Afili dostumuzu can-ı gönülden tebrik ediyoruz.
KAPAK1 KAPAK2

Allah özel kat ayırmış cehennemde
 “senden başka kimse yok” diyenlere.
senin şimdi aklına gelmez dur ben anlatayım
 anlaşılmıyor uzaktan bakınca sanırım yeterince
 neonlarla yanmalı “Ömrüm hep tevekkül”
 sonra alırken hiç tanımadığım birinden ödül
 -evet hiç hoşlanmam burada kafiye var
 derhal müdahale-
 dedim anarşistlere adayacağım
 bütün başarısızlıklarımı…

aktüel mazimiz kalbimde bir şenliktir, yara bilmem
düğünde havaya ateş edenler çok anarşist
ben sabaha kadar kahve içtim seni hayal ettim
kıskançlıktan sevgiliyi çok eşli düşünenler çok anarşist
Kandildi, dua ettim, abdest almadım, kalbim temiz
uhrevî âlemde skandallara sebep oldum, âmin
kontörüm bitti’yi özledim, çok SIKILDIM yazan solcu
inanmazsın sen de ama nerede çok anarşist?

karyola gıcırdadı, gelirken bağırmak istedim
düşüyooooooooor
kalbim… geriye kalan bir şey değildir, tedbirsiz sevdim
soğan doğrarken değil ama kek yaparken ağlayan
kamyon arkasında beş saat yolculuk sonrası denize varan
doğum günü pastasına bir adet kalın mum diken
tahmin edemezsin sen de ama elbette çok anarşist.

google’a sırt çeviriyor kalın ansiklopediler çok anarşist
dizlerimi büküp yıkandığım leğenler geri dönüşmedi
çok anarşist çünkü hiç para kazanmadı yazarlar
elbette kazanıp kapitalizme incir ağacı dikenler
daha çok anarşist, bunu şiirle yapanı yemin ederim öperim
yol değilim ki bana yürüyesin, konaklayasın odam yok
icabında bütün palavralara inandım, hıııhımmm demek inan ki
çok anarşist.

koparılmamış takvim yaprakları çok anarşist
iffetini koruyup iradesine savaş açan kadınlar
çooook anarşist!
inanamıyorum çocukluk travması yok çok anarşist
hayat berbat demeyen alkolik çok anarşist
sanata sürrealizmden başlamayan çok anarşist
anlaşılmak istiyorum demeyen daha çok anarşist
çok anarşist, Mevlana ticarete kapı açtı

kalbim sana karşı geldi, haddinden fazla sevdi
çok anarşist.
aniden bastırdı yağmur, beklenmedik kaza gerçekleşti
trafik canavarı değil ama, ayağıma çarpan pazar arabası
çok anarşist.
öyle uzun ömürler dilemedim bize grip olduğumda bile
küçük çiçekler çizdim elime, açınca “Aha deli” dediler
elbette bizim gibi cool insanlar için renkli her şey sevgilim
çok anarşist.

kalbimi açtım, bütün peygamberlere selam çaktım, yalnızım
romantizmden anlıyorum ama konuşamıyorum,
sen bir şeyden hoşlanmadın, ben ondan nefret ettim
kendim diye bir şey varsa, bilmem ki nerede unuttum
çok yazar mı bilmem, buradan kalbine uzanan yolu
yedi kez boş gidip geldim, ben galiba dünyaya
evet akşamdan kaldım.

annem ilkokulu terk etti
çok anarşist.

Sosyal deşici Bahadır Baruter façamızı bozmak istiyor.

İşte uzun bir sevgi, asıl anlatan seni;
Bir yara izinden saklanarak
Resme döndüğün günler.

Tül boyadığın, incelediğin avuçlarını,
Bence silinmemiş de, yazgına sürdüğün şey.
Bakışlarını hep bir kırmızılığın ucunda,
Üzüncü andıran bir yol, bir bahçenin gölgesi,
Yüzün geri döndüğünde
Göğü dalgalandıran o esinti,
Kumaşlar arasında, yalnızlığa sarkarak
Uykunu kurtaracak bir düşü beklediğin.

