Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Hani şu hala beni niye terk ettiğini anlamadığım sevgilimin muffin yerkenki gözlerine benzeyen siyah deri ceketimi giyip soluğu LAX’te almıştım. Uzaktan bakınca Trinity’yi andırıyordum belki de. Ben ki bir zamanlar uzaktan bakınca allah bilir kimleri andırmışımdır. Neyse…uzak doğuluları yekdigerinden temyiz temrinleri yaparken gözüme açık bir fermuar ilişti. Tuvaletten yeni çıkmış bir redneck… tuvaletten demincek çıkmış bir kişiyle göz göze gelmek de amma gariptir ha. bir tür flagrante delicto.  Adam az önce bir çuval inciri bok etmiş. Bazen mesela ayak yolu sırasında insanların yüzündeki o utanç ifadesini izlerim. Adama baktıkça aklıma “Catching The Big Fish”den pasajlar geliyordu durduk yere.

Viski kokan ses:

“The deeper you go to this source the bigger fish you can catch.”

yaklaşıp hafifçe selam verdim. Bir hatunla konuşuyordu. Usulen sözünü bölmek istemedim, bir dakika lütfen diyerek işaret etti. İmza falan istemeyecektim. Sadece şey diyecektim:

–       Fermuarınızı açık unutmuşsunuz Mr. Lynch!

Ulan eleman stunt actorlüğe mi soyunmuş yoksa zipsofist mi olmuş oldum. hatunla konuşmaları iyiden uzamıştı. Bu arada sevgilinin inmesine az kalmıştı. Sonra birden David’in başka bir sözünü hatırladım:

“If you want to catch little fish you can stay in the shallow water; but if you want to catch the big fish you’ve got to go to deeper.”

küçük bir baş selamıyla sevgiliyi beklemek için yerime döndüm.

Daha derine inmek için.

