İnsanların günleri birbirine benzemeye başlayınca, gördüğü rüyalar da donuklaşıyor. Mesela ben çoğu zaman, günlük hayatta ne yapıyorsam, rüyamda da onu görüyorum. Ama istisnalar da olmuyor değil. Mesela geçen gün, bir proje için bir süreliğine Brezilya’daymışım. Küçük bir dairem var, mutfak, banyo ve yatak odasından ibaret. Mutfakta oturmuşum, tavuk-pilav-domates’ten olma güzel bir yemeği bitirmişim, üstüne Kolombiya kahvesi içiyorum (malum, Kolombiya komşu), müzik dinliyorum. Derken tavanda çember şeklinde bir delik açılıyor, koca bir silindir yere düşüyor, oradan robokopvari adamlar iniyorlar ve beni apar topar, uyku tulumu gibi bir şeyin içine tıkıp götürüyorlar.

Beni bir binaya sokuyorlar, bir koridorda koştur koştur gidiyoruz. Ellerinden kurtulmak için debeleniyorum ama her yanımdan ayrı bir kol kavramış, kıpırdayamıyorum. Uzaktaki bir odadan sesler geliyor, biz odaya yaklaştıkça sesler yükseliyor. Master of Puppets çalıyor, bir yandan da tavuk gıdaklamaları geliyor. Odaya giriyoruz, beni uyku tulumundan çıkarıyorlar. Ellerim ve ayaklarım bağlı, ne ara bağladılar hatırlamıyorum. Odada, tavandaki çengellere ayaklarından başaşağı asılmış insanlar var. Ortalıkta tavuklar koşuşturuyorlar ve başaşağı insanların aşağıda olan başlarını gagalıyorlar. Tavukların her gagaladığı yerde bir delik açılıyor ve oradan kan süzülmeye başlıyor. Bangır bangır Master of Puppets çalıyor. Yerler, tavuk tüyü ve kandan oluşan bir bulamaçla kaplanmış.

Beni de başaşağı çeviriyorlar. Ayaklarım bir zincirle birbirine bağlı, beni o zincirden boştaki çengellerden birine asmaya çalışıyorlar. Çırpınıyorum, bir ara ellerinden kurtulur gibi oluyorum, ama yine yakalıyorlar ve zinciri çengele geçiriyorlar. Hızla çıkıp gidiyorlar.

Odadaki diğer elemanları gagalamakla meşgul tavuklar, yeni ve taze bir kafayı, beklediğimden çabuk fark ediyorlar. Bana doğru gıdaklayarak koşturuyorlar. Gayri ihtiyari gözlerimi kapıyorum.

Gözümü kapayınca, gözümün önüne başka bir görüntü geliyor. Bir avludayım, çepeçevre iki katlı bir binayla çevrili. Avlu ağaçlar, çimenler ve çiçeklerle kaplı. Çimenlerin üzerine bölük bölük uzanmış insanlar, birbirlerinin saçlarını okşuyorlar, öpüşüyorlar, hatta adamakıllı sevişiyorlar. Kadınlı erkekli her türlü kombinasyon var, üçlü, beşli, sekizli, artık ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Avludan ah-oh sesleri yükseliyor. Aralarından geçiyorum. Bir çalının dibinde bağdaş kurmuş, aşağı yukarı bir şempanze boyutunda bir kız var. Başını önüne eğmiş, uzun kıvırcık saçları yüzü dahil her yer yanını kaplıyor. Hafifçe kafasını yukarı aşağı sallıyor. Gidip karşısına bağdaş kuruyorum, volkmenle müzik dinlediğini fark ediyorum. O da beni fark ediyor, başını kaldırıyor. Gözlüklü, soluk benizli, on yedisinde gösteren bir kız. “Ne dinliyorsun” diye soruyorum. Bir kulaklığını bana uzatıyor, alıp kulağıma götürüyorum: Master of Puppets…