Aynı gözlerden var şimdi ikimizde de.
İnsanı resme başlatan yalnızlığın bir sonrası.
Kadife bir kapı açan anımsayıp her yaraya,
O soylu alıntıya tüm yüzünü uyduran.
İşte uzun bir yalan, üzünce atan seni,
İşte en küçük bir sonsuz,
Seni haklı çıkaracak.

kuş lokumu

 

Her veda bir başlangıç, en azından son harfine göre.

Zımpara kâğıdı, kemâlin ilk şartının ıstırap olduğunu daha çok savunur. Değil mi ki çile çektirenler çilecilerden daha çok beyanat verir.

Yavru pencerenin ismi Was ist das? denildiği için konmuşsa, bu Almanların onca filozofluğunun açıklamasıdır.

Bir koyunu yardan atlarken görmeyen koyunluğu bilebilir mi?

İki komşu kesekâğıdının ya da iki baltanın hikâyesi yoktur, bir kesekâğıdının yanındaki baltanın hikâyesi vardır.

Basküle çıkınca ağlama, gözyaşı dökmek seni hafifletmez.

Eski çocuklar kimya, geometri ve fizikle bir parkta harman olurdu. İlk sekiz yılını paslı demir kaydıraklarda geçirenler üçgenin iç açılarının mazide ve sürtünme kuvvetinin kalçada bıraktığı izleri unutamaz.

Boş külahın içi perspektifi ve çekirdeksizliği tarif eder.

Eşek anırdığında kulaklarını tıkadın, sana definenin yerini söylemeye çalışıyordu.

Ağaçlar yeşilken başka renkte meyve vermelerini sözümona ilginç olma çabalarına yoruyorum. Özüne sırt çeviren ağaçlara, şımarık meyvelere itibar etmeyiniz.

“Kızartma sevmem, mutfakta münazaraya girmekten kaçınırım” dedi yassı burunlu adam. “Senin problemin yüzüne yediğin tavayla, bunu halledebiliriz” dedi doktor.

Köpekler HAV, kediler MİYAV diyor diye hepimizi kandırdılar. Yüzlerce kedi-köpek gördüm, hiçbiri kendini bu kadar net ifade etmedi.

Ey motor ahalisi, bujinin öfkesinden başka öfkeye ihtiyacı yok bu arabanın. Ayrıca biliyorsunuz ki bütün gereksiz celaller sanayide sönüyor.

“Ben Dali’nin virgülüyüm” dedi golf sopası.

Yalnızlığın tüccarı kusursuzlar mahallesine yatırım yapar.

 

http://www.afilifilintalar.com/kus-lokumu-99

 

“Ömür iki büyük şaşkınlık arasındadır” dedi Aleksi Pavloviç. “İlkinde ağlar, ikincisinde ağlatırsın.”

 

último

Kıymeti bilinmemiş, 2007 Versus basımı ‘Ölü Avrupa’dan bir pasaj. Çok güzel romandır; ben çevirdim, oradan biliyorum.

*****

—İbrahim, Musa’dan önceydi. Nuh’tan sonra. Isaac, senin adın, Tanrı’nın İbrahim’den kurban etmesini istediği oğlunun adı. İbrahim, Tanrı’nın emrini yerine getirmeye hazırdı. Öbür oğlu da İsmail’di; odalığı Hacer’den yaptığı babasız oğlan. Araplar, İsmail’in soyundan geldiklerini iddia eder.

—Aman ne mükemmel. Kölelik ve kan davaları. Ve senin dinin bu, öyle mi? İstemem, kalsın.

—Tarih bu güzelim; siyaset bu. Kan ve kulluk.

—Yani diyorsun ki Tanrı’ya inanacaksan köktenciliğe de inanmalısın, öyle mi? Nuh ve tufana, Sodom ve Gomore’ye mi inanıyorsun? Diriliş’e mi? Muhammed’in Tanrı kelâmını aldığına mı? Bu mudur dediğin?

—Aynen.

—Ve Âdem’le Havva’ya?

—Evet. Âdem ve Havva ve Habil ve Kâbil’e. Ve Lilith’e.

—Kime?

—Âdem’in ilk karısı.

—Ne? İncil’de yok bu.

—Apokrifa. Lilith’i severim. Tanrı’ya orta parmak çekmiş.

—Kim yahu Lilith?

