Hafız-ı Şirazî’nin bir gazelinin lisan-ı türkîde terennümüdür:

“Rose,
oh reiner
Widerspruch,
Lust,

Niemandes
Schlaf
zu sein

unter soviel
Lidern..”

– Rilke –

Dolambaçlı bir ırmaktır o saçlar
Gürdür çapraşık gürül gürüldür
Kabuğunu tekmelemiş çift inci çift nar
O zarif pütürler o narin engebeler
Teninde ter taneleri boncuk boncuk
Şaraptan olsa gerek gülümsemiş esrimiş
Baştan çıkmış o mutlak baştan çıkarcak
Paralanmış gömlek düğmeler tek tek çözük
İzini sürerek sanki bir sarmaşığın
Döne döne ta en derin yukarlardan

“Turning and turning in the widening gyre
The falcon cannot hear the falconer
Things fall apart; the centre cannot hold;
Mere anarchy is loosed upon the world.”*

Tumturaklı şarkılar tutturarak bir yandan
Nasıl da kavramış içi geçmiş testiyi
Yetmezmiş gibi öpülesi yöreleri serin
Yetişir çevreyi çıngara çekişe hevesli gözden
Yetişir çıkışmaya yatkın nokta nokta dudaktan
Dündü gecemi enlemler gibi bölüp
Varıverdi ucuna yastıkta mayışmış başımın

Eğildi!
Eğilimliydi!
Gelişinden belliydi!

Of ki ne dokunaklı
Of ki ne hüzün ağırlıklı bir çığlıktı
Kopardı!
Ey dedi en baştan aşığım olacağı
Mukadder olan bana yazılacağı
Uyku mu o gözlerine yürüyen

GİZLİAJANS’ın yayınlanması vesilesiyle, geçen sene Alper Canıgüz’le bir söyleşi yapmıştım. Alper’in verdiği cevaplardan bana çok cazip gelen bazı bölümleri buraya aktarıyorum.

Üniversitedeyken Faruk Birtek’in verdiği bir sosyoloji dersinde bir arkadaşımız kalkıp uzun bir sosyal analiz yapmıştı. Faruk Bey kendisini baştan sona dinledikten sonra şöyle demişti: “Söylediğin her şeye sonuna kadar katılıyorum, ne var ki bunlar hiç ilginç değil.” Enteresanlık bilimin dahi ölçütlerinden biriyken bunu edebi eserlerden esirgememek gerekir diye düşünüyorum.

Yazarlık söyleyecek bir sözü olmaktan ziyade söyleyecek ilginç bir sözü olmakla ilgilidir.

Saçmalık, delilik aklımızın ufkunu geliştiren şeylerdir. Bu yüzden bütün iyi sanatçılar aklın dar muhitinden cinnetin geniş sahralarına uzanmıştır. Hatta kimileri bu kadarıyla yetinmeyip oraya yerleşmeyi tercih etmiştir.

Gizliajans’a kozmo-absürd romantik komedi denebilir.

Jules Verne 20. yüzyılı çok iyi öngördüğü için bugün dedikleri bire bir çıkıyor değildir. Bilakis o 20. yüzyılı bu şekilde gördüğü için bugün böyle bir dünyada yaşıyoruz.

Edebiyatın, yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak bir mutluluk kaynağı olduğunu unuttuğumuz doğrudur. Bunda muhakkak ki, televizyon, internet falan gibi ‘rakipler’ kadar biz yazarların da sorumluluğu vardır.

Komiğim diyerek komik olamazsınız, kaliteliyim diyerek kaliteli olamazsınız, eğlenceliyim diyerek de, haliyle, eğlenceli olamazsınız.

Hayatta işitmekten en büyük zevk aldığım övgü, roman okumanın ne kadar güzel bir şey olduğunu hatırlattığımın söylenmesidir. Şükür, bunu birkaç kez duydum.

