Yaşlı adam dolmuşa bindi. Günaydın, dedi. Şoför cep telefonuyla konuştuğu için cevap vermedi. Pazara giden kadın biberin kilosunu düşündüğü için cevap vermedi. Kot pantolonlu çocuk müzik dinlediği için duymadı. Genç kız vatsaplaşıyordu. Adamın biri yaşlı adamın ne söylediğini anlamadı. Kadının biri mutlaka birisi cevaplar sandı. Yaşlı adam oturdu. Dolmuş yürüdü.

*

Canıgüz’den; Thorndike “Öğrenmek hüsrandır” demiş. Neyi? Mesela vatsaplaşmayı. Biberin kilosunu. Güzel şarkılar öğreniyoruz, gerçekten süper şarkılar öğreniyoruz. Öbür şarkıları kenara koyuyoruz. Yaşlı adam oturuyor. Kadın mutlaka birisi cevaplar sanıyor.

*

Kuşlar kiremitleri kırmış, dedi kadın. Karateci olanlar mı? dedi adam. Bu adam dolmuştaki yaşlı adamın ne söylediğini anlamayan adam. Aslında kötü biri değil. Karısına şaka yapıyor. Karate bilmiyor biraz.

*

Ne istediğimizi bildiğimizde hayat ne kadar sıkıcı oluyor farkında mısınız? Ya öğretildiğinde? Evet, şunu istiyormuşum. Hı hı anladım. Kabul. Sevgilim beni sevdiğini söyler misin? Tamam da onlayn değilsin ki. Karşında oturuyorum. Harbiden mi, keps göndersene.

*

Ne diyordu: Günaydın. Hiç yakışmaz yaşlı bir adama. Gitsin evine ölsün. Yeni şeyler lazım bize. Bir dakika, kızgın kuşlar mı kırmış kiremitleri? Orasını indirememişim.

*

Şu an feci bunalımdayım. Niye? Hiç. Dedeye mi üzüldün? Kiremitler çok hüzünlü. Aynen.

Onur Ünlü’nün afili filmi Sen Aydınlatırsın Geceyi Perşembe günü (Çarşamba gece) 00:15’te Star TV’de… Sen_Aydınlatırsın_Geceyi

Türkçede şöyle de derler:
Beyaz adam sıçrayamaz.
Der geçerler ve sonrasını hiç söylemezler.
Beyaz adam sıçrayamazsa ne yapar?
Öyle hemen vazgeçer mi beyaz adam.
Sıçana, sıçırtana dek sıçrar.
Baktı olacak gibi değil,
bir çizgi daha çeker.

Basketbol sporu oynanmaya başladığı günden beri artan bir ivmeyle siyahlaşıyor.
Beyaz adamın siyah adama tanıştıkları andan beri çektirdiği fizyolojik ve sosyolojik çilelerin kaçınılamaz sonuçlarından biri olarak basketbolda beyaz adamlar azalıyor, siyah adamlar çoğalıyor.

1933’te Tiffin, Ohio’dan Herman Sayger adlı beyaz adamın aklına bir fikir geldi.
Herman yetenekli bir atlet, çok büyük bir basketbol yıldızıydı.
Kimilerine göre ilk süperstardı.
Bir maçta en çok sayıyı da(113-114) zaten o atmıştı.
Aynı zamanda büyük bir savaş kahramanıydı Herman ’Suz’ Sayger.
Her şeyden çok ileri görüşlüydü.
1933’de attı fikrini ortaya:
‘Üçlük’
Başlarda birkaç denediler ama anlayamadılar Herman’ı.
Çok sonra başladılar çözmeye.
1950’de ilk siyah adamı aldılar aralarına.
1967’de üçlük çizgisini çektiler NBA parkelerine.

Doğru anlaşılmak isterim; severim ben üçlüğü, Ray Allen kadar olmasa da,
sadece, beyaz adamın dramı, enteresan değil mi?

