlarını taşımak
ağrına gidecek akşamın çökmek
ağrına gidecek atın çatlamak
ağrına gidecek ruyalanmak ergenin
ufacık tıkırtıya uyanacak çoğumuz
çoluk çocuğunu kahir çoğunluğumuz
aşktan şiddetle men edecek
sevdiğim kız göze

aldığı için ayrılmayı benden

eğer sevdiğim kız ayrılmasaydı benden
dünyaya bir şans daha allahın anısına
ben bir yandan uzaklara yakışıklı bakar
daha derli görünürdüm aynaların oralarda
yoracak biri vardı var iken o yorgunluğumu
şimdi ne yalınızlık ne şarab ile dolar yeri
eni konu izah ederdim siz ulu’l elbaba
bir gülün bana bir gürz kadar ağır geldiğini

eğer sevdiğim kız ayrılmasaydı benden

hayfa ki sevdiğim kız ayrıldığı için benden
belimizden aşağlarda gezinen hayvan
besmelesiz ve destursuz boğazlanacak
sonra çirkin kızların  kuvvetle muhtemel
alayı cehenneme vesair gidecek
tüm bir yaz bütün tatil beldelerinde heyhat
sayfiyelerde ve hamaklarda heyhat
fingirdeşsin aşüfteler işadamlarıyla
kına yaksın diğer yandan .ötlerine
zen-meşrep şairleri bu şehr-i stanbulun
hayfa ki sevdiğim kız ayrıldığı için benden

Jules Verne ve H. G. Wells aynı dönemin bilimkurgu yazarları olarak aynı havuzda yüzdükleri için olsa gerek, aralarında bir çekişme varmış. Wells, politik göndermeleriyle ve genel olarak eserinin daha nitelikli bulunmasıyla entellektüel camiadan daha fazla ilgi görür, Jules Verne buna tilt olur, Wells’i bilimden anlamadan bilimkurgu yazmakla suçlarmış. Zaman makinasının nasıl çalıştığının anlatmadan “Zaman Makinası” diye roman yazılamayacağını iddia edermiş. H. G. Wells ise “nasıl çalıştığından bana ne” dermiş pişkin pişkin.

Bilimkurgularda kurgulanan bilimin ne derece akla uygun olduğu, eserin edebi niteliği açısından çok önemli değildir belki ama eserin ciddiyeti açısından bir fikir verir. Uzay filmlerinde, uzayın derinliklerinde giden uzay gemisinin içinde herkesin nasıl ayakta durduğunun açıklanmadan bırakılması hep dikkatimi çeker. Bazen “yapay yerçekimi aktive edildi” gibi anonslar gelir, ama o bile yeterince inandırıcı değil. Şu anki bilimsel veriler ışığında zaman yolculuğu bile kütle olmadan kütle çekimi yaratmaktan daha olası görünüyor (bu konudaki kayda değer istisnanın “2001 Uzay Macerası” olduğunu belirtelim).

Bir diğeri de yapay zeka ile ilgili. Aslen bir algı yanılsaması olan bir durumu hikayenin merkezine oturtan robot hikayeleri çoktur. Görüntü ya da ses olarak insana benzeyen bir makinanın, baştan öyle niyetlenilmiş olmasa da insani duygular göstermeye başlaması… Kubrick’in yazıp Spielberg’in yönettiği “A. I.” (Türkçesi Y. Z. midir acaba), Asimov’un “Ben, Robot”u, hatta “2001 Uzay Macerası” bunun örnekleri. Aslında başka şeyler için üretilen robotların duygusal tepkiler vermeye başlamaları için, görüntü (ya da HAL için ses) olarak insanı andırmaları yeterli bir açıklama mıdır? İzleyicinin aklı, bunları insan olarak kabul etmeye yatkındır, dolayısıyla yadırgamaz. Ama makina açısından baktığımızda, durum farklı.

Elbette yazılımların beklendiğinden farklı sonuçlar vermesi mümkün, bu çok sık yaşanır. Ama yapılış amacının gerektirdiği sistemden çok daha karmaşık bir sistemi bir yanlışlık sonucu edinivermesi pek mümkün değil.

“Çin Odası” denen bir hikaye vardır. Amerikalı filozof John Searle tarafından makinanın aklının nasıl bir şey olduğunu görselleştirmek için anlatılmış. Tabii Çince’ye ve Çin yazısına yabancı olanlar için bir anlam taşıyor. Çince biliyorsanız, Çince yerine anlamadığınız başka bir yazı ve dil koyabilirsiniz.

Çin Odası, her yanı kapalı bir oda. Sadece bir duvarında bir kağıdın girebileceği ince bir yarık var. İçeride bir adam oturuyor. Elinde üzerinde Çince karakterlerin yazılı olduğu yüzlerce küçük kağıt ve kara kaplı bir kurallar kitabı var. Dışarıdan bir Çinli bir kağıda bir şeyler yazıp içeri atıyor. İçerideki adam, kağıtta yazanları kurallar kitabından buluyor, burada karşılığında hangi kağıtları yan yana getirmesi gerektiği yazıyor. O da yazılanı yapıyor, küçük kağıtların üzerindeki Çince karakterleri yan yana getirerek bir cevap oluşturuyor ve aynı yarıktan dışarı atıyor.

Biraz daha Turing makinasına benzetelim. İçerideki adamın önünde aynı zamanda bir dizi mum var. Bazıları yanıyor, bazıları yanmıyor. Kurallar kitabındaki kurallar da şöyle olabiliyor:

  • Şu şu şu karakterleri yan yana getir, cevap oluştur, birinci ve dördüncü mumları yak.
  • Eğer üçüncü mum yanıyorsa şu cevabı ver, yanmıyorsa bu cevabı ver, beşinci mumu söndür.