Annemlere uğradım akşam eve gitmeden. Babama baktım da iyice yaşlandı artık bu adam be! Gözleri de tam seçemiyor, göz numarası büyüdü gene herhalde. Katarak matarak olmasın valla şimdi hiç sırası değil. Aytekin şerefsizi anneme geldi bugün tabii ki. Eee ne oldu? Bilen yok! Anne diyorum: “Neymiş derdi niye gelmiş bu herif?” “Ne olsun oğlum işte!” diyor. “Kıbrıs mıbrıs.” Kıbrıs mıbrıs? Ee başka? Başka bişey yok mu? Yokmuş. Yatmış, kalkmış, giyinmiş, çıkmış. Çıkarken de kadının emekli maaşını tokatlamış. Konuyu açmamış anlaşılan. Herhalde Şahap Dayım ile başladı müzakerelere. Tam da emin değilim. Babam biraz daha çöktü be bu aralar. Adama ilk yaşlılık yetmişinin başında bi uğradıydı şimdi artık temelli gelmiş görünüyor. Uyukluyor hep cam kenarında. Kedi gibi değil, koltuğu var, gözlükleri var, dizlerinin üstünde gazetesi var. Beni tanıyor canım o konuda bi problem yok henüz. Ama konuşma miktarı azaldı. Sanki  eskiden çoktu da?  Susan adamdı. Susardı öyle. Şimdi hepten kapattı musluğu. Pencereden dışarı bakıyor uzun uzun. Bana kalsa nereye baktığını kendi de bilmiyor artık. İnsanlar bi saatten sonra artık arazi olmalılar abi. Dünya tepeleme insanla doldu. Tadında bırakacaksın. İnsan ömrü uzadı da noldu? Ortalık altına işeyen ihtiyarlarla doldu. Ee ne anladım ben bundan? Dünya kadar bakıcı parası da cabası. Ele güne rezil olmadan ikilemek şart. Özellikle benim kayınvalde ile kayınpeder için bilhassa temenni ediyorum. Bizimkiler biraz daha bekleyebilir. Şu uyuklayan adamın atmaca  gibi olduğu  bir zaman yaşandı mı acaba bu dünyada? Hiç sanmıyorum. Bizim pederin annemi nasıl tavladığını sorayım dedim bi ara, öyle bişey olmamış. Vermişler kızı. Yani en fazla konuşsa orada konuşurdu, ama oradan da yırtmış. Adam şanslı  adam valla. Ben Gülcanla on yıldır çene yarıştıra yarıştıra yanak kaslarım pazularımı geçti. Aslında bizim ailenin kurulması tamamen rastlantı abi. Babama ilk istediği kızı verselermiş, şimdi yoktum ya ben ya da kızdım belki ne bileyim ya!  Annem de bir adamı sevmiş bir iki gezmiş de adamla dışarıda. Sonra adamı zorla başka biriyle evlendirmişler. Annemin adı çıkıyomuş neredeyse. Laf çıkmış hakkında. Annemi uçurumun kenarından babam çekip çıkarmış . Bu çekilişten de önce Aytekin sonra ben çıkmışım.
Aslında babamı annemle evlendiren babamın o zaman babası kadar sevdiği bir sulh hukuk hakimi abisi varmış; o. Annemi babamla evlendiren de anneannem. Beni de Gülcanla evlendiren aslında bizim Erçin Abi. Gülcan’ı da benimle evlendiren aslında onun Muazzez Ablası. Böyle gidiyo abi bu silsile. Yani bizi kendi halimize bıraksalar böyle olmazdık belki de. Bizi birbirimize doğru arkadan birileri iteliyor sürekli. Buralarda böyle.
Rahmetli anneannem de bu iti severdi ama olsun anasını satayım. Ulan Aytekin bende var bi kuru hala gerisi hepsi senin anne, baba, dayı, amca hepsi senin oldu lan. Tepe tepe de kullandın zaten hepsini. Satturmıycam abi o yeri. Bir bilemedin iki seneye orası uçacak dedi belediyedeki rüşvetçi herif.
Annem yemek yapmış bizimkileri de istiyor gelsinler diye. Torununu özlemiş. Gülcan alıp onu okuldan beraber buraya gelsinlermiş! Hadiymiş! Hem babam da çok sevinirmiş. Babamı da her defasında araya koymazsa olmaz.  Babamın dünyadan haberi yok be, garibimin. Kim gelecek? Gülcanı arıycakmışım. Gelsinlermiş! Ah be anacım hala tanıyamadın mı sen gelinini? El kızının emrivakiyle bi yere gittiği görülmüş şey mi? Önce kırk dereden su getirecek, kocasının iflahını kesip mecalsiz bırakacak ondan sonra belki. Biz uğraşalım kıçımızı yırtalım eşimiz çocuğumuz anamızı babamızı saysın diye kıymeti mi var abi? Öteki ne yapsa kabulleri ya! Böyle şey olmaz. Lan evde ebe doğurtmuş olmasa, hayır ebemi tanımasam diycem beni evlatlık aldılar. Ebem koymuş ismimi. İsmail onun rahmetli babasının adıymış. Ebemi de annem küçük dayımla yapmak istemiş ama niyeyse olmamış o iş. Sonra küçük dayımı zaten büyük dayım evlendirdi. Hala ilenir durur ona. Şimdi bu Aytekin’in asıl niyetini öğrenmem için ne yapmam lazım biliyorum aslında.
Anneme dedim, noldu o araziye çıkan müşteri, istekli miymiş hala diye. Kızarıyor kadın.
Bişey sakladı mı böyle alttan artık nedense hafif ateş geliyor. Kızarıyor kadın. O yüzden annemden bişey öğreneceksen öyle telefonda melefonda değil direkman yüzünden öğreneceksin. Ani sordum soruyu.  Kızarıyor işte. Ulan Aytekin ağzına sıçıcam senin.