Kişisel olarak elbette gelişebiliriz ve aslında başka türlü gelişemeyiz zaten. Ama şehirlilere sunulan bu plastik kişisel gelişim formülleri büyük bir kandırmacadan ibarettir.

Mizahın ne kadar güçlü bir şey olduğundan söz etmeye gerek var mı? İnsanların duygularını harekete geçirmekte bu kadar etkin bir şeyin kullanılmamasını anlamak güç aslında. Maalesef uzun yıllardır bizde edebiyatçı diyince akla, sigara tüttürüp uzun uzun karanlıklara bakan ve hakikaten çok ama çok sıkılan bir tip gelmekte. Belki de bu noktada Bukowski’nin sözlerini hatırlamakta yarar vardır: Hayatta en çok sıkılanlar en sıkıcı olanlardır.

Aşk, soruya muhtaç bir cevaptır.

Nasıl anlattığın kuşkusuz çok çok önemlidir ama büyük eserlerde ne anlattığının da büyük önem taşıdığını açıkça görüyoruz.

Hıçkırıklarla güldüren ve kahkahalarla ağlatan hikayeleri hep sevmişimdir. Ben de öyle hikayeler yazmaya bakıyorum. Kara mizahı seviyorum. Bir de galiba hikayelerim bu yönüyle bana benziyor.

Şiir: Bekir Sıtkı Erdoğan
Beste: Orhan Gencebay
Bu defa icra da Orhan Gencebay

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Penguenlerin yürüyüşlerinin insanlar tarafından çok komik bulunduğuna dair bir kompleksleri olduğunu duymuş muydunuz hiç? Duymadıysanız duyun; penguenlerin böyle bir kompleksleri var! Sırf bu yüzden dünyada insan bulunma ihtimali en zayıf olan yerde, yani kutuplarda yaşarlar. Yine tedbiri elden bırakmaz ve mümkün olduğunca yürüyüşe çıkmamaya çalışırlar. Belgesellerde izlediğiniz görüntüler, kafayı yemiş birtakım televizyoncuların kardanadam kılığına girerek çektikleri görüntülerdir. Havuç şeklindeki burunları aslında bir gizli kameradır. Penguenleri yürürken yakalamak için günlerce kardanadam gibi kıpırdamadan beklerler. Bu son derece riskli bir iştir. Nitekim bir tarihte sıcaklıklar beklenmedik biçimde artmış ve gizli kameralarla penguenleri yürürken görüntülemeyi bekleyen üç televizyoncu oracıkta erimiştir. Benim için asıl şaşırtıcı olansa, penguenlerin her yıl o tarihte kendi aralarında düzenledikleri bir törenle bu üç talihsiz televizyoncuyu anıyor olmaları… Doğrusu bu kadar duygusallığı fazla buluyorum!

Afili Filintalar kontrolsüz büyüyor. Dövüş Kulübü gibi. Kim üye, kim değil bilinemiyor.

İlkokul üçüncü sınıfa giden oğlum İsmet Latif ile bir arkadaşı arasında bugün şöyle bir diyalog geçmiş.

İsmet Latif: “Sana bir şey söyleyeceğim, fakat kimseye söyleme, tamam mı?”
Sınıf Arkadaşı: “Tamam.”
İ.L.: “Benim babam Afili Filintalar çetesinden.”
S.A.: “Senin baban kim ki?”
İ.L.: “Murat. Onun da soyadı Menteş.”
S.A.: “Ben de sana bir şey söyleyeceğim.”
İ.L.: “Söyle.”
S.A.: “Benim babam da Afili Filintalar çetesine üye.”
İ.L.: “Öyle mi? Senin babanın adı ne?”
S.A.: “Abdullah.”
İ.L.: “Soyadı seninkiyle aynı mı?”
S.A.: “Evet.”

Glossolaliadan bahsetmişken, bir de Dead Can Dance‘in adını anmışken bu şarkıyı atlamak olmazdı.

