Jean Luc Godard [1930 -…]

Sinema ne sanattır, ne de hayatın kendisi; ikisinin arasında bir şeydir.

Her Fransız aslında iki meslek icra eder: Kendi mesleği ve film eleştirmenliği.

Eğer yaşamaya hakkım olduğuna inandığım hayatı yaşayabilseydim; film ya da sanatla uğraşmazdım.

Amerikan sineması, gösterimdeki filmleri aracılığıyla dünyayı sömürgeleştiren, karşı konulmaz bir güç merkezidir.

Artık sadece iletişim araçları var, iletişimin kendisi yok.

Filme kadın ve silah koyarsan film daha güzel olur.

Sinema bitti. Artık tenis oynuyorum ve psikiyatra gidiyorum.

Stanley Kubrick [1928 – 1999]

İnsanlar roman yazabilir, senfoni de besteleyebilir. Ama asıl önemli olan bir film çekebilmektir.

20. yüzyıl sanatının en büyük yanlışlarından birinin ne pahasına olursa olsun özgün olma çabası olduğunu düşünüyorum.

Bir şeyin hakikati bazen onun fikriyatında değil, tam da hissiyatındadır.

Okulda bulunduğum süre boyunca hiçbir şey öğrenmedim ve 19 yaşıma kadar kendi isteğimle bir kitap okumadım.

Eğer Leonardo, Mona Lisa tablosunun altına şöyle yazsaydı ona nasıl değer verebilirdik: “Hanımefendi gülümsüyor çünkü sevgilisinden sakladığı bir sır var.” Bu izleyiciyi gerçeğe zincirlerdi ve ben bunun 2001’e [Space Odyssey] olmasını istemiyorum.

Belki saçma gelecek ama genç yönetmenlere önereceğim şey ellerine bir kamera ve film alıp herhangi bir konuda film çekmeleridir.

Her hüzünlü hikaye, gerçek hayattaki olaylarla çelişki içinde olmalıdır.

Birçok insanın normal görünmek için gerçek olmayan bir dizi pozlar verdiği, bir tür gri hiçliği kabul ettiği bu dünyada, suçlu ve asker en azından bir şeye karşı ya da bir şeye taraf olma meziyetini gösteriyor. Kimin daha fazla fesatla uğraştığını söylemek zor; Suçlu mu, asker mi, biz mi?

Beni LSD karşıtı yapan şeylerden biri de, LSD kullandığını bildiğim kişilerin hepsinin gerçekten ilginç ve insanı harekete geçiren şeyler ile uyuşturucunun sebep olduğu mutluluk arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar aciz olmasıdır. Tamamen yeteneklerini kaybetmiş ve hayatın insanı en çok mutlu eden yanlarıyla bağlarını kesmiş gibi görünüyorlar.

Belki de herşey güzel olduğunda, hiçbir şey güzel değildir?