Attila İlhan’a

“Ben bu adamı vururum, ötesi yok” dedi. Bal rengi gözlerinden kan rengi öfkeler geçiyordu. Arkadaşı onu sakinleştirmedi, hatta üstüne akıl verdi: “Vuracaksın tabii. Ben de bu işte seninleyim. Namus dediğin başka şeye benzemez, candan ötedir”.

* * *

Ablası devlet sarayında çalışıyordu. Güzeldi, alımlıydı ve devletin zirvesinde çalışan aristokrat bir zamparanın dikkatini çekmişti. Danışman olan bu adam genç kıza sürekli rahatsızlık veriyor, kah gücünü kullanarak kah nüfuzuna güvenerek kenarları kıllı gözleriyle ve daha fenası kırılası elleriyle onu korkutuyordu. Genç kız bunlara dayanamıyor, ancak işinden de olmak istemiyordu. Ama sonunda işini, yaşadığı şehri ve ülkeyi terk etti, kendi ülkesine döndü.

Kardeşine açıldı. Kardeşi duydukları yüzünden çılgına döndü. Başkentte bir haziran günü, güneş yavaş yavaş göğe yükselirken, kardeşinin bal rengi gözlerinde sanki bir dünya savaşı yaşanıyordu. Pişman oldu, “Keşke söylemeseydim, keşke sözlerimi geri alabilseydim.” diye düşündü.

Küçük kardeş kararını vermişti. Kan kardeşi, komşusu, okul arkadaşı Mirsat’a gitti. Yarın ölecekmiş gibi hızla bütün derdini, virgülsüz lakin bin kelimelik bir tek cümleyle anlattı, öğretmen dayağını, çaldıkları elmaları, vurdukları kuşları yıllardır birlikte yediği arkadaşı Mirsat’a. Mirsat heyecanlı, ateşli, ailesi taşradan başkente gelmiş bir muhacir çocuğuydu. Arkadaşı için yapmayacağı çılgınlık yoktu. “Silahı nereden bulacaksın?” diye sorduğunda, gözünün önünde pırıl pırıl bir Browning güneşten rol çaldı.. Küçük kardeş “Örgütten aldım. Vuracağım herifi söyleyince düşünmeyip verdiler” dedi.

Cinayete karar verilmiş, silah bulunmuş, yürekler katranla sıvanmış, gözler karartılmıştı. Geriye küçük bir ayrıntı kalıyordu: Güzel, kanlı canlı bir plan. Her yoksul erkek çocuğu gibi onlar da şehri, kimi zaman koşarak, kimi zaman kaçarak, kimi zaman aylaklıkla dolaşarak su gibi içmişlerdi. Hangi meydanda tören olur, hangi sokaklardan en güzel kaçılır, hangi caddelerde kalabalığa karışmak kolaydır, hangi kıraathanelerde garson çayları saymayı unutur ve az para alır, hangi mekanın kaçmak için arka kapısı vardır, en güzel kuru fasulye nerede yapılır, hangi fırında ekmek hep sıcaktır, hangi mahallenin kızları güzeldir, hepsini biliyorlardı.

Gazetelere baktılar, ablaya sordular, çaktırmadan büyüklere danıştılar, hatta silahtan sonra örgütten bir de istihbarat aldılar. Danışman, devlet ricaliyle birlikte haftaya şehre geliyordu. Kader, tesadüf, Azrail, parlak bir Browning, intikam, namus ve iki arkadaş ile bir devlet adamının randevusu yazılmıştı.
Yazının devamını okuyun. »

Eski kayıtlardan devam…

Bu şarkıyı Alper Canıgüz ilk dinlediğinde “intihar şarkısı” demişti. Aslında, ilk gençlik yıllarına özgü (intihar seçeneğini de dışlamayan) hedefi belirsiz bir gitme isteği ile ilgili. Sonraki yıllarda da nükseder bazen, sonunda da gidersiniz zaten…

BURADAN UZAĞA

buradan uzağa gidersem eğer
sakın sakın aramayın beni
bu kadar yalana dayanamam
sakın aramayın beni

yüzlerimiz buruşmadan önce
saçlarımız dökülmeden önce
eğer buradan gidersem
sakın kızmayın bana
bu kadar yalana dayanamam
sakın kızmayın bana

1996

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Orson Welles [1915 – 1985]

Herkes dahi olduğum görüşüne karşı çıkıyor, fakat dahi olduğumu kimse söylemedi ki.