Gözlerimi açıyorum, ve anlıyorum ki aslında hiç uyumamışım, baştan beri uyanığım. Evimdeyim, müzik dinliyorum, Kolombiya kahvesi içiyorum (burada da satılıyor). Battery’nin finali çalıyor. Tavuklar gagalamaya devam ediyorlar hâlâ. Küçük bir sessizlik, ardından Master of Puppets başlıyor.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Annemlerden çıktım. Daha arabanın kapısını açtım. Açtım gireyim içeri. Kalktı çatık kaşlarım. Çaldı telefon.
Dedim, “Kim bu arayan?” Bu arıyor.
Komplo kokusu alıyorum. “Ne var?” dedim. Çok sertim. “Nerdesin napıyosun?” diye soruyor. Arkadan da gürültüler geliyor. Belli ki kafayı çekiyor adi! “Napıcam!” dedim, “Senin de bildiğin gibi annemlerden çıkıyorum, bi konu vardı da-senin de bildiğin- onu konuştuk.”
“Siktir et konuyu monuyu hadi gel iki tek atalım, özledim seni.” diyor. Özlemiş beni!
“Abi eve gidicem, Gülcan yemek hazırlamıştır.”, diyesi oldum. “Ulan akşam akşam anana gitmişsin, senin karın bunu affeder mi? O çoktan yemiştir, çocuğa da yedirmiştir. Et bi telefon gel hadi, bekliyorum.” diyerek kapattı. ‘Et bi, telefon gel!’ Herife bak! Ya aynı yerden gelen iki kişi hiç mi birbirine benzemez? Benzememiş işte. Bu herifteki rahatlığın milyonda biri yok bende! Bu benden önce kalmış anamın karnında uzun bi süre. Çekip çıkarmasalar çıkacağı da yoktu eminim sefa pezevenginin. Ayak izine filan basmış mıyımdır acaba? Basmadığım belli. Bana bundan hiç bir şey geçmemiş. Eksik olsun! İyi ki de geçmemiş. Buna benzesem valla keserim kendimi fileto. Söyledi lafını kapattı yüzüme telefonu. Çağırdığına göre demek konuyu açacak. Bu arada benim karımı da çözmüş. Harbiden de Gülcan biliyorum baktı saate bir iki. Aramıyor, ben arıyayım dedi bir iki. Aramadı. Tuttu kendini. Yedi yemeği sinirle. Bir yandan da şişmeye başladı.
Geçmişte benim yaptığım ne kadar dangalaklık varsa çıkarmaya başladı çıkısından bir bir. Yavaş yavaş ağlama havasına girdi. Hakkımı da yemeye başladı. Kızıyorum, ama bişey yapamıyorum. Çünkü onun bunları düşündüğünü düşünen benim. Kızın bi kabahatı olmayabilir, hakkını yemeyeyim ama ben onu bilirim bu iş kesin böyle olmuştur. Her neyse. Şişti de şişti. Şişti de şişti. Patlayacak hale geldi. Anasını aramıştır. Sanki bişey yaptık. İş çıkışı annemlere uğradık alt tarafı. O da özlediğimiz için falan değil. Bi konu var. Uuf! Bi karış surata gidiyoruz son sürat abi ya!
Üstüne bi de evi baypas yapıp meyhane çekicez! İlk bir ayı ağır kafa ütüleme olmak üzere en az altı aylık göz hapsi ve topyekün soğuk savaşla anca yırtarım, o da belki . Bunu durdurabilirim aslında . “Trafik var. Delircektim karıcım. Annemlerden çıkalı oldu nerdeyse iki saat. Bu İstanbul beni bitirdi valla.” tiradları ile paşa paşa eve dönüp hafif bir cezayla atlatabilirim, ama gitmek lazım. Gitmek lazım oğlum boşuna hayal kurma. Herif bir gün içinde ikinci tur görüşmelere başlıyor. Kararını vermiş belli. Gidip caydıracaksın. Gitmek lazım da bunu Gülcan’a nasıl anlatıcam? Akşamın sekizi olmuş koca eve uğramadan meyhaneye geçiş yapıyor. Nice evlerde görülmüş şeydir belki ama bizim evde değil. Gördüremedik. O nice evlere hastayım be! Onlardan bende neden bi tane olmadı? Şu hayattan göçüp gidicem, eşek kadar adam olduk hala gönlümüzce bi kafamıza göre takılamıyoruz. Git di mi? Ara karını yürü  meyhaneye. Ya da hiç arama git ordan ara. Ya ne araması kardeşim! Takmışın aramaya!  Arama bırak o seni arasın. Tabi ya o seni arasın hatta geç aç telefonu biraz da kıvransın kıymetini anlasın. Kerhaneye mi gidiyosun bilader? Meyhaneye gidiyosun alt tarafı. Yerin yurdun belli. Arasın, ver telefonu garsona. Konuşsun Yunus’la. İşte ispatı. Allah Allah ya! Ya İsmail bu kadar da olmaz be kardeşim!
Alt tarafı abin gelmiş onunla iki çift laf edemeyecek misin sen ya kırk yılda bir? O da keyiften olsa canım yanmaz. Bi konu var. Onu konuşacaksın.
Abi ben hiç başkasına kızmayayım. Yok yok valla öyle. Benim kimseye söyleyecek lafım yok! Ben kendi burnumdan bizzat kendim getiriyorum. Benim gibi bi salaktan bir tane daha yoktur bu dünyada. İç güveysi bile benden hallice.
Arabayı çektim sağa, yaktım parkları. Düşünüyorum. Başka türlü düşünemiyorum.
Parkları yakınca bi düşünceli hal geliyor bana.
N’apsam? Gülcan’ı arıycam o kısmı tamam da. Ne diycem? Ne diyceğim belli de o ters bişeyler söylerse karşılığında ben ona ne diycem? Hiç bişey olmamış gibi davranırsa eve dönünce evdeki bir karış surata karşı napıcam? Hadi akşam içtik kulak asmadık. Yarın sabahtan itibaren ayılınca napıcam? Anlatırım ya! Kendim için değil senin için ve biricik oğlumuz için yaptım derim. Sanki zimmetimize para geçirdik anasını satayım. Ulan alt tarafı abimiz ile içki içicez. Her şeyi de santim santim anlattıracak. Neden öyle dedin, neden bunu da söylemedin. Laf soksaydın, soktun mu? Uff! Ya yürü git be İsmail amma taktın kafaya be! Mesaj atsam? En iyisi mesaj. Karıcım tam yoldayken abim aradı.…sonra ne diycez. Heh! Annem yetiştirmiş anlaşılan. Beni çağırdı…Dananın kuyruğu bu akşam kopuyor. Bana şans dile. İşte budur.
Ulan iyi buldum şu son lafı be! Ben diyorum oğlum sana, bak düşününce hemen bir çıkar yol buluyorsun kendine. Zeki adamsın da işte saatini denk getirmen lazım. Yeter ki düşün. Baktım parklar yanıyor hala. Bi daha okuyayım bakayım şu mesajı: ‘Karıcım tam yoldayken abim aradı. Annem yetiştirmiş anlaşılan. Beni çağırdı it. Dananın kuyruğu bu akşam kopacak. Bana şans dile.” Güzel oldu. İt yazdım. İnsan abisine it demez aslında da ben diyorum işte. Zaten karımıza yazdık mesajı elaleme değil. İyi oldu bu. İyi olduysa ben bunu niye mesaj diye atıyorum ki açayım telefonda söyleyeyim daha çok prim yaparım? Yok yok böyle daha risksiz.
Evet, basalım şu tuşa, gönder bakam lan şu mesajı telefon adisi. Tamamdır.
Şimdi eğer Gülcan’dan cevap ‘ok’ şeklinde gelmezse şu arabayı direkman şarampole sürmeyen ne olsun! Bana acaip kızgın fakat mesajı okuyunca hak verdi. Fakat kızgınlığı da tam geçmedi. Yüz bulmayayım diye soğuk bir cevap verecek. Nitekim verdi işte. Cevap anında geldi. Öttü telefon. Bakalım ne yazmış. “Bol şans” yazmış. Sıçtık! Beni düşünüyor kız. Gıcıklık yapmadı bak. Karımın hakkını yiyorum! Uuuff! Belki de kız merak içinde benden telefon bekliyordu. Yazdık bi kuru mesaj! Hakkatten ya aslında benim karım iyidir bakma sen. Ulan abi geliyorum kımıldama bi yere.