Gece vakti, tüm ışıkları söndürün, uzanın, uzay boşluğunda yüzdüğünüzü düşünün ve artık hiç kimsenin bilmediği bir dilde anlatılan binlerce yıllık bir hikayenin dumanıyla havaya karıştığınızı  hissedin.

Into the Labyrinth albümünden Emmeleia… Hicaz hümayun makamında…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Geçen gün işe bi gittim; baktım, oturmuş beni bekliyor. Bir yandan da dairedekilerle vermiş muhabbeti. Bi sarılış sarıldı, zannettim kaburgalarım kırıldı. Beni çok özlemiş!
Var bi numarası yoksa sabahın köründe benim yanımda işi ne?
Yarım saat oturdu, çay kahve. Bekliyorum, sadede ne zaman gelecek? Yok, paso hoşbeş!
Sonra birden kalktı “Ben gideyim bi de annemlere uğrayayım” diyerek. ‘Bi haller olmuş buna görüşmeyeli’ diycem, ama diyemiyorum. Çünkü malımı biliyorum, var gene bir numarası.
Dairedekiler sordu arkasından, ağabeyiniz aman ne de şekermiş, mesleği ne falan diye.
Serbest, dedim. Serbest meslek. İpsiz sapsızın tekidir, diyemedim. Onu bunu, benim gibi kerizleri çarpar yolunu bulur, dört dörtlük bir şerefsizdir, diyemedim. Umutluyum bekliyorum ama, bu dünyada bunsuz yaşadığım tek bir Allah’ın günü olmadı ya, henüz. Bu dünyayı ben bunsuz bilemedim henüz. O yüzden dünya hakkımda görüşümü sorarsanız peşinen söyleyeyim; negatif. Eksi abi burası benim için, herif benden üç yıl önce gelmiş, ortalığı dümdüz etmiş. Her çocukluk anımda bu da var. İnsan çocukluğuna dair komik anları önce hatırlıyor sonra güleyim derken anında içi acımaya başlıyor, bu herifin yüzünden.
Kafamı sehpaların kenarına kenarına doğru mu vurmamış, sırtımı kasten ceryanda mı bırakmamış!  Hatta bi keresinde merdivenden itmiş de tırabzanlara takılmışım yuvarlanırken. Kaç kere terli terli soğuk su içirmiş bana özel. Anneme sordum belki yüz kere, havale geçirdim mi ben hiç küçükken yoksa geçirmedim mi, diye. Bütün oyuncaklarımla önce bu oynadı. Bütün kız arkadaşlarıma önce bu asıldı. Bütün harçlıklarımı benden önce bu harcadı. Ulan Aytekin yedin bitirdin lan beni! İliğimi kemiğimi kuruttun!
Bunun düzenbaz, üçkağıtçının biri olduğu anlaşılana kadarki arada ben de büyümüşüm abi! Olan bana oldu. Şimdi gelmiş dairedekilere “Bu benim kardeşim var ya canımdan ileri!…” falan filan lafları. Hadi ordan lan adi!…

33. karanlıkta nüfus sayımı

Babamın öldüğü gün birine âşık olmuştum. Bazen böyle olur, her şey üst üste gelir. Metrodaydım, boş yerler vardı ama en köşede ayakta duruyordum. Onu düşünüyordum, romantik şeyler değil, bir buluşma ayarlayabilmek gibi pratik şeyler ve kaç istasyon sonra inmem gerektiğini de düşünüyordum diğer yandan. Yirmi bir yaşındaydım o zaman, ama çarklar hep döner, her yaşta döner. Büyük bir kentteysen bir sürü gereksiz şey bilmen lazım yoksa kendini salak gibi hissedersin. Sonuçta inmem gereken istasyonda indim. Eve gittim. Herkesin yüzünde aynı ifade. Ölüm haberi vermek zorunda kalanların yaşamaktan duydukları tatlı utanç. Bunlar çehrelere asılı açık kanıtlardır. İlk insanlardan bu yana incele incele bu hale gelmişlerdir. Bir gün öyle bir dil gelişecek ki tek laf etmeye gerek kalmayacak. Herkesin yüzünden anlaşılacak ne demek istediği. Neden diye sordum, ölüm sebebi yani. Söylediler. Gerçek yaşama sevincini görmek istiyorsanız mezarlıklara gidin, orada gezen insanların yüzlerine bakın.