Dünyayı kadınlar döndürmüyor, fakat dönüşü anlamlı kılıyorlar.

Yazara kalem yeter; ressam fırça kullanır; film yönetmenine ise bir ordu lazımdır.

Hollywood fena değil, kötü olan, filmler.

Şu günlerde en büyük sorun, bir filmin, daha gösterime girmeden bayatlaması.

Ben sinemaya zirvede başladım, çalışa çalışa aşağılara indim.

Televizyondan nefret ediyorum. Tıpkı yerfıstığından nefret ettiğim gibi. Fakat yerfıstığı yemeden de duramıyorum.

Filmlerim hakkındaki düşüncelerim senin veya başkalarının zannettiğinden çok daha olumsuz ve tanıdığım ya da saygı duyduğum birisinden gelen her türlü eleştiri, hazinemden geriye bozuklukları da tüketiyor.

Yalnız doğar, yalnız yaşar, yalnız ölürüz. Yalnız olmadığımız yanılsamasını sadece sevgi ve dostluk üzerinden geçici olarak deneyimleriz.

Oburluk, gizli bir günah değildir.

İzleyicinin anlayamayacağı şey yoktur, yeter ki ilgisini çekmeyi bilin.

Charlie Chaplin [1889 – 1977]

Komedi, yanakta gamze oluşturmalı, alında kırışıklık değil.

Komedi filmi yapmam için bir park, bir polis bir de güzel kız yeter bana.

Dünya herkese yetecek büyüklükte. Onun için, başkasının yerini kapmaktansa, çalışarak gerçek yerinizi bulun.

Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı. Hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve savaşların içine sürükledi.

Beni anladıkları için, seni anlamadıkları için alkışlıyorlar. [Albert Einstein’ın yüzüne söylüyor.]

Hızımızı artırdık, ama onun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi zavallılaştırdı. Edindiğimiz bilgiler bizi çıkarcı yaptı, zekamızı da katı ve acımasız.

Keşke benden imza değil de para isteselerdi.

Ünlü yazar Jerzy Kosinski’nin müthiş kitabından uyarlanmış şoke edici bir film. Komik, sert, artistik. Şimdilerde, indirimli DVD’lerin bulunduğu raflara kaldırılmış. Acaba, genç kuşak bu harika filmi ıskalamış olabilir mi? Hiç mi satılmıyor, izlenmiyor?
Bay Şans [Peter Sellers], mayası, belirsiz bir gizem ve kıt mı kıt bir zekayla yoğrulmuş bir bahçıvandır. Bahçesine emek verdiği evin sahibi ruhunu teslim edince, Bay Şans ortada kalır. Fakat hayat, bütün ciddiyetine rağmen, yanıltıcı şüpheler ve somurtkanlığın ardına yuvalanmış budalalıkla örülüdür. Kervan ters dönmüş ve uyuz eşek başa geçmiştir. Ziyafetin ana yemeği, boş tencerededir.
Anlatamadım tam. İzleyiciye, bazı kritik gerçekleri basitleştirerek, abartılar eşliğinde fakat derin bir üslup ve bilgece bir tebessümle sunan, esaslı bir film.