Abi adam gitti. İçime bi kurt düştü. İşe de kendimi veremedim adamakıllı. Dedim bi annemi arayayım bakalım, bi ağzını arayayım. Bu şerefsiz niye döndü? En son altılı ganyan bayiini batırdığından beri Kıbrıs’taydı. Orada asker arkadaşım var, bir iki gün gideyim kendime geleyim diye gittiydi, adamın evine çöktü aylarca kımıldamadı. Adamın çoluğu çocuğu var, yeter artık dön geri dedikçe tınmadı bile. Bi dul kadın bulup onun yanına yatay geçiş yapmış sonradan, keyfi yerindeymiş diyordu annem en son.
Zart diye döndü habersiz, aniden. Var bi iş!
Annemi çaldırdım. Cep çakısı mı bu kadın? Çaldırdım dediğim, telefonla aradım. Ağzını arıyorum. Bişeyler geveliyor, fakat bana anlatmaz biliyorum, direk de soramıyorum.
Kapattım. İçim rahat etmedi. Dedim bi de Şahap Dayımı arayayım. Onu da aramayalı epey oldu, bir sürü laf işiticez şimdi, ama olsun. Çaldırdım.
Ona da uğramış. Ben aramadan az önce çıkmış.
Önce bana geliyor, sonra anneme uğruyor sonra da Şahap dayıma, hepsi de bi gün içinde.
Aylardır ortada olmayan adam aileyi sıradan geçiriyor. Hepsi de bi gün içinde. Küçük dayıma gitmez. Gerek duymaz. Küçük dayım, Şahap dayımın sözünden mi çıkmış hiç? Böyle belimden yukarı bir ürperme geldi. Sattıracak! Yeri sattıracak şerefsiz, kulis yapıyor. Ah ulan ah!
Ben buna kaç kere dedim bunu. Az bekleyelim abi, bi sabret. Yok, satalım da satalım. Abi, abicim az bekleyelim imara girince hepimiz ihya olucaz, bi sık dişini. Yok, ille de satalım. Lan zaten bi bu kaldı elimizde. Geri kalanların hepsi çar çur oldu gitti senin yüzünden.
Her iş batırışında yeniden azdı şerefsiz. Satalım da satalım. Dayımın da ağzından girmiş burnundan çıkmıştır şimdi. Annem zaten oğluna aşık, o ne derse emrine amade.
Babamla konuşmam lazım acele. Heh tam buldun adamını!
O etliye sütlüye karışmaz ki birader. Her şeye he diye diye seksen beş yaşına kadar kalınıyo demek ki lan bu dünyada. Sır budur belki. Kalsın abi, bana ters. Zaten ben halama çekmişim. Hiç affetmem. Şak diye söylerim lafımı. Sen mi söyleyeceksin?  İçgüveysinden betersin be  sen yıllardır hıyar herif. Şak diye söylermiş. Yere müşteri varmış diye bi de söylediyse annem, hepten boku yedik. Ben babamla gene de bi konuşayım ya? Yok be abi, adam etkisiz eleman diyorum sana işte. Erçin Abi’den izin isteyeyim, trafiğe kalmadan çıkayım yarım saat önce de bi bizimkilere gideyim bakayım. Aytekin geldin anında karıştırdın gene lan her şeyi.
Yav bir insan bu kadar istikrarlı bir adi olur da hala kredisini nasıl tüketmez abi?
Annem ile büyük dayım buna meftun oğlum, bilmiyo musun lan bunu yıllardır? İlk çocuk, ilk yeğen. Ulan iyi de bunun rantı kırk yıl yenmez ki be! Yedirmezsin. Bizimkiler yediriyorlar işte. Ömür biter Aytekin bitmez. Ben bi annemlere gideyim. Artık isyan mı edicem napıcaksam yapıcam, ama bu yer de giderse biterim.
Eskiden bazen bakıyodum böyle televizyonlara, araba denize uçmuş mesela, içinde iki kişi boğulmuş. Bari bi tanesi bizimki olsa diye geçiriyodum içimden Allah affetsin. Gına getirdi gına! Olmaz olsun böyle kardeş. Daha doğrusu böyle abi.

