Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

itirazim var 2
Eşrefoğlu al haberi
Bahçe biziz gül bizdedir
Biz de Mevla’nın kuluyuz
Yetmiş iki dil bizdedir

Erlik midir eri yormak
Irak yoldan haber sormak
Cennetteki on sekiz ırmak
Coşkun akan sel bizdedir

Adam vardır cismi semiz
Alır abdest olmaz temiz
Halkı tan eylemek nemiz
Bilcümle vebal bizdedir

Arı vardır uçup gezer
Teni tenden seçip gezer
Canan bizden kaçıp gezer
Arı bizim bal bizdedir

Kimi sofu kimi hacı
Cümlemiz Hakk’a duacı
Resul-i ekrem’in tacı
Aba hırka şal bizdedir

Biz erenler gerçeğiyiz
Has bahçenin çiçeğiyiz
Hacı Bektaş köçeğiyiz
Edeb erkan yol bizdedir

Kuldur Hasan Dede’m kuldur
Manayı söyleyen dildir
Elif Hakk’a doğru yoldur
Mim sorarsan dal bizdedir

[Bektaşi deyişi, Kırklareli’nin Kofçaz yöresinden Hüseyin Yaltırık tarafından derlenmiş…]

Aralık ayında, Nelson Mandela’nın defin törenini ve öncesindeki anma programlarını izlemek için Güney Afrika’daydık. Anadolu Ajansı’nın usta foto muhabiri Erhan Sevenler ve cevval kameramanı Kenan Yeşilyurt’la birlikte.

Üzerinden 4 ay geçmiş. Dönüp de çektiğim fotoğraflara bakmaya ancak zaman buldum.

Gördüm ki vazifeye gömülmüşüz. Hep bir yere yetişme telaşı içinde kafamızı kaldırıp ülkenin diğer yüzlerine bakmamışız.
Yine de, paylaşacak birkaç parça var elimde.
Yazının devamını okuyun. »

Cyrano de Bergerac
Edmond Rostand’ın şaheseri Cyrano de Bergerac, aynı zamanda Sabri Esat Siyavuşgil’in tercüme harikasıdır.
Şövalye ruhunu [Pardayanlar’la birlikte] en iyi anlatan kitaplardandır.
1990 yapımı film uyarlaması da cidden çok iyiydi.
Gerard Depardieu, Cyrano rolünde döktürürken, filmin Türkçe seslendirmesinde Rüştü Asyalı olağanüstü bir ustalık sergiliyordu…
İşte, filmden bir sahne:

Industrial_City_by_JJasso
İstanbul Boğazı’na, İzmit Körfezi’ne ve Çanakkale Boğazı’na birer adet köprü düşünülüyormuş. Marmara Denizi’nin üstüne üç beton ip daha gerecekler.Hava yerine suya beton dökülerek bu önemli sorun kökünden çözümlenmeli.Betonun canı var.İzmir betonu Balıkesir’e,Balıkesir betonu Bursa’ya, Bursa betonu İzmit ve İstanbul’a,İstanbul betonu da Çanakkale’ye hasret.Betonlar birbirine kavuşmak için dört koldan deli danalar gibi hıza ilerlerken aralarına giren sulu şey onların emellerine ulaşmalarını engelliyor. Hoş değil!Sevenleri ayrmayacaksın.Bu denizi buraya zamanın birinde kim koymuşsa düşüncesizlik etmiş.Burada bu deniz olmaz kardeşim!Yeni bir yüzyıla girerken bu yanlışın ortadan kaldırılmasının zamanıdır.Türkiye betonda dünyanın en ileri ülkelerinden biri mi?Biri.Güzel inşaat firmalarımız var mı, kalite belgeli? Var.Onlara konsorsiyum kurdurup döktüreceksin betonu. Beton dökmekle biter mi?Bitmez.N’apar?Daha yeni başlar.