GAZELLEME

der ta’rîf-i sehî kaddeş  ve çeşmhâ-yı dürüşteş ve bûy-ı anberîneş

درتعریف سهی قدش وچشمهای درشتش وبوی عنبرینش

Denizi arkasına aldığından olucak
Kahveyi göğüs hizasında tutuyor
Saçından zırt pırt azar işitmiş belli
Ellerine dokunsan kalbi çıt kırılıcak

Nasıl beyaz her yeri özellikle her yeri
Bir tüle çağrışımlı bir göle eğilimli
Kanırtılmaktan memnun ayartılmaya hay hay
Tam öpmelik ağzıyla ağzıma değinmeli

Öyle değil mi ama ey topumuza toptan küs
Kıskançlıktan çatlicam günahımı savun
Ey cildi kadifeden dişleri ey ak ak
Kokusu gül içerikli yürüyüşte rahvan

Sana ben yılışmadan bu hendeği geçersem
Beni bir hortlakla an bir periyle değil
Senin üstünde titremeli çalmalı bam telinden
Haspamlı konuşmalı canım cicimli değil

Hakkını yemiyeyim var sen beni hor gör
Tırnağın etmez senden üç önceki sevgilim
Bakanlarda bir iş yok hışmına uğrayana sor
Bir de dindar geçinir mumu sönünceye değin

Rüzgar bir arbededir gastelerle güreşen
Körpelerle süslenmiş sahifelere tos
Eteklere ilişir ve okur kadın denen
O en kutsal kitabın en ayıp ayetinden