İhtiyar gassali hatırlıyorum babamı yıkadığı mermerin önünde. Beyaz sakallıydı. Ama rüyalara giren aksakallı dedeler gibi değil, Hemingway gibi. İşini seviyordu ve çok konuşuyordu. Bu tarz işleri yapan adamların fazla konuşmaması gerekir. Ama o bunu takmıyordu. Bir sürü şey sordu. Cevap vermedim. Cevap alamadığı her sorudan sonra ayrı ayrı şaşırıyordu. Büyük bir samimiyetle şaşırıyordu. Konuşulmaması gereken yerler vardır. Çocuklara ve ihtiyarlara anlatamazsın bunu. Hepsi doğal anarşist.

Cenaze günü çok soğuktu. Sonra hep uyumak istedim. Doğal sakinleştirici. Sevdiğiniz biri öldükten sonra yaşama tekrar devam etmek bisiklet kullanmayı öğrenmeye benziyor. Ama yokuş aşağı giden bir bisiklet oluyor bu. Dengeyi sağlamanın tuhaf coşkusundan bahsetmiyorum burada ya da sadece bundan bahsetmiyorum. Kafayı gözü yarmak üzere olmanın korkusundan da bahsediyorum. Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musunuz?

Sonra zaman geçti. Zaman hiçbir şeyi düzeltmez. Daha beter de etmez. Zamandan bağımsız şeyler bunlar. Karanlıkta uzanıp bir sigara daha yakmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden. Babam öldüğü için değil. Âşık olduğum için değil. 21 yaşında olduğum için değil. Öyle olması gerektiği için.

Sonra biraz içtim ve telefona sarıldım. Bu adil bir şey değil. İki taraf için de. İnsanlar sizin alkollü olduğunuzu anlar ama bellekleri bunu böyle kaydetmez. Çünkü gelen sadece sestir. O sesin üstüne en ayık halinizi yerleştirir bellek. Bellek böyle namussuz bir orospu çocuğudur işte. Sizi üçkâğıda getirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Hepimiz yanlış hatıralara sahibiz. Öyle yaşanmadı onlar. Hatıralarını yazan ihtiyarları düşünün, kitabı bitirdikleri zaman öleceklerini bilirler, o yüzden bitiremezler bir türlü, yaşamak için sallamayı sürdürmeleri gerekir.

Onu aradım ve seni seviyorum dedim. Çarklar durdu, yargılama bitti. Hayatımda ilk kez çekip gitmek istemiyorum. Şimdi bile utanıyorum söylediklerimden. Herkesin kalbinin çizildiği bir yer var. Orada görünmez bir duvara çarpıyorsun. Daha öteye gidemiyorsun. Bütün dünyan o çakıldığın yerden uzanabildiğin yere kadar oluyor artık. Benim çakıldığım yer de o günlerde bir yerde işte. Ama tam nerede bilemiyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim bunu. Orası beni daha iyi bilecek.

Sonra konuşalım dedi. Sonra konuştuk. Hastanenin karşısındaki otoparkta. Otoparkın bir köşesini oto yıkamacıya çevirmişlerdi diğer köşesini çay bahçesine. Çok amaçlı grotesk bir yer. Ne konuştuğumuzu yazmayacağım. O kadar da değil. Çünkü bunlar özel şeyler. Zaten ben hayatımı anlatmak istemiyorum ki. Yaşadıklarımı düşünerek oradan bir sonuca varmak istiyorum sadece. Sanırım demode bir yazarım. Genellemeleri seviyorum ve noktayı koyduktan sonra ardımda iyi kötü bir anlam bırakmak istiyorum. Artık bunun bir anlamı kalmadığını düşünsem bile böyle yapıyorum. Lanet olsun, öyle alıştım çünkü, nasıl başlarsa öyle gider.