Elbette beyaz yıldızlar da var; Kevin Love gibi.
Ve melez yıldızlar; Tony Parker, Stephen Curry, Blake Griffin.
Beyaz veteranlar; Manu, Dirk, Hedo gibi.
Çok seviliyorlar.
NBA daha da çok seviyor onları.
Baş tacı ediyor.
Ne de olsa soyları tükenmek üzere…

NBA.
National Basketball Association.
Milli Basketbol İştirakı.

Bu sezon beyaz adamın sıkı sıkı takip ettiği bir isim var: Kyle Korver.
NBA’ın azılı üçlükçülerinden fakat 3 sayı haricinde sıradan bir oyuncu;
elinden geleni yapıyor, savunma falan, güzel çocuk.
Bi dakka dur bi; Kyle artık bir rekortmen.
Beyaz adam istatistikleri kurcalarken ne görse beğenir?
Kyle 100 küsür maçtır en az bir üçlük sokuyor.
Maç başına 10 sayı anca atıyor ama çocuk her maç mutlaka bir üçlük çakıyor.
Vay canına!
Bu beyaz bir rekortmen.
Sezon boyu saydık. Sonra bir maç sokamadı. Artık saymıyoruz.
Ama biliyoruz ki; gezegenin en iyi 100 basketbolcusundan 99’u siyahi olsa da, rekorlar kırmaya devam ediyor beyaz adam.

Yukarıda satırları yazalı birkaç ay oldu.
Bin türlü sorgulama arasında bir türlü yayınlayamadım.
Üstelik konu demlendikçe hararetleniyordu.
Siyahi yüzücülerin azlığı gibi ipuçlarının peşinde soluk soluğa kalıp vazgeçmiştim ki basketbol dünyasındaki bir başka beyaz adam imdadıma yetişti.
Şu anda ligde bir takımı en uzun süre çalıştıran ve o takımla bir kez daha zirvesinde bitirdiği ligin şampiyonluğu için finalde oynayan efsane koç Gregg Popovich daha fazla dayanamadı:
”Üçlüklerden nefret ediyorum. Bana göre basketbolla ilgisi yok ama bazen kullanmak zorunda kalıyoruz çünkü atamadığınızda sıkıntı yaşamaya başlıyorsunuz. Fazla üçlük attığımızda hile yapmış gibi hissediyorum.”

 

 

fotoğraf

uyurkulak’ın ayrılışından sonra, sanki çok bir etkim varmış gibi, epey üstüme gelindi. solcu arkadaşlar falan hep kızdılar, twitter’da, şurda-burda çaktırmadan azarladılar. ‘senin orada ne işin var’ diye, afili filintalar için. birkaç yerde daha söyledim, burada da -hazır mevzu soğumuşken- söyleyeyim. afili filintalar’ın, -özellikle gezi zamanı- biraz fazlaca önemsendiğini, tabiri cazise biraz çokça ciddiye alındığını düşündüm. burada yazmışım, yazmamışım ne olur sanki dedim hep. kanaat önderi değilim, burası da siyasi bir birliktelik değil zaten. o yüzden çok umursamadım. ayrıl dediler, ayrılmadım. inat ettiğimden değil de, ‘ne lüzumu var bu kadar büyütmenin’ dedim hep. iyi de dedim bence.

 

ama bir şekilde, buradaki (zaten sınırlı olan) yazma faaliyetim iyiden iyiye seyreldi. yazmamaya başladım. (yazdığım defteri kaybettiğim için oldu gerçi) yazmaya başladığımdan beri, “abi, orada nasıl yazılıyor, nereye başvuruluyor, kim ilgileniyor” diye soran çok oldu. ben bunu gerçekten bilmiyorum. hala bilmiyorum. bir gün ankara’da emrah’la karşılaşmıştık, yazar mısın dedi, yazarım dedim ve öyle başladı. ama yazmadıkça birilerinin yazma fırsatını elinden alıyormuşum, boşuna dükkan işgal ediyormuşum gibi hissetmeye başladım. belki bir gün -defteri de bulursam- yeniden devam etmeye başlarım “geçmişe mazi lügati” çalışmama. ama o zamana kadar aklıma başka bir fikir geldi.