Binlerce dönüm yeni imar alanı kazanmışsın.Şehir planlaması ile başlayacaksın.Otoyollar yapılacak sonra.Eski Marmara Denizi Otoyolu(EMD).İstanbul-Bursa arabayla bir buçuk saate inecek. İstanbul’dan öğleden sonra çıkıp akşamüstü Uludağ’da kayaktasın,akşam da eğer dönerken yolda ölmezsen İstanbul’da evdesin.Adalardan birini hemen vilayet yapıp ötekileri ona bağlayacaksın.Çok sayıda uydu(ruk) kent ister.Bir misalle izah edelim:Büyükada vilayeti ile Yalova arasında Truman City. Özel güvenlikçilerin ve kameraların kontrolünde steril bir ortam.Uçan kuş bile izne tabi.İçinde beş katlı,bahçeli,müstakildenbeter villalar.Alt kat hizmetçi,bakıcı,animatör,özel öğretmen katı; ikinci kat çocuk ve oyuncak odaları; orta katta ana televizyon, merkezi müzik sistemi ve internet kabloları; üst katta banyolar ve yatak odaları.Ortaya şöyle dört yüz bin kişilik güzel bir alışveriş merkezi yaptıracaksın.Her yanı cam.Cam da değil ayna.Dışarıdan bakınca seni içine almıyor seni sana geri püskürtüyor.İçinde tropikal bitkiler,sincaplar,su samurları,kangurular ve mağazalar,mağazalar, mağazalar. Bu asri zaman tapınağına her hafta insanlar akın ederek orada McDonalds’ın kutsal ekmeği ile Coca Cola’nın kutsal şarabından içecekler,ellerindeki alışveriş torbalarını göz hizalarına bırakıp.Ayrıca çocuklar için oyun parkları,yeşil alanlar.Yeşillik konusunda sorun yok.Zaten biraz kazsan su çıkıyor!Adım başı fıskiye güzel durur.Balık tutmak için göletler.Göletler mühim; bir tanesine mutlaka vapur koyacaksın. Nostaljik vapur. İki iskele arasında iki gölet mili mesafesinde gidip gelecek.Truman City’nin gürbüz çocukları kaptan amcalarının şapkasıyla oynayabilir.Serbest.Martı ve dalga efektleri unutulmamalı.Bir de Kız Kulesi mutlaka.Burgaz,Heybeliada gibi adalar da artık tepe haline gelecekleri için buraları manzara yerleri olarak düşünülmeli.Ve dev perdelerden yansıtılan eski İstanbul görüntüleri,ses ve ışık gösterileri eşliğinde buralarda akşamları çekirdek çitlenmeli.Heybelitepe’de nostaljik çekirdek çitleme…

Eski şehirler yerlerini yeni yerleşim merkezlerine bırakıyor.Onlara büyükşehir,megapol filan deniyor şimdilik.İzmir’den başlayıp Eski Marmara Denizi Otoyolu üzerinden İstanbul’a bağlanan bir betona sie bu yavan adlardan hiçbiri verilemez.Nötronya’yı öneriyoruz.Eski yüzyılın şehirleri bir yandan megapol öte yandan da uydukent adı altında iki ayrı evrim aşamasında kanımızca.Eğer evrimleşme sadece uydukent aşamasıyla sırınrlı kalsaydı bunun ucunun Truman City’lere uzanacağını ve her şeyin güllük gülistanlık! olacağını söyleyebilirdik.Fakat işin bir de öteki yanı var.Dışarıda kalanlar.Megapollerin çamurlu tepelerinde bir göz odada oturup günde üç vesayitle işe gidip gelenler.Hani eskiden ‘işçi sınıfı’ şimdilerde ‘kent yoksulu’ adıyla anılan ve çığ gibi büyüyenler.Şimdilik uydukent dışarıda bıraktıklarıyla olan sınırını duvarlar,güvenlik noktaları,kameralar ve güvenlik elemanlarıyla koyabiliyor.Rum ateşi,mayın tarlaları,siperler ya da enfrarujlu radarlar gibi da daha teknololjik yöntemler de düşünülebilir.Sitelerinde demokratik biçimde alışverişlerini yapan yurttaşlar ve duvarların dışında kalan açlar.Hikaye başa sarıyor gibi.

(1999)

Çünkü herkesin bu saatte affetmesi ya da af dilemesi gereken birisi vardır. -Tuna Kiremitçi

Atlas – Affet | izlesene.com

Haber sitelerinde, şurada burada izlediğimiz videoların başında hemen çekilsin de film başlasın diye küfreder gibi tıklayarak öylesine cevapladığımız tek atımlık anketleri bilirsiniz. Açık söyleyeyim ben soruları okumam bile, hatta bazen doğru dürüst bakmadığım için farenin ok işaretini seçeneğe nişanlayamadığım bile oluyor.