Tâhâ’ya ne dedin de böyle afra tafralı
Son asırdır pek şair pek havalı duruyor
Bir ziyafet vaat etmiş şöyle geniş sofralı
Adama o değil de yaşaması koyuyor

34. okulunu bitir askere git işe gir evlen çocuk yap

Bir arkadaşım var, evlendikten sonra işe girdi, askerden döndükten sonra da okulunu bitirdi. Geçen akşam görüştük, baba olmak istiyordu ama bunun için doğru zaman olup olmadığından emin değildi. Dostum dedim, senin bu işleyişiyle alakalı bir sorunun yok galiba, senin sorunun sıralamayla. Kafana takılan sorunları kronolojiyi bozarak çözmeye çalıştın bugüne kadar ama bir yerde yanlış yaptın. Çocuğu en başta yapacaktın. Çünkü senin programında da esas programda da çocuk son nokta. “Haklısın galiba,” dedi. Bir bira daha söyledik, üçüncü biradan sonra beşinciyi değil de dördüncüyü içecek olmanın verdiği o garip hüzünle.

35. onca mutluluk varken

20. yüzyılda yazılmış en iyi roman, Onca Yoksulluk Varken. (Bu meseleye bilahare dönmek lazım.) Orada Momo diyor ki, “Mutluluk yokluğuyla bilinen bir merettir.” Aynen öyle ve ayrıca: İçinde bencillik olmayan hiçbir mutluluk da yok. Kimse kimseyi mutlu edemez. Mutluluk sadece gasp edilebilir bir şey. Hayatın boyunca mutlu olduğun anları toplasan, on beş yirmi dakikadan sonrası haksız kazanç gibi gelir.

36. insanız affet

Kazancakis’in Zorba’sının en sevdiğim cümlesi, “İnsanız affet.” Madam Ortans ölüm döşeğindeyken Girit’in ileri gelenlerinden biri geliyor, “Bugüne kadar senin hakkında ileri geri konuştuysam kusura bakma, insanız affet,” diyor. Ölüm döşeğindeki ihtiyar bir fahişeye söylüyor bunu. Onun affetmesi mühim çünkü. Tanrı zaten affeder, konsepti bu, bağışlayıcı olmak. Ama en güçsüz olanın konsepti bu değil, onun elinde tek silah var, affetmemek.

37. saplantı

İnsanların benim hakkımdaki düşüncelerine hep çok önem verdim. Her kişiliği bir saplantı şekillendirir. Benimkini şekillendiren de bu oldu sanırım.

38. evlilik teklif ederken dikkat edilmesi gereken hususlar

Çocukken bir arkadaşım vardı sadece ön dişlerini fırçalardı. Arka taraftaki dişler nasılsa fazla gözükmüyor diye. O zamanlar garip geliyordu bu davranışı ama neden öyle yaptığını şimdi anlıyorum. Çürümeyi kimsenin taktığı yok aslında, çürümekten zevk alıyoruz. Yeter ki o çürükler görünür bir yerde olmasın. Bize bir şey öğretebilecek tek hoca var, utanç. Yirmi küsur yıl okuduk, yüzlerce hoca gördük, hangileri aklımızda kaldı, bizi en çok utandıranlar. Bütün sınıfın önünde yüzün kızardığında aldığın dersi en süper okulları bitirdiğinde alamazsın. Sınıfın en tembeli bile olsan orada idrak edilmesi güç bir sırra vakıf oluyorsun çünkü. Esaslı bir bok yediğinde, çürükler ortaya çıktığında yani, bütün toplumun sana karşı nasıl tek yumruk olduğunu orada öğreniyorsun. Toplum derken anne baba da dâhil buna. En sevilen haber ne, çocuğunu kolundan tutup polise teslim eden baba. Yahut çocuğunu polisin elinden alıp dövmeye devam eden anne. Gazetecilerin kafası genelde az çalışır. Çok fazla bilgi akışı var çünkü; motor hararet yapıyor, sentez yeteneklerini kaybediyorlar. Ama bu mesleki deformasyona rağmen bütün basın mensuplarının çözdüğü bir sır var. En sahici hikâyenin en çürük hikâye olduğu sırrı. Çocuğunu polise teslim eden ana baba haberinin neden rağbet gördüğünü çok iyi biliyorlar. Karısını polise teslim eden koca haberi böyle rağbet görmez ama. Kocasını ele veren kadın haberi de. Hırsızın karısıdır artık o yahut katilin kocasıdır. Doğal suç ortağıdır. O ittifakı hiçbir ihanet bozamaz, hiçbir devlet bozamaz. Çünkü evliliğin temel prensibi bu, yardım ve yataklık etmek. Belki de insanlar topluma karışmak için değil, topluma karşı iki kişilik bir savunma hattı kurmak için evleniyorlardır. Belki de çürümeyi paylaşmak için. Kim bilir. Bir seferinde evlilik teklif etmiştim. Evet ya da hayır gibi rutin bir cevap bekliyordum ama başka bir soruyla karşılaşmıştım. Neden? Beraber çürümek yalnız çürümekten iyidir. Bunun içindi. Bunu söyledikten sonra kabul ettirmesi zor tabii.