—Önce Söz vardı. Ve Söz, Bilgelik’ti. Sonra Tanrı vardı. Yehova. Ve O, yeri ve göğü ve yerde yaşayan ve yürüyen ve duran her şeyi yarattı. Kendi suretinden Âdem’i yaratıp Cennet’e koydu. Sonra, Âdem’in yaşı geldi, eş istedi. Böylece Tanrı, tüm dişi hayvanları Âdem’in önünde sıraya dizdi ve Âdem hepsiyle yattı ama hiçbiri onu tatmin edemedi.

—Kıçından uyduruyorsun.

—Uydurmuyorum. Her neyse, bu, hikâyesinin bir versiyonu. Devam edeyim mi?

—Et.

—O zaman Tanrı, Âdem’i yarattığı gibi, topraktan Lilith’i yarattı ve onu Bilgelik’in suretinde yarattı. Sophia. Bu kelimeyi biliyor olmalısın. Yunanca.

—Dur bakalım. Sophia da bir başka tanrı mı yani?

—Evet.

—Ama Tanrı tek değil mi?

—Musa, Yahudilere, sadece tek bir tanrıya tapabileceklerini söyledi. Ama ondan önce bir sürü tanrıları vardı.

—Yani Âdem’le Lilith birleşti.

—Evet. Ve Çocukları oldu; onlar, bugün Dünya’da dolanan iblisler işte. Ama Âdem, Lilith’i kesmedi ve Lilith, Âdem’i terk etti. Onunla eşit olmak istedi. Kızıl Deniz’e kaçtı ve orada daha fazla iblis doğurdu.

—Haydi be. Ne oldu peki ona?

—Hâlâ Dünya’da. Kovuluş’tan çok önce Cennet’i terk etti ve Yasak Ağaç’ın Meyvesinden yemediği için ölümsüz. Zamanın sonuna dek yaşayacak ve Tanrı, sünnetsiz çocukların kanını yemesine izin veriyor. İşte bizim ilk annemiz bu. Kan; ondan kaçamazsın. Tüm dinler bilir bunu.

—Ama bunlar peri masalları.

—Veya gerçek. İnanca bağlı.

—Ama bunların kendi yer ve zamanlarında kaldığını kabul edersin herhalde. Tanrı’ya veya İsa’ya tüm bu binlerce yıl öncesinden gelme boş inançları kabullenmeden inanabilirsin.

—Sözcüklerin anlamlarını tartışabilir ve kabullenmeyebilirsin ama hayır, iman dediğin şey sanki bir inançlar dükkânıymış gibi durup işine gelen ahlâki ölçütü seçemezsin. Ben köktendincilerden yanayım. Seçimini yaparsın. Seçimini yaparsın. Ya inanansın, ya değilsin. Tanrı, anlamını ve karakterini Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da açık açık belirtiyor. O, sevgi Tanrısı değil; adalet Tanrısı.

—Yani benim için Tanrı’ya inanmak demek, seni sevmemin, seninle sevişmemin günah olduğuna ve sonsuza dek Cehennem’de yanmaya mahkûm olduğuma inanmam demek, öyle mi?

—Evet. Tanrı’dan bağışlanmayı dileyebilirsin ama benle kalıyorsan lanetlendin demektir.

—Peki, sen bu Tanrı’ya inanıyor musun?

—Bilmiyorum. Ama sana şunu söyleyeyim, aşkım, eğer Tanrı tekse ben seni seçiyorum. Seni, Tanrı’ya yeğ tutuyorum. Seçimim bu ve bununla yaşayacağım. Ben aşkı bilen Lilith’i ve iblisleri ve Lucifer’i seçiyorum. Sana yemin ederim Isaac, eğer Tanrı, İncil’deki adil dallamaysa, Cehennem’i O’na yeğ tutuyorum. Siktirsin. Ben, senle olmayı seçiyorum. Cehennem’i seçiyorum.