 

benim bir dergim yok. bağlı bulunduğum bir dergi ya da yazı çevresi yok. gencecik adamların, gencecik kadınların bana gönderilen birbirinden güzel öykülerini yazılarını bir telefonla gönderebileceğim dergiler, bloglar yok. ama elimde de birikip ziyan olsunlar istemiyorum bir yandan. o yüzden dedim ki; bunları ben kendi adıma ayrılan sayfada, “konuk filinta” başlığı altında peyderpey paylaşayım yazarlarının namına. kibirli mi görünüyor bilmiyorum ama derdim o yazıların/öykülerin okuyucusuna ulaşmaktan başkası değil. hem sayfayı da boşuna işgal etmemiş olurum, fena mı?

 

önümüzdeki günlerde başlayacağım bunları paylaşmaya. elimdekileri bir sıraya koydum. herkesin seveceği bir şeyler bulunabileceğinden eminim.

 

yine ne çok konuştum.

selamlar.

“Gübre…” dedi farkında olmaksızın, boş gözlerle şezlong dolu mağazanın içine bakarken. Altı ay olmuştu bu şezlong mağazasını açalı ve sadece tek şezlong satabilmişti. Mağazanın ziyaretçi profili çoğunlukla bir şeyler satmak için içeri dalanlar ile yardım dilenen dilencilerden oluşuyordu. Yine aynı şeyi düşündü:

“İyi şezlonglar; rahat şezlonglar… Aslında birileri içeri girse, yaslansalar bir kere…” Belki de şezlong satılmasında bir problem yoktu. Çünkü satmıştı bir tane. Hem de en pahalısından. Bu demek oluyor ki sadece mal biraz ağır gidiyordu. Evet öyleydi. Aha işte birisi içeriye bakarak ilerliyor kapıya yaklaşıyor belki de içeriye girecek yavaşladı eveeet! Ah! Geçip gidiyor….

Telefon çalmaya başladı. Yutkunup boğazını temizledikten sonra telefonu açtı:

“Merkür Şezlong, buyurun”

“Mert beyle görüşecektim” dedi karşıdaki ses.

”Buyurun ben Mert” dedi kibarca.

“Mert bey, geçen hafta sizden bir şezlong almıştım.”

“Aa evet Hüseyin Bey!”

“Evet, ben Hüseyin, geçen hafta sizden bir şezlong almıştım”

“Hüseyin Kolaçan değil mi?”

“Evet?”

“Nasılsınız Hüseyin Bey?”

“İyiyiz sağ olun da şey- ben geçen hafta bir şezlong almıştım sizden”

“Çarşamba günü”

“Yani evet herhâlde öyleydi de-”

“Çarşamba saat on altı otuz dokuz”

“Yani evet de nasıl hatırlıyorsunuz? Faturada da öyle yazıyor hakikaten on altı otuz dokuz. Hehhe! Valla bravo… Mert Bey ben size bir şey söylemek için aradım”

“Buyurun Hüseyin Bey”

“Şimdi efendim, bu şezlongu benim hanıma hediye olarak almıştım hatırlıyorsunuzdur. Hiç açmadık paketinde öylece duruyor, kaç gündür şehir dışındaydık arayamadık da sizi. Bizim hanım şimdi beğenmedi de biz bunu geri vermek istiyoruz. Hiç dokunmadık paketinde öylece duruyor”

“Tamam, buyurun gelin değiştirelim”

“Yani şey Mert Bey biz bunu değiştirmek değil de geri vermek istiyoruz yani şezlong almaktan vazgeçtik mümkün mü acaba yani yerine de başka bir şey almak da istemiyoruz. Belki sonra.”