39. şimdiki aklım olsa paradoksu

Şimdiki aklım olsa öyle yapmazdım. Öyle yapmasaydım da şimdiki aklım olmazdı.

Prologlar, bir hikayenin girişine, genelde ön bilgi verme amacıyla yerleştirilmiş metinler, çoğu zaman bir anlatım zaafı olarak görülür. İzleyicinin/okuyucunun gerekli bilgileri hikayenin dramatik yapısı içinde alması daha şık durur. Özellikle güncel sinema anlayışında böyle girişler neredeyse terk edilmiş durumda. Ama geçmişte, özellikle gelecekte geçen bilimkurgularda, bugünle hikayede anlatılan gelecek zaman arasında neler olup bittiğinin bir özetini vermek yaygınmış. İlk (yapılan) Star Wars filminin, uzayın derinliklerine akan yazılar şeklindeki girişi ünlüdür. Tabii ki Star Wars’tan esinlenilerek yapılan, senaryosu Cüneyt Arkın’a, yönetmenliği Çetin İnanç’a ait 1982 tarihli “Dünyayı Kurtaran Adam” için de bir prolog olmaması düşünülemezdi.

Yaklaşık üç dakika sürmesine ve birkaç filmlik malzeme anlatmasına rağmen, birazdan izleyeceğimiz filmin hikayesi hakkında hiçbir fikir vermemeyi başaran bu efsanevi prolog, tam metniyle karşınızda:

“İnsanoğlunun ilk uzaya açılıp aya gitmesiyle uzay çağı başlar. Uzay çağı dünyalılar için bir ilerleme çağıdır. Binlerce yıl böyle yaşamışlardır. Uzay çağı geçmiş, zaman ve yaşam galaksi çağına ulaşmıştır. Yüzbinlerce yıl geride kalmış, dünya ve gezegenler sistemi, uzayda, galaksi sistemine dönüşmüştür. Medeniyetler, tarihler geride kalmış, insanlar, ilk çağlardaki gibi basit yaşamla yetinmeye başlamışlardır. Ve bütün güçleriyle ölümsüzlüğü bulmak, devamlı yaşamı sağlamak için, amansız bir çalışma ve mücadeleye girmişlerdir. Bu çağda dünya milletleri, medeniyetleri, ırkları, dinleri birbirinden ayrı devletler halinden çıkıp, tek bir varlık haline geldiler. Tek bir dünyalı yaşayışları ve kavimleri, galaksi çağının dünya insanlarını meydana getiriyordu. Dünya çılgın bir nükleer silahlanmanın sonucu olarak, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. Dünya bu gibi tehlikeleri birkaç kez geçirmiş, hiçbir kuvvet dünyayı yok edememiş, fakat dünya bazı zamanlarda parçalara ayrılmış, dünyadan kopan parçalar, uzayda meteor taşları haline gelmiştir. Bazı gezegenlerde hayat devam etmekte, yaşam sürmekteydi. Ama nükleer savaş çok hızlanmıştı. Hükmetmek, daha güçlü olmak için o güzel mutlu dünya delice parçalanırken, birden gizli ve çok güçlü bir düşmanla karşı karşıya kaldı. Beş milyar yıl önce, ışın ve enerjiden madde haline gelen dünyamız, galaksi çağında lazer ışınlarının etkisiyle toz bulutları haline gelip, parçalanmaktadır. Bu düşman kimdi? Hangi galaksideydi? Bütün dünyalılar bu tehlikeye karşı tek bir silah kullandılar: İnsan beyin gücü ve iradesiyle birleştirilmiş bir tabakayla karşı koymaya başladılar. İnsan beyin moleküllerinin sıkıştırılmasıyla oluşturulan bir tabaka dünyayı koruyordu. Dünya her saldırı karşısında toz bulutu haline gelmekte, önündeki koruyucu kalkanın arkasına sığınmaktaydı. Bu kalkanı delecek tek güç, insan beyni ve iradesiyle yaratılacak bir silahtı. Ama gerçekte, galakside bulunan dünya düşmanları, silahları ne kadar güçlü olursa olsun, beyinleri yoktu. Dünya ve insanın değeri, sonsuzlukta en büyük silahtı. Dünyalılar bu bilinmeyen düşmanı aramaya başladılar. Ama ne yazık ki gönderilen hiçbir savaşçı geri dönmedi. Dünyalılar toplandılar, kavimler bir araya gelip çare aradılar. Tek çare düşmanı bulup savaşmaktı. En güçlü, en büyük iki Türk savaşçısı ve diğer dünyalılar, uzaya açılıp bilinmeyen düşmana savaş ilan ettiler. Bazı dünyalılar bu savaşa katılmadılar. Fakat hayal güçlerini gerçek ve mantıkla birleştiren her insan, bu savaşa katılıp kazanmak azmindeydi.”