Sonra yine zaman geçti. Zaman geçmesi önemli değildir. Sanırım bundan bahsetmiştik. “O zamanlar bir şeyleri reddetmeye ihtiyacım vardı ve sen tam bunun üstüne geldin,” dedi. “O kadar iyiydin ki o zaman. Annem sanki bu yüzden yedi ay daha yaşadı. Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musun?” Anlıyordum. İki karışlık mesafede, birbirimizi göremeden uzanmıştık. Kaç kişi olduğumuzu bilemeden uzanmıştık o karanlıkta, yanımızdaki ölülerle beraber uzanmıştık. Karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır. Yaşayanlar bir sigara yakar.


Evde oturmuş televizyon seyrediyordum ki sol tarafıma aniden şiddetli bir ağrı indi.
Çocuklar başıma toplandılar, oğlan “Kalp krizi galiba, hemen hastaneye kaldıralım!” dedi.
Hemen telefon edildi, on dakika içinde ambulans geldi, dört ucumdan tutup beni önce bir sedyeye yatırdılar, sonra ambulansa atarak hastaneye gitmek üzere yola koyuldular. Kızım ve oğlum bu zor yolculukta beni yalnız bırakmamıştı.
Bir süre herkes sessizliğin sözünü dinledi, ağzını açmadı.
Sonra daha fazla dayanamadı bizim kız:
“Neden hastaneye kaldırıyoruz ki, hastanenin bulunduğu semt bizim eve göre rakım olarak epeyce aşağıda.”
Oğlum döndü ters ters baktı ona, bir şey demedi ama…
“Biz İşlektepe’de oturuyoruz, hastane Çukurköy’de… Hastaneye indirelim demeliyiz!” diye devam etti bizim kız. Eskiden beri vardı böyle takıntılı halleri.
Oğlan bu defa tahammül edemedi:
“Sırası mı şimdi bunların Mesrure, babamın haline baksana…”
Mesrure pek oralı değildi:
“Bir şeyi rakım olarak daha yukarıda olan bir yerden daha aşağıda olan bir yere nakletmeye “kaldırmak” demek saçma, düzeltmek lazım bu yanlışı!” diye söylendi.
Oğlan meseleyi bir şekilde kapatmak isteğiyle, “ Dilin kendi içinde bir mantığı vardır Mesrure, böyle söyleniyorsa bir sebebi vardır mutlaka!” dedi.
“Olur mu hiç öyle şey İrfan, bir şey ya mantıklıdır, ya mantıksızdır. Hastaneye kaldıralım diyoruz, ama yolda giderken sürekli iniş halindeyiz. Bu nasıl kaldırmak Allah aşkına!”
“Yani babam kalp krizi geçirmese millet olarak bu mantıksızlığı hiç düzeltemeyecektik diyorsun öyle mi Mesrure, saçmalama gözünü seveyim!”
“Bu çok önemli İrfan…..”
Uzadı gitti tabii bu böyle… Ben göğsümün üstünde Ağrı Dağı büyüklüğünde bir sancıyla gözlerimi ambulansın tavanına dikmiş bakıyorum mecburen. Kıpırdayacak mecalim yok. Tepemizde akşamın sessizliğini yırtan, kafa karıştırıcı ve mide bulandırıcı acı bir siren sesi… Ve el kadar ambulansın içinde bizim kızla oğlanın kendi aralarında düzenlediği mini dil şûrası… Kahrolası oturumlar, tebliğler, vs…
Sayılı dakika öyle de böyle de geçiyor neyse ki! Geldik dayandık biz de sonunda acilin kapısına. Beni sedyeyle birlikte hemen içeri aldılar, asansörle birkaç kat yukarı çıkartarak “yoğun bakım” olduğunu sandığım bir yere soktular alelacele. Bu arada kızla oğlan yanımda sedyeboyu koşuştururken hâlâ meseleyi tartışıyordu. Yoğun bakım olduğunu sandığım yerin kapısında onları sert bir ikazla durdurdular da, onlardan da, bir yere varmayacak o saçma sapan tartışmalarından da kurtuldum çok şükür!
Ama Ağrı Dağı yerinde duruyor, gittikçe de ağırlaşıyordu. Doktorlar, hemşireler telaşla etrafımda koşuşturdular, bana bir sürü birşeyler taktılar, iğneler vurdular. Haklarını yemeyeyim, hakikaten bir yoğun bakım vaziyeti vardı ortamda. Ama anlaşılan o ki benim çıktığım yolculuktan dönmeye pek niyetim yoktu. Farkediyor insan artık filmin sonunun geldiğini. Ben de fark ettim ve ümidimi kestim. Son nefesimi verdiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Sandığım kadar zor olmadı. Öldüm resmen. Ama nasıl olduysa doktorun sesini duyuyordum hâlâ:
“Ex oldu, morga kaldıralım cesedi hemşire hanım!”
Soğumaya niyetlenen bedenimi buz gibi etti bir anda bu sözler. Kabaydı, kırıcıydı, durmuş bir kalbe bile dokunuyordu harbiden. Ama hayat devam ediyordu tabii, ölen öldüğüyle kalıyordu. Nereden icap ettiyse, aklına espri yapmak geldi başımdaki kikirik hemşirenin:
“Neden kaldırıyoruz ki doktor bey, morg aşağıda değil mi?”
Doktor döndü, ters ters baktı hemşireye… Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki… Bilmediğim bir yere uzanıp bütün hayat ışıklarımı söndürdüm. Çok şükür bütün sesler de kesildi ardından. Bu saatten sonra ikinci dil şûrasını kaldıramazdım!