“…”

“Alo?”

“Tamam, geri getirin alalım”

“Peki, çok sağ olun. Kaça kadar açıksınız?”

“Yirmi dört saat açığız efendim buyurun gelin”

“Haha! Şaka değil mi? Tamam ben birazdan getiririm şezlongu”

“Tamam, biz buradayız, iyi günler”

Çkrt!

Mert bey telefonu yerine koyduktan sonra kaşları yukarı kalkmış bir vaziyette yere doğru baktı uzun süre. Yüzünü ovuşturdu. Kalktı ve dükkânın içinde dolaşmaya başladı. Son zamanlarda sürekli kalkıp yürüyordu birbirinden güzel, bu uzun sandalyelerin arasında. Ne kadar da rahattılar! O kadar rahattılar ki geçen bir tanesinin üzerinde uyuyakalmıştı.

Derken birden dükkânın içine caddenin gürültüsü doldu. Arkasına döndüğünde uzun zamandır beklediği bir şeyi; dükkândan içeriye dilenciler dışında birinin girdiğini gördü. Umarım bu düzgün giyimli beyefendi de kendine bir şeyler satmaya çalışmayacaktı.

“Buyurun!” dedi müşteri olması muhtemel şahsa doğru hızla yürüyerek gülümseyen bir ifadeyle.

“Hoş geldiniz!” diyerek elini uzattı. Müşteri olması muhtemel kişi; beklemediği bu ilgi karşısında şaşırmıştı. Mert bey adama tam dokunduğu sırada bir durgun elektrik boşalması oldu ikisinin arasında! Çat! İkisi de elini çektiler birden.

“Ahaha! Elektrik çarptı” dedi Mert Bey. Neden sonra adamın geri çekilmiş elini yakalayıp sıktı.

“Galiba elini biraz fazla sıktım.” diye düşündü. Ne birazı. Adam elini kurtardıktan sonra ovuşturarak,

“Şezlong bakmıştım.” dedi şezlonglara bakarak kararsız bir ses tonuyla.

“Tabi buyurun. Nasıl bir şezlongdu aradığınız?”

“İşte böyle…” dedi müşteri hepsi birbirine benzeyen şezlonglarla dolu olan dükkândaki şezlonglardan birini göstererek; “Bunun fiyatı nedir?” Mert bey fiyat için öyle çok da yüksek olmayan bir rakam söyledi. Müşteri fiyatı duyunca kaşlarını yukarı kaldırdı başını öne arkaya onaylar biçimde salladı yavaşça. İşaret parmağını başka bir şezlonga yöneltti kendinden çok da emin olmayan hareketlerle,

“Şu,” dedi, “Ne kadar?” Mert bey önceki şezlongdan pek farklı gözükmeyen bu şezlonga acayip bir fiyat söyledi. Müşterinin gözleri belirdi.   Kafasını öne arkaya onaylar biçimde salladı.

“Yalnız,” dedi Mert Bey, “Bu şezlong en çok satılan modelimiz. Daha geçen hafta bir tane sattım bundan”

Dükkânın içine göz gezdiren müşterinin suratını yakalamaya çalışarak kafasını bir o yana bir bu yana oynatan Mert Bey, bir yandan göğüs hizasına kaldırdığı ellerini ovuşturarak mütemadiyen sırıtıyordu. Birden müşterinin gözü parladı ve bir ayağını diğerinin önüne atarak, hafif yanlara doğru sallanarak ilerlemeye başladı. Bu adamın yürüyüş şekliydi. Yürüdü yürüdü dükkânın öteki ucundaki bir şezlongun önünde durdu.

“Peki, bu ne kadar?”

Mert Bey hızlı ve sevimli olmaya çabalayan hareketlerle fiyat etiketi üzerinde olan şezlongun üzerine eğilip, yazan rakamı söyledi. Fiyatı makul bulduğu fikrine kapıldı adamın yüzündeki tebessümün şeklinden.