“Sinemanın metafizik alana geçmek için bir yol, bir alan olduğunu düşünüyorum; çünkü rüyayla çok yakından ilgisi olduğunu düşünüyorum. Rüyaların kurgusu, rüyalardaki algı, bunlar bana çok önemli geliyor ve bence izleyicinin de beslendiği ve anlamlandırdığı ya da anlamlandıramadığı bazı şeylerde rüyanın etkisi aslında çok büyük bence. Bir bu kısmı var işin, bir de sadece bizim bilebildiğimizin dışında da bir algı olabileceğini, hayatı algılarken bizim düşüncelerimizin dışında da bir boyut olabileceğine, kozmik bir boyut olabileceğine dair bir hissi her an verebilmek amacım. Ve tabii ki “sanatın kutsallığı” meselesine, ritüel kısmına, temel varoluş alanlarımıza, şiddetle, hayvanlarla, nesnelerle olan ilişkimize, kendimizle olan ilişkimize dönük alanlara biraz yaklaşmak… Bunları çok önemsiyorum ve filmin yapısını kurmaya çalışırken temel ölçülerimden, cetvellerimden bir tanesi de bu. Sadece insan gözünün ve insanın temel alındığı bir şey değil; Tanrı’nın varlığını da, varlığın varlığını da bir şekilde hissetmemizi, hissettirmenin yollarını aradığım bir çaba bu. Belki görünüyor, belki görünmüyor bilmiyorum ama bu üçlemenin altında, bu düşün altında dini temeller var. Bunu bu kadar açık edip konuşmayı çok fazla önemsemiyorum, ama bir yanında tasavvuf var, bir yanında başka şeyler var ve ben oralardan beslenerek aslında sinemada bir yol almaya çalışıyorum.”

Semih Kaplanoğlu

Fransa solunun kadim gazetesi Libé, Murat Uyurkulak’ın ilk romanı Tol üzerine bir yazıyı kitap ekinin kapağına taşımış, “Öfkeden Çıldırmak” başlığıyla:

http://www.liberation.fr/livres/0101619962-jouir-de-colere

Radikal’de de haberi yayınlanmış:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=981328CategoryID=113

KTN./..

Hiçbir şey yok. Yalnızca neredeyse denize değecek kadar yakın duran ağrılı bir bulut. Ay daha parlak ve daha beyaz bir renk alarak hızla yükseliyor. Ay yükseldikçe derin lacivertin içinde gizlenmiş birkaç bulut parçası daha da belirginleşiyor. Olan biten tek şey bu. Bir de ağlayan bir kadın var, iri taneli ılık bir yaz sonu yağmuru gibi ağlıyor. Gözleri çok güzel. Bakışları yağmurun arkasından b/akar gibi kesik kesik. Önündeki balığa neredeyse hiç dokunmamış, sadece iki sağanak arasındaki hafif çizelti gibi sakinleştiğinde büyük yudumlarla beyaz şarap içiyor. Tıpkı yutkunur gibi. Erken bir sonbahar yağmuru gibi duruluyor aniden, tabağındaki çipuraya bile aldırmadan hızla kalkıp, sanki üzerinden binlerce ton yük atmışçasına, o anda gören birinin neşeli diyebileceği adımlarla kapıdan çıkıp uzaklaşıyor.

Aslında sonrası biraz karışık. İnsanın aklına hep iki olasılık varmış gibi geliyor ama pek öyle değil. İlk akla gelen adamın da fırlayıp kadının arkasından gitmesi ama kadın yalnız oturuyor zaten. Gerçi hikâyeyi anlatan adamımızın bu noktada sağlam bir hareket yapmasını hepimiz için için bekliyoruz ama o anda zaten –o yumuşak Akdeniz gecesini de arkasına alarak- yeterince sağlam bir hareket yapmakla meşgul. En azından içinde gömülü durumda bulunan, üzerine hafifçe zeytinyağı gezdirilmiş birkaç küçük sarımsak parçası ve bir defneyaprağının eşliğinde ızgaranın üstüne bırakılmış bir levrekle ilgileniyor. Sonuçta sorunlu bir kadınla uğraşmaktansa iyi pişmiş bir levrekle boğuşmanın yumuşak bir Akdeniz gecesine daha çok yakıştığını sizin de takdir edeceğinize eminim. Zaten eski bir arkadaşımın da dediği gibi “Kiremitte iyi pişmiş bir alabalık kadar sorunsuz” bir kadına rastlayana dek beklemek kulağa çok hoş geliyor.

K.