Yıl, 1974… Benjamín Esposito [Ricardo Darin], Arjantin’de bir hukuk görevlisidir. Birgün, genç bir kadın tecavüze uğrar ve öldürülür. Kadının kocası Ricardo Morales’te moral sıfırdır. Esposito ile Pablo Sandoval bu olayı araştırmaya başlarlar. Suçlunun kim olduğunu tespit ederler: Isidoro Gomez. Gelgelelim darbe ve çeteleşmelerle malul Arjantin’de, hukukun üstünlüğünden geriye pek bir şey kalmamıştır. Mevcut yönetim, Gomez’i kontrgerilla kontenjanında istihdam etmiştir. Bu arada, adliyede görevli Irene ile Esposito arasında adı konmamış bir aşk vardır. Irene, Esposito’dan bir sinyal beklemektedir. Lakin Esposito, amiri konumundaki Irene’ye karşı mesafeli durmaktadır. Aradan tam 25 yıl geçer. Birçok şey değişmiştir. Esposito, evlenip boşanmış ve bir roman yazmaya niyetlenmiştir. Irene’yle buluşur. Acaba katil Gomez ne âlemdedir? Sandoval’a ne olmuştur? Irene ile Esposito’nun kaderinde aşka yer kalmış mıdır? Ricardo Morales neden tekrar evlenmemiştir?..
El Secreto de sus Ojos [Gözlerdeki Sır], harikulade bir film. Başroldeki Ricardo Darin’e özel sempatim var. Dublörün Dilemması’ndaki Ferruh Ferman’ı, onu model alarak yazmıştım. Film biraz yavaş akıyor. Fakat berrak ve pırıltılı. Oyunculuklar şahane. Diyaloglar gayet artistik. Finalde hem ilginç hem güzel sürprizler var. Aşk, intikam, suç, arkadaşlık üzerine etkileyici ve öğretici bir eser.

El Secreto de sus Ojos
Yön.: Juan José Campanella
Sen.: Juan José Campanella [Eduardo Sacheri’nin romanından]
Oyn.: Ricardo Darin, Soledad Villamil
Yapım: Arjantin, İspanya [2009]