“Oturabilir miyim?” dedi müşteri Mert beyin gözünün içine bakarak.

“Tabi buyurun yaslanın, oturun, rahat edin!” dedi Mert Bey sırıtarak, “Çok rahattır. Geçen gün bunun üzerinde uyuyakalmıştım”

Müşteri şezlonga oturdu arkasına yaslanıp ayaklarını uzattı, sağına soluna bakındı elini şezlongun altında bir yerlerde gezdirdi. Neden sonra Mert Bey pozisyon ayarlama kolunu işaret etti:

“Şuradan.” Müşteri kolu çekip tam yatar pozisyona getirdi. Adam kafasını olumlu anlamda sallayarak gülümsüyordu. Mert bey de gülümsedi. Adam da Mert beye bakarak aynı biçimde gülümsemeye devam etti. Mert bey yüzündeki hafif tedirgin sırıtışı şiddetlendirdi. Müşteri kafasını öne arkaya sallayış şiddetini arttırdı suratındaki gülümsemeyle. Birden kafasını geriye attı sonra hızla ileriye atıp tek hamlede şezlongdan kalktı:

“Kredi kartı kabul ediyor musunuz?” Bunun üzerine Mert Bey gözleri korkuyla dolu sordu:

“Şey, POS cihazıyla ilgili bir sorun yaşıyoruz da, siz nakit ödeyemiyor musunuz?” İşin aslı Mert Bey ben anlatmaya başlamadan kısa süre önce POS cihazını öfkeyle yere fırlatmıştı. Müşterinin gözlerinin içindeki kararsızlık kaynar su gibi döküldü Mert Bey`in başından aşağıya.

“Bir dakika beklerseniz ben para çekip geliyorum!” dedi müşteri işaret parmağını havaya kaldırarak.

“Tabi tabi!..” dedi Mert Bey nefesini dışarı salıp uzun bir süredir nefes alıp vermediğini fark ederek.

Sallanarak çıkışa ilerleyen müşteri dışarı çıkıp gözden kaybolduktan sonra Mert Bey masasına geçip kendini külçe gibi bıraktı sandalyesine.

“Şu hale bak…” dedi kendi kendine. Böyle olmamalıydı. Amcasının oğlu Şükrü aklına geldi tekrar. Sürekli aklına geliyordu içinde bulunduğu durum nedeniyle. Geçen sene kurduğu işte hatırı sayılır bir başarı elde etmişti Şükrü. Kendisine de işi kurarken ortaklık teklif etmişti. Ama onu nazikçe reddetmişti asla başarılı olamayacağını düşünüp onun için üzülerek. Nezaketindeki acımaya gülümsedi hastalıklı bir biçimde. O gübre işinde değil şezlong işinde gelecek görüyordu. Ona göre her insanın inek dışkısına değil ayağını rahatça uzatıp uzanabileceği bir şezlonga ihtiyacı vardı. Belki de doğru bir fikirdi ama önemli olan bu fikri pazarlayabilmesini bilmekti. Amcasının oğlu bu işi biliyor olmalıydı. İşi büyütmüş; Kürekçi Gübrelerini yurtdışına ihraç etmeye başlamıştı.

“Gübre” dedi yine. Bunu sesli söylediğinin farkında bile değildi. Burada oturmuş bir şezlong sattığım için seviniyorum diye düşündü. Olsun bu işte gelecek vardı aslında. İşler açılmaya başlamıştı. Az önce bir şezlong sattım diye düşündü. Bu iyiye işaretti. Dört bir tarafı şezlong dolu olan çevresine bakındı. Burayı açmak için biriktirdiği paranın bir misli kadar da borca girmişti. Ne olurdu bu dükkân ağzına kadar gübre dolu olsaydı! Yok yok, hayır, şezlong işi iyiydi. İşler de açılmıştı…