Bir Yerde
[Being There]
Yön.: Hal Ashby
Oyn.: Peter Sellers
Yapım yılı: 1979

Robert Rodriguez [1968-…]

Bir süre önce ünlü bir film yapımcısının laflarına kulak misafiri oldum. Diyordu ki: “Film hakkında bilmeniz gereken her şeyi öğrenmeniz 1 haftanızı alacaktır.” Bence biraz cömert davranmış. Bütün hepsini 10 dakikada öğrenebilirsiniz!

Yönetmen olmayı aklınıza koyduğunuz anda zaten birer yönetmensinizdir. Kendi adınıza bir kart bastırın, altına yönetmen olduğunuzu yazın ve bütün arkadaşlarınıza dağıtın.

Sakın bir film okuluna gitmeyi düşünmeyin. Yoksa siz de diğerlerinin yaptıkları filmlerin aynılarını yaparsınız.

Birinin hata olarak kabul ettiği bir durum, bir çekim, başka biri için sanatın ta kendisidir. Bu gerçeğin arkasına saklanın. Herkese yaptığınızın saf sanat olduğunu söyleyin.

Babanızın meyhanesi mi var, o zaman meyhane hakkında bir film yapın. Köpeğiniz mi var, onun hakkında bir film yapın. Anneniz bir klinikte mi çalışıyor, gidin ve filminizi klinikte çekin. El Mariachi’yi yaptığımda elimde bir kaplumbağa, bir gitar çantası ve küçük bir kasaba vardı. Ben de bunların çevresinde dönen bir film yapmaya karar verdim.

Heves etmeyi bırakın, yapmaya başlayın.

Attilâ İlhan [1925-2005]

eski sinemalar

karanlığa dağılan o çocuk ben miyim
beni mi kovalıyor tabancalı adamlar
ıssız sarayların güngörmez prensiyim
yalnızlığımı belki de aşk tamamlar
bilmek zor hangi filmin neresindeyim
ne yapsam içimde o eski sinemalar

galiba tahtabacak korsan gemisindeyim
prensesler cariyem akdeniz bana dar
günlerdir teksas’ta eşkıya izindeyim
hızlı tabanca çeken üstüme kim var
tarzan zor durumda yetişmeliyim
ne yapsam içimde o eski sinemalar

kanlı bir sarışınla şanghay trenindeyim
takma kirpiklerinde hülyalı dumanlar
yabancılar lejyonu’nda fransız teğmeniyim
belki harp divanından idamım çıkar
bitmiyor nedense başlayan hiçbir film
ne yapsam içimde o eski sinemalar

David Fincher [1962-…]

Beni en çok etkileyen yönetmen tabii ki Hitchcock. Arka Pencere’yi en az 60 kez izlemişimdir. Vertigo’yu da öyle. Hitchcock’un tüm filmlerinin ıncığını cıncığını bilirim.

Yönetmen olmaya karar verdiğimde 8 yaşında filandım. Zira… George Lucas bir alt sokakta oturuyordu. Hepimiz onun gibi yönetmen olmak ve Ferrari satın almak istiyorduk.

Bir filmi tam olarak planladığınız şekilde yapmanız imkansız. Eğer şanslıysanız yüzde 75 oranında bir başarı yakalayabilirsiniz.

Dövüş Kulübü şiddet değil dertler, ihtiyaçlar ve çağdaş dünyada erkek olmanın karmaşası hakkında bir film.

Bizim toplumumuzda çocuklar küçük yaşlarda fazlasıyla sofistike oluyorlar. Büyüdükçe de duygusuzlukları öne çıkıyor.

Seyretmek istediğim filmler yapmaya bakıyorum. Beğeneceğim tarzda filmleri başkalarının yapmasını beklemiyorum.

Kendi adıma ‘yeniden çevrim’ işine karşıyım. Yeniden çevrimler bana ıvır zıvır gibi görünüyor. Bunlar dipnot filmler. Önemli bir filmi niye yeniden çekeyim ki? Misal, Kwai Köprüsü’nü tekrar yapmanın alemi var mı?