Kuzenim dün bir yazılımdan bahsetti. İndirip kuruyormuşsunuz, bugüne kadar bilgisayarınızda izlediğiniz bütün videoların başında çıkan anketleri ve verdiğiniz cevapları sayıp döküyormuş. Merak ettim, üşenmeyip programı çalıştırdım. Hakikaten küresel teknoloji çok ileri; yemeyip içmeyip IP numaramdan cevapladığım bütün soruları saklamış. Hatıra defteri gibi. Buyurun.

 

13 .5.2012 22:14 “SİZCE YILMAZ VURAL FENERBAHÇE’NİN BAŞINA GEÇEBİLECEK Mİ?”

“EVET.”

17.6.2012 18:06 “ARABANIZ KIRMIZI RENK Mİ?”

“EVET.”

30.7.2012 15:40 “KANALİZASYONA DÜŞEN KURŞUN ASKER ÇAVUŞ MUYDU?”

“EVET.”

3.8.2012 01:19 “CEVİZ YER MİSİN?”

“EVET.”

21.9.2012 04:04 “NE DİYORSUN BU İŞLERE?”

“EVET.”

10.10.2012 09:25 “KOMŞU KOMŞU HU HU OĞLUN GELDİ Mİ?”

“EVET.”

4.11.2012 20:35 “SİZİN SULTANHAMAM’DA BİR DÜKKÂN VARDI, NE OLDU ONA?”

“EVET.”

28.1.2013 12:23 “EVET Mİ, HAYIR MI?”

“EVET.”

7.3.2013 07:39 “SENİN ADIN NE BAKAYIM YAVRUM?”

“EVET.”

8.5.2013 10:26 “BENİMLE EVLENİR MİSİN?”

“EVET.”

12.9.2013 10:26 “ARDA TURAN’IN SAKALINA NE DİYORSUN?”

“EVET.”

12.9.2013 10:27 “YETMEZ AMA?”

“EVET.”

22.10.2013 23:34 “BİZİMKİLER DİZİSİ YENİDEN BAŞLASIN MI?”

“EVET.”

13.4.2014 21:05 “AMA ŞÜKRÜ KARADENİZ’DE BİR YERDE MUHTAR YARDIMCISI OLMUŞ?”

“EVET.”

13.4.2014 21:05 “YANİ?”

“EVET.”

13.4.2014 21:05 “NE EVET?”

“EVET.”

73.44.2014 29:99 “ÖFFF?”

“EVET.”

15.4.2014 11:11 “BEDAVA ARABA, BEDAVA AYFON, BEDAVA KONTÖR, BEDAVA BEDAVA İSTER MİSİN?”

“EVET.”

15.4.2014 11:12 “NAH!”

“EVET.”

OGULRENCIDEkap2conv.inddalperkamu2Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar. Ben de intihar etmeye karar verdiğimde beş yaşındaydım işte. Olay şöyle gelişmişti. Bunaltıcı bir yaz akşamıydı. Hava çoktan kararmaya başlamıştı ama babam yine ortalıkta gözükmüyordu. Annem pencerenin önüne çektiği sandalyeye oturmuş yolu gözlerken bir yandan babama ileniyor, diğer yandan da bir dilim karpuzu dişliyordu. Sonra bir ara gelip bana iyi bir sopa çekti. Ya bir yaramazlık yapmış, ya da sinirini bozacak bir laf etmiştim herhalde. Anımsamıyorum şimdi. Belki de bir şey yapmamıştım. Her neyse, fena benzetmişti beni. Ama kendimi bu yüzden öldürmeye karar vermedim. Bu ne ilk dayak yiyişimdi, ne de yediğim en kötü dayak. Annemin, beni patakladıktan hemen sonra sıhhi durumumu kontrol etmek gibi sapıkça bir huyu vardı. Bacaklarımı incelerken kaval kemiğimin çok kötü şiştiğini, morardığını ve kanadığını gördü. Derhal ecza dolabından sargı bezi, tendürdiyot falan getirip pansuman yaptı yaraya. Pencerenin önündeki yerine döndüğünde onun ağladığını fark ettim. Başını avuçlarına gömmüştü ama arada bir kafayı kaldırıp yolu kesiyordu yine de. “Ellerim kırılsaydı,” diyordu kendi kendine. Dokunmuştu bu hali bana. “Hayır anne, kırılmasın ellerin,” dedim yaralı bacağımı ona uzatarak. “Geçsin, gene döv.” Ben bu lafı edince o daha da böğüre böğüre ağlamaya başladı. Ağlarken ağzının kenarından karpuz suları sızıyordu. Acınası bir hali vardı gerçekten. İşte o zaman, bu kadarı yeter dedim. Göreceğimi gördüm, çekip gitmenin zamanıdır bu berbat yerden. Babam anneme acı çektiriyordu, annem bana ve ben, muhtemelen her ikisine de… Anlayacağınız, kararım fevri değil gayet mantıkiydi.