Bu kadar derin ıssızlık ürkütücüydü. Yoksa ıssızlık içinde ancak deliler ve korkaklar ve köleler mi yaşayabilirdi.

Nihat genç

Her şeyden evvel bu satırlar mahalle delilerine övgü beyanındadır. Çivisi çıkmış bir modernleşmenin, önce kavramlara, sonra eviçlerine, yetmeyince tımarhanelere tıkmaya çalıştığı delilerin paramparça hayatlarına yüzeysel de olsa şöyle bir bakmanın vaktidir. Deliler zihinlerini kontrol edemeyen, dolayısıyla zihinleri, akılları ve hafızaları kontrol altına alınamayan, bütün alemlerin en coşkulu evlatlarıdır. Hep sürgündürler, hep muhaliftirler. Ezilenler, aşağılananlar, yok sayılanlar, “doğal seleksiyonu” aklının bir kenarında tutanlara bu fikri verenler hep delilerdir.

Tarihin her devrinde ayrıksı tutumları, ezberlenemeyen, standart hale getirilemeyen davranışları, öngörülemeyen tepkileri ile deliler, salt politik değil makro düzeyde bütün iktidarlar için sevimsiz “yaratıklar” gibi görülmüşlerdir. Foucault “Deliliğin Tarihi” adlı “arkeolojik” çalışmasında meseleyi tam da bu iktidar-zihin-[hatta] beden kontrolü noktasından ele alır. Hayattan yalıtım, yok sayma, komşuluk ilişkisini kesme; ülkeler, uluslar, sınıflar ve nihayet bireyler için ancak delilik söz konuu olduğunda uygulanır. Bunun tek şartı da sömürülmezlik durumudur. Deliler “sömürülmez” kategorisindedir ilk bakışta. Ancak delilerin en büyük erdemi bu değil sömürmeyi bilmemeleridir. Sömürülmezlik durumları ise üretime katılmasalar da biraz karışık. Aslında, beden işçiliği, seks köleliği, angarya, toplu tecavüze uğramak gibi bedensel sömürülerin en çirkinlerine kurban olurlar.

Modernleşme ile tanışmamış zaman ve mekanlarda sokakların, gündelik hayatın tabii dekoru olan, şehir dokusunun beslediği ve henüz korku ikonuna dönüştürülmemiş deliler, üretime katılmayıp üstüne tükettikleri anlaşılınca ve hatta silah tutamayıp modern ordulara nefer olamayacakları belli olduğunda birer birer kayıttan düşüldüler. Delilik modernite için bir maliyettir; istatistiklerde yutan elemandır. Osmanlı’da bayram günleri şeyhülislamdan, zabıta teşkilatına, kubbealtı vezirlerinden nalbantlar loncasına herkes saraydaki bayramlaşma merasimine katılırlardı. Tıpkı 29 Ekim’in sıralı protokolü gibi. Bu protokolün en sonunda ise deliler olurdu. Padişah bütün tebaa ile birlikte mutlaka delileri görmek istermiş. Makedonya’da kimi kasabalarda kışın paltosuz gezen delilerin uğursuzluk getireceğine inanılır. Her delinin üç beş paltosu vardır. Her şehrin ve devrin delisi bu kadar şanslı olmayabilir. Paltoları kadar hikâyeleri de olmalı bu delilerin.