– Kahramanları Vedat ve Füsun olan bir roman arıyorum.
– Hım. Vedat ve Füsun. Füsun ve Vedat. Hımmm… Roman kahramanlarının dizildiği rafa bakayım… Yoklar. Romanın adı ne acaba?
– Bilmiyorum
– Peki yazarını?
– Onu da bilmiyorum.
– Peki, kahramanları nasıl biliyorsunuz?
– Şöyle ki rahmetli anneannem bu romanı okuyunca çok etkilenmiş ve annem doğunca ona Füsun adını vermiş. Gel zaman git zaman hiç kimsenin merak etmediği mesele unutulmaya yüz tutmuş. Şimdi ailenin kalan fertlerinin bilebildiği tek şey roman kahramanlarının Vedat ve Füsun olduğu. 
– İlginç. Bakın ne diyeceğim, Roman Kahramanları diye bir edebiyat dergisi var. Onlara bir sorun isterseniz. Ve sonucu bana da bildirirseniz çok sevinirim.

 

bluewarm1a

CİNSEL TABULARI YIKMAK MEDENİYETİN EMRİ,
ŞU SINIFSAL TABULAR OLMASAYDI

Geçen yıl Cannes Film Festivali’nde (2013) büyük ödülü alan “Mavi En Sıcak Renktir” bir grafik roman uyarlaması. “Mavi Melek” (Julie Maroh, 2010) adlı gri-mavi bir Fransız grafik romanından uyarlanan filmin yönetmeni, Abdellatif Kechiche… Orijinal adı “La vie d’Adèle – Chapitres 1 et 2” olan filmde, birbirine tutulan iki genç kadın arasındaki aşkın sınıfsal kodlar arasına sıkışarak ezilip parçalanışını izliyoruz. Birbirinden etkilenen iki yabancının çarpıcı bir bakışma sahnesiyle vurgulanan eşitliğine tanık oluruz öncelikle. Her şey böyle başlıyor. Bir bakışmayla… Bir tür ilk görüşte aşk ile…

Daha sonra bir barda tekrar rastlaşıp konuşuyorlar. Önce arkadaş, sonra sevgili oluyorlar. Ve birlikte yaşamaya başlıyorlar. Yani artık tanışıyorlar. Bu belki de bir ilişkinin başına gelebilecek en büyük fenalık. Tanışmak. Geçmişlerini öğreniyorlar, birbirlerinin aileleriyle aynı sofraya oturuyorlar. Gelenekler, adı konmamış kurallar, şeffaf yasalar, kültürel kodlar, sınıfsal değerler sinsice ilişkilerine sızmaya başlıyor. Ve toplumsal normların çarklarına ellerini, kollarını, kalplerini kaptırıyorlar.

Artık ilk baştaki eşitlikçi bakışmadan eser yoktur. Bir tarafın üstten bakışı vardır onun yerine. İki genç kadının aşkı, bir tarafın eril iktidarın karanlık sularına girmesiyle tanınmayacak hale gelmiştir. “Mavi En Sıcak Renktir”i izlerken bir kez daha görürüz ki, Ingeborg Bachmann’ın ünlü sözünde olduğu gibi, “faşizm iki kişi arasında başlar”.

İlişkinin bir erkekle bir kadın yerine, iki kadın arasında olmasının alternatif bir öykü anlatma gayretinin ötesinde bir manası var. Fransa gibi gelişmiş bir ülkede yaşayan insanların cinsel tabuları nasıl da kolaylıkla yıkıp sevgili olabildiklerini görürüz önce. Bu imrenilecek bir medeniyet şovudur gerçekten de. Ancak sonra aynı çiftin sınıfsal tabular yüzünden nasıl darmadağın olabileceğine tanık oluruz. Cinsel tabuları yıkanlar, sınıfsal tabuların altında kalırlar.