Hemen odama gidip anneme bir mektup yazdım. Ona ölümümden dolayı biraz üzüntü duymasının sağlıklı olacağını ama bunu fazla abartmaması gerektiğini açıkladım. Yeri doldurulmayacak bir evlat sayılmayacağımı, dilerse benden çok daha iyi bir sürü çocuk sahibi olabileceğini belirttim. Sık sık kumbaramdan para çaldığımı, bu paraları hiç onaylamayacağı biçimlerde harcadığımı, küfürbazlık ettiğimi, son olarak da televizyonun üzerinde duran, manevi kızı saydığı ve Pelin ismini verdiği oyuncak bebeği sık sık yatağıma alıp kirli emellerime alet ettiğimi itiraf ettim. Bazılarınızın beş yaşındaki bir çocuğun böyle şeyler yazamayacağını düşündüğünü biliyorum. Size çocukları hafife almamanızı öneririm. Unutmayın ki, insanların çoğu dünyaya bir dahi olarak gelir ve öbür dünyayı bir ahmak olarak boylar.

Ne haltsa. Mektubumu katlayıp yatağımın üzerine koydum ve pencereyi açtım. Evimiz dördüncü kattaydı ve aşağı düştüğümde tahtalıköyü boylayacağım kesindi. Pencerenin pervazına tırmanıp son bir kez dünyaya baktım. Derin bir nefes aldım. Sonra bakışlarımı aşağı çevirdim. O anda yanıbaşımızdaki bloğun ikinci katında bulunan dairelerden birinin havalandırma penceresinin açık olduğunu fark ettim. Baktığım yer evin banyosuydu ve içeride anadan uryan duş alan da Emine Abla’dan başkası değildi. Güzel kızdı cidden. Memeleri biraz fazla büyüktü ama yine de çekiciydi. Bir ara kız kardeşi girdi banyoya. Ona bir lif verdi sabunlanması için. Pencerenin pervazında durup uzun uzun izledim onu. Hayatıma son vermek için harika bir an diye düşünüyordum. Ama sonra vazgeçip içeri girdim. Anneme yazdığım mektubu yırtıp kağıt parçalarını camdan dışarı savurdum. Hayatın hoş sürprizlerle dolu olduğu gibi ucuz ve romantik fikirlere kapılacak kadar budala değildim tabii ki. Her şey her zaman olduğu gibi devam edip gidecekti. Köpekler havlayacak, kuşlar uçacak ve çocuklar haksızlığa uğrayacaktı. Ama daha benim için gidilecek yerler, sevilecek kadınlar vardı. Sessizce salona döndüm. Babam eve gelmişti. Annemle ikisi odalarına çekilmişlerdi ve gelen seslere bakılırsa muhabbetleri yerindeydi. Televizyonun üzerindeki yerinde salak ve donuk bir sırıtışla halimizi izleyen Pelin’i alıp ben de odama döndüm.

***
Not: Oğullar ve Rencide Ruhlar ve Alper Kamu-Cehennem Çiçeği adlı romanlarımın kahramanı Alper Kamu ilk önce, yukarıda yazdığım kısa öyküde boy göstermişti. Romanın başrolüne terfisi bundan sonradır yani. Bu öyküde kahramanın ismi geçmiyor ama okuyanlar hatırlayacaktır, giriş cümlesi ilk romandakiyle aynı.