İçerideki adam hiç Çince bilmiyor, Çince karakterleri en çok derme çatma kulübe resimlerine benzetebiliyor, sadece kurallar kitabındaki kuralları uyguluyor. Dışarıdaki adam ise bir Çinli ve içeriye attığı kağıtlar ve gelen cevaplar aracılığıyla içeride oturan bir Çinliyle sohbet ettiğini sanıyor. Aslında bir Çinliyle sohbet ediyor, ama o Çinli, kurallar kitabının içine gömülü sanal bir varlık. İçeride oturan ise Çince bilmeyen bir memur.

Bu makina duygusal tepkiler verebilir mi? Elbette verebilir, eğer kurallar kitabında varsa. Ama kurallar kitabında kodlanmadığı halde, aksaklık sonucu duygusal tepkiler vermeye başlayabilir mi? Böyle bir aksaklık olursa, herhalde en iyi ihtimalle abuk sabuk cevaplar vermeye başlayacaktır.

Makinanın aklı böyle bir şey.

James McTeigue ilginç bir yönetmen. V for Vendetta ile başladı, The Invasion’la devam etti, geçen sene de Ninja Assassin’i çekti. Matrix serisinde yardımcı yönetmenlik yapmış. Wachowski Biraderler’le arası iyi.
Ninja Assassin, Matrix’in [1999] açtığı ultra teknolojik anlatım tarzını benimseyen filmlerden. Şahsen, 2000’ler itibariyle ortaya çıkan yeni kuşak aksiyon filmlerini birbirinden ayıran özellikleri saptamakta zorluk çekiyorum. The Boondock Saints II, Smokin’ Aces, Snatch, Kung fu Hustle, Avatar gibi filmler aynı teknolojik temel üzerinde yükselen yapımlar. Bu filmlerin baş döndürücü, görkemli niteliği, hikayeyi hakikaten besliyor mu, yoksa gölgeliyor mu? İşte bundan emin olamıyorum.
Ninja Assasin’e gelelim: Asırlardır suikastçı Ninjalar yetiştiren geleneksel bir okul vardır. Bin nevi Ninja Meslek Lisesi. Yetimhanelerden çocuklar kaçırılır, son derece zorlu bir eğitimden geçirilir ve durdurulamaz savaşçılara dönüştürülür… Raizo işte onlardan biridir. Fakat Raizo, bu Ninjalığın tadına pek varamamıştır. Ustası Ozunu’nun eğitim ve disiplin anlayışı, Raizo’ya uymamaktadır. Ozunu’ya rest çeker ve Ninja ‘ailesinden’ firar eder. Raizo bir yandan peşindeki Ninja ordusundan sıyrılmaya, bir yandan da suikast çemberindeki bir ajan olan Mika’yı kurtarmaya çalışmaktadır.
Kimileri filmdeki dövüş koreografisini beğenmiyor. Başroldeki Rain adlı oyuncuyu pop stara benzetiyorlar. [Kaldı ki filmde tam da bununla ilgili bir şaka var.] En önemlisi, senaryo çok basitti filan diyorlar. Bence film seyre değer. Senaryonun alışılmışlığı, görselliğin ihtişamıyla dengeleniyor. Ninjaların her zamanki insanüstü performansı, görsel efektlerle zirvenin de ötesine yükseltilmiş. İlkel silahların modern silahları alt edişini görmek enteresandı doğrusu.
Kötü adam Ozunu rolündeki Sho Kosugi’yi çocukluğumuzun Ninja filmlerinden hatırlıyorum. Epey yaşlanmış. Düşünüyorum da, sinema, bize birçok oyuncunun gençliğini ve ihtiyarlığını yan yana, art arda göstererek dünyanın faniliğini güçlü bir biçimde vurguluyor. En ‘ekşınlı’ filmde bile bir ibret motifi beliriyor.

Sürekli uyuyordu adam. Rüyasında kendini sürekli uyurken ve rüya görürken görüyordu. Rüyasının içinde gördüğü rüyasında da sürekli uyuyor ve sürekli uyuduğu ve rüya gördüğü bir başka rüyada görüyordu kendini. Rüyalar iç içe geçerek birbirini sürekli çoğalttığından, fırsatını bulup bir türlü uyanamıyordu.

Zuhurberk Silikhayta adlı çok ilginç bir şair var. Hece vezniyle yazdığı şiirler çok başarılı. Serbest şiirler ve gazeller de yazıyor. Keşfedilmeye, izlenmeye değer bir sanatçı. Aşağıdaki şiirle siftah yapalım, bakarsınız arkası gelir.

BEŞ YÜZ ON ÜÇ

Beş yüz on iki tırnak söküldü kerpetenle
Beş yüz on iki damar tığ tığ yarıldı gitti
Beş yüz on iki ceset taşındı bu bedenle
Beş yüz on iki umut kefen sarıldı gitti

Beş yüz on iki oyun yarım kaldı kursakta
Beş yüz on iki cinnet emzirildi kucakta
Beş yüz on iki maya zehirlendi kundakta
Beş yüz on iki hamur susuz karıldı gitti

Beş yüz on iki sefer teğet geçildi ölüm
Beş yüz on iki hicret uzadı büklüm büklüm
Beş yüz on iki yolda deve dikeni zulüm
Beş yüz on iki menzil çıplak varıldı gitti

Beş yüz on iki yorgun ruh ve pejmürde cisim
Beş yüz on iki izbe zabıt görmez adresim
Beş yüz on iki çizgi kirli duvarda resim
Beş yüz on iki gece evvel darıldı gitti