Vakitsiz uyumuş kedi: Gece boyu
bitmez bir enerjiyle koşturdu eşyadan
eşyaya. Kâh peşinde bir çakmağın, çalıntı
bir paranın ensesinde kâh. Pusu kurdu,
ağ attı, olta sarkıttı bilmediğimiz alemlere,
bir büyük ciddiyetle. Benimse bölük pörçük uykum,
dilimde çoban ıslıklarıyla gezdim bizim köyleri,
sabaha kadar. Ne zaman bir güzel görsem, sarı,
ince ayak bilekleri, tam yanına varacakken
bir kedi fırlayarak bölüyordu düşümü. Artık
bul bulabilirsen aynı kızı, varabilirsen var
yanına, düşle gerçeğin mundar olmuş tarlasında,
bilinci yenebilirsen yen. Burnumda tütüyordu
köylerimin kokusu, geceyse soğuktu, kediyle
ikimize dar gelecek kadar. Kalktım
tuttum ensesinden, bekledim. Oysa miyavlamadan,
öyle baktı yüzüme. Anladım ki yaşlıydım:
İçimde kedi gibi kıvrılıyordu gece.

1977
“Umut yok,
yalnızca sürgit mücadele var:
Bu bizim umudumuz.
Deliliğin dili, işte bu
cümleyle başlar.”

‘David Cooper’

Ahmet Mithat Efendi’nin üstünde çokça durulmuş eseri Felâtun Bey ile Rakım Efendi’nin bir karşılaştırma metni olduğunu, eser hakkında yazan hemen herkes söylemiştir. Eleştirmen ve edebiyat tarihçilerinin ittifak ettikleri husus, eserde Felâtun Bey ve Rakım Efendi üzerinden yapılan karşılaştırmanın “yanlış” ve “doğru”  Batılılaşma olduğudur. Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey marifetiyle “alafranga züppe” eleştirisi yaptığı da yaygın bir kanaattir. Oysa Felâtun Bey’i gülünç duruma düşüren züppeliği olsa dahi, onu asıl yıkıma sürükleyen şey olarak bu küçük gülünçlükler resmedilmez. Peki bu karşılaştırmanın ekseni nedir?

Jale Parla meseleyi “mutlak metin” üzerinden ele alır ve Rakım Efendi’nin doğru yoldan sapmamasını sağlayan eğitimin “öncelikle İslâmi ilim ve sanatlar olduğunu, ancak bunlardan sonra kimya, fizik, anatomi gibi müsbet ilimlere de yer verilebileceğini” söyler. “Rakım Efendi’nin eğitiminin de, dünya görüşünün de temelini İslâmi ilimlerin oluştur[duğunu]” söyleyen Parla, bunların “müsbet ilimlerin sınırlarını belirlediğini” iddia eder. Oysa Parla’nın da alıntıladığı bölüme baktığımızda, Ahmet Mithat Efendi’nin saydığı ilimler pek de “İslami” görünmemektedir:

“Kendi hâhişi ve dadısının sevk ve teşviki sâyesinde Arabîden sarf ve nahiv filândan maada Risale-i Erbaa’yı şerhleriyle beraber lâyıkıyla gördü. Hele mantık cihetini tasdikat-ı hitâmına kadar pek kuvvetli tahsil eyledi. İlm-i hadis ve tefsirde oldukça behre kazandı. Fıkhı dahi gözden geçirdi. Farisîden Gülistan ve Baharistan ve Bostan ve Pend-i Attar ve Hafız ve Sâib’i tekmil etmekten kat’ı nazar en müntehip parçalarını ezber dahi eyledi. Fransızcaya gelince: Bir kere lisanda rüsuh peyda eyledi. Ba’de Galata’daki dostundan hikmet-i tabiye, kimya, teşrih-i menâfi-ül-âzayı oldukça tahsil edip Beyoğlu’ndaki Ermeni dostunun kütüphanesinde dahi coğrafya tarih, hukuk ve muahedât-ı düveliyeye dair lüzum derecesinin fevkinde dahi mâlumat topladı. Hele okuduğu Fransız romanlarının ve tiyatro namelerinin eş’ar ve edebiyatının âdeta nihayeti yok gibiydi.”