97

Beyler, kriz ile felaket arasında bize kalan kısacık vakitte bir şeyler içsek hiç fena olmaz.
[PAUL CLAUDEL]
banksy 2010
Diyelim, siz, patronununuz bir de en yakın arkadaşınız denize gittiniz. Kumsalda güneşleniyorsunuz. Dostunuz ile patron yüzüyorlar. Birden, ikisinin de vücuduna şiddetli kramplar giriyor. Boğulmak üzereler! Yalnızca birini kurtaracak zaman var!
Hangisini kurtarırsınız?

Birlikte nice güzel günler geçirdiğiniz dostu mu, yoksa sizi terfi ettirmek üzere olan patronu mu?
Geçmişteki duygular mı? Gelecekteki mutluluk mu?
***
Çoğu kimse, teoride eski dostun imdadına koşarken, pratikte patronun yaşaması için çalışıyor sanki?

30 MART’TA NE OLDU?
30 Mart Yerel Seçimleri’nde, kimileri, “Acil durum!” anonsu eşliğinde, “patronun” yaşaması için harekete geçti?
Peki, gerçekten boğulan oldu mu?
Yani, yukarıda anlattığım düşünce deneyindeki durum, yerel seçimlerde olup bitenle örtüşüyor mu?
Şahsi tecrübem, bana, eski dostun boğulduğunu gösteriyor.
Zira bendeniz, boğulan o eski dostlardan biriyim.
***
30 Mart’la birlikte, CHP mağlup oldu, Gülen Grubu geriletildi fakat adı anılmayan birileri de, patronun kurtarıcılarıyla teması tümden kaybetti. Bu sessiz ama aynı zamanda can yakan veda hiç dikkat çekmiyor.

ÖTEKİ İTTİFAK
Diyorlar ki “Cemaat ile hükümet arasında bir koalisyon vardı. 17 Aralık sürecinde bu koalisyon bozuldu.”
Doğrudur.
Fakat parçalanan, dağılan, duman olan diğer koalisyondan kimse söz etmiyor.
***
1990’larda, iki tür İslamcı vardı.
Elbette çok sayıda cemaat, grup, fraksiyon mevcuttu. Fakat İslami değerlere bağlı kişiler, hangi çevreden olurlarsa olsunlar, iki ana kümeden birine mensup idiler.
1- Vaazlar, sohbetler, nasihatlerle; kendiliğinden, koşullar gereği İslam ideallerini benimseyenler. Bunların çoğu gayet dindar, “tertip ehli”, “samimi” kimselerdi.
2- İslami değerlere bağlı olup da kitap okuyan, düşünce ve sanatla sıkı bağ kuranlar. Bu gruptakiler çoğunlukla modern görünümlü, şehirli kişilerdi. Şiir, sinema, felsefe, sosyolojiyle yakından ilgiliydiler.
Asıl koalisyon, bu iki unsur arasındaydı.
Okur-yazarlar; çoğunluğu oluşturan halis, mütevazı ve içtenlikli kitleye hürmet ediyordu.
Çoğunluk ise, okur-yazarları hatırı sayılır bir dikkatle izliyordu.
Bu iki grup, zaman zaman birbirini eleştiriyordu. Dayanışmacı, dostane eleştirilerdi bunlar.
Her iki kesim de koalalar gibi sevimli ve munisti.
Bu bir koala koalisyonuydu.