Bu noktada Huxley’in ünlü distopyası “Cesur Yeni Dünya” hatırlanabilir. Gelecekte geçen bu kara romanda bireyin kendisi yok edilse de süren macerası anlatılır. Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilir insanlar ve bu merkezin kapısında “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” yazar. Anlatılan dünyada da cinsel tabular yıkılmıştır. Cinsellik tamamen serbesttir. “Sex, drugs and rock’n roll” devlet politikası haline gelmiştir. Öyle ki kadınların döllenmesi yasak ve ayıp olduğu için, ‘annelik’ ve ‘babalık’ pornografik birer kavram olarak görülür. Ancak bu abartılı kehanette de sınıfsal tabular yerli yerindedir. Kast sistemi bellidir: Alpha, beta, gamma ve epsilonlar… “Mavi En Sıcak Renktir” bu yönüyle “Cesur Yeni Dünya” ile dirsek temasındadır.

Film boyunca karşımızda bir çift yerine iki taraf vardır. Yönetmen tarafları incelikle ayırır. Bir taraf istiridye diğer taraf spagetti yediği, bir taraf kendi normlarını toplumun normlarının önüne koymayı Sartre’dan diğer taraf Bob Marley’den öğrendiği, bir taraf sanattan “anlarken” diğer taraf yaşamakla meşgul olduğu için bir taraf elit olmanın muğlak sınırlarına dahil olarak diğer tarafa yavaş yavaş tepeden bakmaya başlar. Filmin başındaki bakışma, romantik bir eşitlik nostaljisine dönüşmüştür artık. Ve bir taraf eril bakışın kof kibrine öyle bir teslim olur ki, sonunda kendini diğerinin nü resmini yaparken bulur. Bu da ilişkinin, aşkın ve insan olmanın saf mutluluğunun kökünü kurutur.

“Sanatçı” olmanın özgüveniyle tepeden bakma ehliyetini cebine koyan kadına öğretilen bilgilere göre mavi soğuk renkler arasındadır. Zevkler ve renkler tartışılmaz diyen net ve akademik bir tavırdır bu. Ama film bu konuyu tartışmaya açmaktan yanadır. Renk skalasına göre mavi soğuk renkler arasında yer alsa da, kategorizasyonları bir yana bırakmayı becerebilirsek, belki de mavi en sıcak renktir.

Çalıştığı malikâneden dışarı hiç adım atmamış bahçıvan Chance fıtratında zerre kötülük olmayan evliya gibi bir adamdır. Dış dünyayla tek bağlantısı odasındaki küçük televizyonudur. Lakin gün gelip de malikâne sahibi bu dünyaya gözlerini kapayınca Chance kendini sokakta bulur. Peki, kahramanımızı yazgının türlü tuhaf cilveleriyle dolu dış dünyada neler beklemektedir? Feleğin ateşten çemberinden geçerken paltosunun ucu alev alacak mıdır? Adamım Peter Sellers’ın oyunculuğun zirvelerinde gezindiği Jerzy Kosinski’nin aynı adlı romanından dokunaklı bir uyarlama…

orada

0000.tif.ac-9

“Büyüyünce astronot olacağım” dedi küçük Delilah.

“Büyük şehrin kenarındaki kasabanın dışındaki bu küçük köyde yaşayacaksın” dedi annesi. “Burada kalacaksın ve tarlamızda çalışacaksın. Astronot filan olmayacaksın.”

Gerçekten de Delilah köyde kaldı ve tarlada çalışarak yaşlandı.

Ölüm döşeğinde etrafına dizilmiş köylülere dönüp sordu:

“Astronot muydum ben?”

“Evet” dediler. “Harika bir astronottun.”

“Sahi mi?”

“Şşş” dedi köylüler. “Daha fazla yorma kendini.”