Sayılan dersler arasında sadece hadis, tefsir ve fıkıh için İslami ilim denilebilir. Geri kalanlar ise dilbilgisi ve şiirden ibarettir. Yanı sıra, Fransızcadan okuduğu ilimler hem adet olarak daha fazla hem de daha kapsamlıdır. Parla daha da ileri giderek bu metinde “Batıcı bir eğitimin ancak ve ancak böyle mutlak bir metnin ya da mutlak İslâmi ilimler gölgesinde ve denetiminde edinildiğinde zararsız kalabileceği[nin]” söylendiğini iddia eder. Oysa bu söylem metinde açıkça görülmez. İslami ilimlere yapılan bu vurgu Jale Parla’nın aşırı-yorumudur. Yoksa medrese müfredatını bilen hiç kimse, Rakım Efendi’nin tahsil ettiği tefsir, hadis ve fıkıh sayesinde İslami ilimlerde yetkin bir âlim olduğunu söylemezdi. Zaten Rakım Efendi’nin yaşantısına —Parla’nın konu edindiği epistemolojik açıdan—   bakıldığında da İslam’ın belirleyiciliği görünmez. Ahmet Mithat Efendi —dönem yazarlarının ittifakla taassup sahibi oldukları— kadın erkek ilişkilerinde dahi, Rakım Efendi’yi sıkboğaz etmez: Metresinin “şeriat ahkâmı”ndaki yeri tartışılmadan sessizlikle geçiştirilirken, ona harcadığı paranın makûliyeti övülür.

Meselenin “hesaba” ilişkin olduğunu, “Râkım Efendi hesaplı adamdır” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar çözmüştür: “Bu hesap para üzerine kurulur. Küçük bütçe ve aile çevresi içinde saadet, alâyişsiz, oturaklı yaşayış, memnun, müreffeh ve hiçbir huzursuzluğa yer vermeyen bir hayat!” Romandaki “hesap” meselesi Berna Moran’ın da dikkatini çeker: “Dikkat edilirse, roman boyunca Ahmet Mithat’ın para konusu üzerinde titizlikle durduğu ve bilgi verdiği görülür.” Gerçekten de Ahmet Mithat Efendi, tam da Moran’ın dediği gibi “bir şirketin bilançosunu saptarcasına kahramanlarının kazancım ve masraflarını açıkl[ar]”. Bununla birlikte Berna Moran, yazarın “Felâtun’un yetiştiği çevreden ve aldığı terbiyeden başlayarak alafrangalık merakı ile alay e[ttiğini], Felâtun’u zaman zaman gülünç durumlara düşürdüğü[nü]” kabul etse de, “asıl amaç israfın ve hesapsızlığın neden olacağı felakete ve buna karşılık, çalışarak para kazanmanın ve tutumlu yaşamanın getireceği mutluluğa işaret etmektedir” diyerek romanın asıl meselesini tespit eder.

Tanpınar Rakım Efendi’nin ahlâkını “opportuniste” bulur ve Felatun Bey’le karşılaştırarak sorar: “Fakat acaba hangisi hakikaten ahlâklıdır?” Kendi sorusuna “Şüphesiz Rakım Efendi kitaba uydurulmuş ahlâktır” diye cevap veren Tanpınar, romanın eksenini teşkil eden meselenin “hesap” ve “ahlâk” olduğunu isabetle yakalar. Ama buradan hareketle Ahmet Mithat Efendi’nin bir tür Protestanlık önerdiğini söyleyemez. Gerçekten de Ahmet Mithat Efendi, tam da Weber’in tarif ettiği tarzda bir Protestan ahlâkı güzellemesi yapar. İsrafın yerildiği, çalışmanın ve tasarrufun göklere çıkarıldığı bu metin, Türk modernleşmesinin muhtaç olduğu sermaye birikimine de uygundur.

 

Kaynakça
Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış. Cilt 1. İstanbul: İletişim Yayınları, 1998.
Parla, Jale. Babalar ve Oğullar. İstanbul: İletişim Yayınları, 1990.
Tanpınar, Ahmet Hamdi. XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Çağlayan Kitabevi, 1988.

 

 

 

İstanbul yöresinden YOK ÖYLE KARARLI ŞEYLER söylüyor : 34!

(buraya mikrofonu altmış derece açıyla tutan bir trt spikeri gelecek)

“Bu şehir ve zaman güreşirler halının üstünde

Koşsan da uzaklaşamazsın kıyısından bile

Şikayet, trenler ve ayak sesleri içinde

İstanbul’da kalsam”

Yökş 2014 Poster

Yok Öyle Kararlı Şeyler albümü çıktı! Bütün her yerlerde!

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.