[Kent FM… Kaybedenler Kulübü sunar…] Bir Nevi Radyo Programı… 
Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk‘un Montana Çetesi’ne adadıkları benzersiz bir programdı.
Programın fon müziği, Sacred Spirit’in Yeha Noha‘sıydı.
Programı da, müziği de yıllarca hayranlıkla dinledik.
Çetemizi teşrif eden Kaan Çaydamlı’yı Yeha Noha‘yla karşılayalım. “Böyle bir şey mümkünse tabii…”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Çocuklar tabiatları gereği sürekli büyüklerine sorular sorarlar. Bu soruların pek çoğu hayatlarının devamında gerekli olacak konularda değildir.
Mesela:
“Masaların kenarları neden dümdüz?”
“Gökyüzünün neden asansörü yok?”
“Madem süt bu kadar faydalı, o zaman neden inekler kendileri içmiyor?”
“Neden trafik lambaları gündüz de yanıyor?” gibi…
Realiteden uzak ve aslında cevapları hiçbir işe yaramayacak bu soruları sormakta anlaşılmaz bir ısrar da gösterirler üstelik. Büyükler için bunun ne kadar sıkıntılı bir dönem olduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok! Genellikle bu işe yaramaz sorulara iyiniyetle bir cevap bulmaya çalışarak iyice saçmalamak dışında bir çare düşünemez büyükler.
Oysa çözüm basittir: Çocukları kendi silahlarıyla vurmak!
Yani onlara en az kendi soruları kadar realiteden uzak ve işe yaramaz sorular sormak!
O zaman bir süre düşünecek ve büyüklerin kendilerinden daha fazla şey bilmediğini zannedeceklerdir. Birkaç denemeden sonra soru sormayı kesip oyuncaklarıyla oynamaya başlayacaklarına garanti veriyorum.

Düşük Yoğunluklu Çatışma

eriyorken bakırdan teninde ince kolyen
öptürmek için kendini sudan bahanelerle
gıdım gıdım inceden tattırırsın tattırırsan
gözlerin bırakırken yerini o derin yağmurlara
dönersin ikrarından annem kızacak akşam olmakta
gibi eften püften erken uyumalıyım
bilmem daha nelerle

*

dünyaya düşmüşken yolun n’olur uğrasan bize
onarsan bakışlarla kirlenmiş gözümüzü
yanakların bir alla bir iddiayla seveğen
farkı ne bir kelebeği ezmenin seninle sevişmekten

*

şekeri fazla akmış bir kızın rüzgardan kopan ödü
göresiye bakıyor sanki saçlarındaki renk ürpenç
belli ki takas etmiş boynunu bir güvercin boynuyla
öpsem geçer baş ağrın uzan ve anlat sen kimsin

*

senden bahseden kitabın dokuzuncu sayfasında
arsızca seksek oynar kara dutların gövermiş gölgesinde
osmanlıca kitaplar gibi kokarsın koynuma sokulunca
öyleyse beni öpmeye niyyet eden dudakların ne fena
ne fena duruyorum toprak dünya altımsıra
her şey değerek bana bir mana kazanırken
sen nasıl değmeden hiçbir şeye göklerin oralarda

*

birden dünya oluyor birden birden oluyor
dokunmasını bekliyorum güllerden gelirse bana sıra

 

BAŞYAZI

Yol zamanın bir fonksiyonu değildir.

Hız yolun zamana bölünmüş halidir.

İvme ve sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez.

Yolda olmak bir hıza sahip olmayı gerektirir,

aksi durum yolda durmaktır.

Durmak sıkıcıdır.

Yolda durmak yolda olmak anlamına gelmez,

yolda durmak yolda durmak anlamına gelir.

Yolun bittiği yerde durulmaz.

Ya önce durulur ya durulmaz.

Bazen yolun kenarından renksiz duru sular akar.

O sularda balık da vardır.

Yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak diğeri bej olabilir.

Su aktığı yerin rengine bürünmez.

Ama sana öyle gelebilir.

Ayrıca yol bitmez.

O Labirentin duvarıdır…

                                                                                                                                                                                      K.