 

“Seriously… I’m Kidding” / Grand Central Publishing / Eylül 2012

Çev: bCy

 

Hamza diyeceğim bu defa sana.
Hamza iri yarıdır. Hamza kollar.
Hamza herkesten çok sever.
Hamza rakı içer ve asla ağlamaz.
Hamza 2000’lerde çok yaşamaz.
Hamza’yı yaşatmazlar.
Hamza’ya…

 

ben aşktan hiç anlamıyorum Hamza, temelim kötü
bak kardeş seninle oynamak istemiyor, benimle de
oy kullananın yaşamı hepimizi ilgilendiriyor
aslında kullanmayanın da, buradan çak şimdi davayı
hayat adil olsaydı Hamza, zayıf adamların adı da
Hamza olurdu yani, biraz da oradan anla.

şimdi bu dev avizeleri ve asansör katlarını sev Hamza
tırmalanan rüya için, kaaaşşşınıyordu amaaa derler, yalan
herkesin canı sıkılır, insan vuralım istersen denmez Hamza
bunun savaşla bir ilgisi yok, otoriteyi de salla
ama kusurları var, Türkiye özet pdf indir:
sevemiyorlar!

ben kalbini açmak diye bir şeyden anlamam Hamza
bak ağlayan iri adamlara ihtiyaç var dizi sektöründe
ben senin elini tutarım, ben senin elini tutarım!
biri kavrayınca, öteki bıraksa da olur, ne tuhaf iş
barış biraz böyle bir şey, tek taraflı da karşılıklı.

ben hiç kinci değilim Hamza, sadece aklımdan atamam
bütün kulların, yaşattığını göreceğini bilmesem
bir kötülük ederdim ve af dilemeden vururdum bam!
belki karmamla anlaşma yapardık, bu defa senden olsun
rica ederdim bir bahçeyi tahrip edeni bağışlamasın kimse
Hamzaaaaaaaaaa diye bağırırdım pencereden, sepete ekmek koy
alt komşum ipi keserdi aniden, üç kez öperdin Hamza
alnından yaralıydın, omzunda oğlunu taşımışsın,
oranı öperdim
vakt-i zamanındaki yenilgin nihayet korku salardı
kalbin tekin değildi, geriye kalan diğerleri gibi.

ben hiç modern değilim Hamza, ilkellikte çığır açtım
tedbiri elden bıraktığımda çiçek açıyorum Allah’ım
Hamza geldiysen bir kez vur hemen uyanırım
pişuuuuuuuuuv lirik! ama ben duygusal değilim
insanın kahrını melekler çekiyor, harıl harıl
tövbe edip umutla bağlıyorum kendime
demek güvenilir de sayılmam, heeeepimiiiiiz kardeşiz
yalanını söyleyince, inansaydım keşke,
unuturuz, ezberci eğitime karşıyım ben de.

ben hiç dakik değilim Hamza, on sigara içerim beklerken
yani hayat burada daha çok biz- sizi -sonra -ararız
canını sıkmak istemem ama elimden bir şey gelmiyor
misafir odası kimse yokken soğuk olur bunu tut aklında
Hamza gelirsen ıslık çal, nasılsa dönüş serbest bu yolda
şeytanları topla başına, yoksa dünyada işin zor Hamza
bunlar reenkarnasyon varsa diye anlattıklarımdır sana
yaşamın tarifini alacaksın kişisel gelişim kitaplarından ama
tutturamayacaksın, bunu da unutma.

fark ettin mi bilmem ama
Hamza demeyi bıraktığımda
ahenk kalmıyor şiirde.
eh be Hamza
az bağırsaydın ya:

imdaaaaaaaaaaat, polis!
 

[ “Her ne kadar mümin ve mümine var ise, hepsinin ruhuna hediye ettim”
diyen anneleredir bu şiir,  faşizmi öğrettiği için.
Kelime anlamını konseptten çıkarma diye bir şey var.
Hımmm, ölen kadın ve erkeklere mümin mümine deniyordu, değil mi?
Şimdi olsa sorardım, pardon da ya ötekiler anne?
Bam!]