Felsefe, psikoloji, iktidar bir yana folklorik figürler olarak bile bakıldığında deliler, kendilerine has ayrıntılarıyla birer kültür tarihi kahramanı. Geleceğe bırakılmış marazi miraslar ansiklopedisi. Kayıtları tutulmalı bir şeklide diye düşünüyor insan. Hayatının bir noktasında bir deliyle kesişmemiş insanın bütün hayatı ziyan ile geçebilir. Tabii bunu fazlası da zararlı da olabilir.  Şimdi deliler:
Yazının devamını okuyun. »

Karıncalar, belki görmüşsünüzdür, bir su engelini geçmeleri gerektiği zaman, kervanın en önündekiler, kendilerini suyun içine gömerek can verirler, arkadan gelenler onların üstüne basarak karşıya geçerler. Öndekiler kendi cesetlerinden yığma bir köprü yaparlar. Bir an bile tereddüt etmezler bunu yapmadan önce. Hayatlarının muhasebesini yapmak için ya da günahlarından arınmak için bir saniyelerini bile ayırmazlar. Büyük olasılıkla hayatları gözlerinin önünden bir film şeridi gibi de geçmez.

Nedir onları bu kararlılıkla ölüme götüren? Bunu anlamak, ancak insan postunun dar kesiminden sıyrılmakla, bu canlılara insan gözünden değil, yaşamın kendisinin gözünden bakmaya çalışmakla mümkün.

Karınca bireylerinin kendi yaşam süreleri içinde yeni şeyler öğrenme kapasiteleri, insan gibi bir canlıyla karşılaştırılırsa, yok denecek düzeydedir. Yani pratikte herhangi bir hafızaları yoktur. Lazım olan her şey, en baştan yazılı olarak ellerine verilmiştir. Karıncalarda tereddüt yoktur, onlarda her olası durum için her karar bellidir. Durum algılandığı anda karar uygulanır. Eğer durum, yeni karşılaşılan bir durumsa, makine ona en yakın durumu bulur ve o durumun gerektirdiği kararı uygular.

Yaz gecelerinde ampulun çevresinde dönüp duran pervaneler, aslında var olan duruma en yakın buldukları durumun kuralını uygulamaktadır. Bu kuralın nasıl bir şey olduğunu tahmin etmek zor değil: “Uçarken ışık hep aynı yönünden gelsin”. Güneş ışığı veya ay ışığı söz konusu olduğunda bu düz gitmeyi sağlar. Amaç belli ki düz gitmektir. Ama dünya üzerine gece vakti bu kadar güçlü bir ışık kaynağı (ampul) için kayıtlı ayrı bir yönergeleri yoktur. Işığı hep aynı taraflarında tutmak için ampulun çevresinde ampul sönene kadar dönüp dururlar. Ampul söndüğünde durum değişmiştir. Ondan sonra ne halleri varsa görürler.

Karıncaların su engeliyle karşılaştıklarındaki yönergesi ise onlara şunu söylüyor: “Suyun içine gir ve öl!”. Bu acımasız bir emir gibi görünebilir ama karınca açısından bu emrin diğerlerinden bir farkı yoktur. Anında uygulanır.

Karıncaların üreme sistemi, bir kraliçe, bir bölük erkek karınca, ve bolca, cinsiyeten dişi olsalar da üremeye niyetleri olmayan (frijit diyebilir miyiz?) işçi karınca gibi bir bölünmeye yol açar. İşçi karıncaların hepsi kardeştir. Tabii ki bütün işçiler kardeştir, ama bunlar hakikaten kardeştir. En azından anneleri ortaktır. Üstelik hepsi kraliyet ailesindendir, hepsi kraliçenin çocuklarıdır. Hep kraliçenin hizmetindedirler, o yüzden James Bond kadar cesurdurlar. Babaları da kardeştir, yani aynı zamanda amca çocuklarıdırlar (çoğu kişi bilmez, James Bond’un anne ve baba tarafından dedeleri de kardeştir). Kardeş oldukları için birindeki bir gen, büyük olasılıkla diğerlerinde de vardır. Birindeki “suyun içine gir ve öl” emrinin kayıtlı olduğu gen, üstlerinden geçenlerde de vardır. Eğer hasbelkader onlar önden gitselerdi, onlar öleceklerdi. Ölenler, arkalarından gelenlerin yararlı yiyecek kaynaklarına ulaşmalarını sağlıyorlarsa, kazanan bu gen olur. Strateji işe yaramıştır, üstelik oldukça düşük bir maliyetle. Karınca kolonisi için karınca üretmek hiç problem değildir. Bunlar ortama adeta pompayla yeni karınca basmaktadırlar. Birkaçının feda olması küçük bir maliyettir. Suyun dibindekiler kendi kendilerine “biz görmedik, sen görürsün, yavrum yavrum” diye terennüm ederken aslında makine, üstlerinden geçenlerin yönergelerinde yaşamaktadır. Hem de ne yaşamak!

Karıncalar için öğrenebilen bir beynin maliyeti, var olan nüfus düşünüldüğüne karşılanır gibi değildir. Acı çekmelerini sağlayacak bir sistem de gereksizdir, çünkü öğrenmiyorsanız acı çekmeniz bir işe yaramaz (güzel laf oldu). Acı çekmeden ölürler ve tuğla olurlar. Onlar için varlığın anahtarı, şu anda oldukları basit ve etkili makinedir. Varoluşun duvarını buradan delmişlerdir.

İki üzeri on kaç eder diye sorsam, sanırım bilgisayar bilimleriyle bir şekilde ilgilenmemiş çok az insan buna anında cevap verebilir. Hesap-kitap seviyorsanız on tane ikiyi birbiriyle çarpmaya bir ucundan başlayabilirsiniz. Ama bilgisayar denen aletin nasıl bir şey olduğu hakkında biraz fikriniz varsa, 1024 cevabını yapıştırırsınız. Bu, bilgisayarın sert mantığının, insanın yumuşak parmaklarıyla buluştuğu noktadır. Başka bir deyişle, bilgisayarın birlerinin ve sıfırlarının, insanın elindeki on parmağın yakınından geçtiği yerlerden en düzayak olanıdır.

İnsan uygarlığının sayıları elindeki on parmaktan yola çıkar (büyük çoğunlukla diye şerh koyalım). Sayıları onun katları şeklinde yazarız, okuruz, isimlendiririz, birimleri birbirlerinden onun katlarıyla ayırırız.

Bilgisayar ve insanı iki maymun olarak düşünürsek, bilgisayar “iki kere iki kere iki kere iki” diye zıplayan bir maymundur, insan ise “on kere on kere on” diye zıplayan bir maymundur. Bilgisayar tahmin edebileceğiniz gibi biraz daha hızlı gider. Bu iki maymun, insan üç kez zıplamışken ve bilgisayar on kez zıplamışken, el ele tutuşabilecek kadar yaklaşırlar.

Böylece kilobayt, megabayt, gigabayt gibi tabirleri kendi dilimizin bir parçası haline getirebiliriz. Bunları biner biner ayrılmış gibi düşünürüz. Oysa bilgisayar tabirleri söz konusu olduğunda bu binler, 1024’tür. Yeterince yakındır, idare edebiliriz. Böylece bilgisayarla insan el ele biner biner zıplayarak kardeşçe yaşayıp giderler. 

iki cihanın birden güneşiydi O. nûra garkederdi nerede bulunsa, neye dokunsa, nereye gitse. hangi karış toprağa bassa ihya ederdi. bir gün yolu çölleri aştı, müstesna bir gülistân’a düştü. girdi kapısından, yöneldi en yakın güle, koklamak için ol gülün misk kokusunu. ama gül ki tez canlıydı fıtraten, eğdi başını aşk hızıyla O’nun mübarek varlığına doğru ve çekti O’nun başka hiçbir şeyde olmayan ve ne kadar koklansa kanılmayan kokusunu içine. gül ki, çiçeklerin en güzel kokulusu, bu harikuladelik karşısında unuttu dünyanın kokusunu. gülistân’ın bütün gülleri eğdiler başlarını sonra bir bir, O güzeller güzeli bir cennet mevsimi gibi buram buram geçerken yanlarından. O’nun kokusuyla dolmak ve bir lâhzâ-i şerîf’te olsun onunla olmaktı gülcileyin murâdları. sonra vakt erişti, çıkıp gitti iki cihanın güneşi sessizce gülistân’ın kapısından. ardında bin bir gül büyüklüğünde bir gurbet bahçesi bırakarak. o günden sonradır ki hüzn ile bestolunur derler her gülistân. ve yine o sebeple ki, güllerin cümlesi vazgeçip gül kokmaktan, her dem hasret kokar oldular.

pelin batu’ya

Ne şuh ne tüh sadece yağmurlu havalardan

Bir zaman çok çekmiş de yüzündeki kuraklık

Bir kumrunun su içmesi o derin kurnalardan

O boğuk rüzgarlarla saçların gayetle ne şık

*

Bir internet sayfasına dadanmış kitap kurdu

orda bir yanlışlık var bir kıtlık söz konusu

Ey zebercetten kürsü lal ü epkem puttan gül

Tut tapın sen kendine günahın boynumuza

*

Ellerimiz biz onlarla seni bahçelerde avuttuk

Bir pergeldir kavradık seni ta en belinden

ta başından aşikardı puf desen tepetaklağız

Bizi gözlerinle destekle gözlerin ki güverte

*

Damalı bir eteklik bir de rüzgar esmiş hoş

Ey her uzvunda dertten yekpare ince bir gam

Akıl dolu bir endam bir endam ki bize hep yan

Bizle hep alay geçen  dudakların kanasın

*
Yazının devamını okuyun. »