RET REPERTUARI, MUHALEFET MÜKTESEBATI
1990’ların başlarında kurulan Yeni Şafak gazetesi, ilk yıllarında, The New Yorker dergisi gibi dopdoluydu. Gadamer, Eco, Nietzsche, Derrida, Heidegger gibi isimlere birçok insan ilk Yeni Şafak’ta rastladı.
Kanal 7 televizyonu, BBC ile HBO’nun bir karışımıydı sanki. Harika programların yanı sıra, Tarkovski, Bergman filmleri yayınlanırdı. Misal, Ezra Pound belgeselini Türk halkı ilk Kanal 7’de izledi.
İzlenim, Tezkire dergilerinin entelektüel seviyesi, bugünkü genel ortalamanın çok çok üstündeydi.
Çete, Yerliler gibi aykırı dergiler; her kesimden okur-yazarda hayranlık uyandırıyordu.
İrili ufaklı dergilerde, baş döndürücü güzellikte metinler yer alıyordu.
Yeryüzü, Çıdam, Ağaç, İnsan, Vadi, Şehir, İz… gibi yayınevleri; Türkiye adına hem yerli hem de modern bir istikbal tasavvuru inşa ediyordu.
Şu kadarını söyleyeyim: Türk okuruna Bukowski’yi ilk sunan, Şehir Yayınları’dır.
Özgüvenli, açık ufuklu, müdanasız bir seyir söz konusuydu.
***
Öte tarafta, Necip Fazıl’dan okuduğu üç şiirle ömür geçirenler yer alıyordu.
Halbuki entelektüeller Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Koytak ve Cahit Zarifoğlu gibi modernist şairleri benimsemişlerdi. Edip Cansever, Cemal Süreya okumanın ötesinde, T.S. Elliot, Dylan Thomas, Ezra Pound, Allen Ginsberg’den çeviriler yapıyorlardı.
Necip Fazıl’ın sese ve kalıplara yaslanan şiirini gösterişçi buluyor, tatminkar bir özden yoksun sayıyorlardı.
Buna rağmen, Necip Fazıl’ın kendi dönemi içinde uyandırdığı etkiyi, karizmasını ve enerjisini kayda değer addediyorlardı.

“HEIDEGGER’MEYELİM
BİRBİRİMİZİ”

Yazık ki, entelektüel İslamcılar azınlıktaydı.
Aksi takdirde 1990’ların Yeni Şafak’ı mesela, bugün yaşıyor olurdu.
O şahane yayınevlerinin, dergilerin büyük çoğunluğu kapandı gitti.
Pratik sonuçlar gözeten pragmatik tutum; düşünsel derinliğin, sanatsal inceliğin hakim olduğu alanları kaplamaya başladı.
Refah Partisi’nin 1994 yerel seçimlerindeki başarısı, niceliksel yükselişin ve nitelik kaybının başlangıcı oldu.
Gene de, soylu entelektüeller, epey bir zaman kendilerine medyada yer buldular.
Fakat AK Parti iktidarıyla birlikte, modern İslamcılar ile pragmatistleşenler arasındaki bağ çözülmeye başladı.
Kimileri, zihin enerjisini hükümetin savunma mekanizması içinde heba etti.
Kimileri hükümet tarafından sertçe dışlandı.
Kimileri de kabuğuna çekildi.
2010’a gelindiğinde, inançlı entelektüellerin soru sorma, eleştirme ve söz söyleme imkanları büsbütün ortadan kalktı.
Bana sorarsanız, Türkiye’ye özgü İslamcılığın meşruiyet zemini bu dönemde tümden erozyona uğradı.
***
Her muhalif sözün sahibi “düşman, deli, hain, dönek…” gibi yaftalar yedi.
***
Bugün hükümetin Bergman filmleri izleyen, Bukowski okuyan, Heidegger’den alıntı yapan kişilerle bir alakası var mı dersiniz?

YONTULABİLİRLER & İNCELMİŞLER
Entelektüellerden kimi de, mevcut tabloya rağmen, iktidarla fazlasıyla yakın olmaktan yüksünmediler. Postmodernizmi sorgulayan, görsel şiir hakkında makaleler yazan, Luciano De Creszenzo’yu gündeme getiren, hermenötikle ilgilenen, Marshall McLuhan’la aşık atan yazarların varacağı yer “Tayyipçilik” mi olmalıydı?
Eski dostları boğulurken, şezlongdaki patrona yelpaze tutmayı seçecekleri, kimin aklına gelirdi?
***
2014 yılında hâlâ Necip Fazıl’ı bayraklaştıran, “Hedef bilmemkaç” derken, hile yüklü bir ilkelliği yürürlükte tutanlar… Patronu kurtarmaktan, korumaktan başka derdi olmayanlar… Hakkaniyetten, şeffaflıktan, zarafetten vazgeçerek kazandıkları kupkuru zaferle övünenler… Eski dostlarının artık en son nefesi verdiklerini düşünüyor olmalılar ki, bu kadar rahatlar.
***
Velhasıl, bozulan bir koalisyon varsa, o da inançlı entelektüeller ile şimdilerde iktidar gücünü kullanarak İslamcılığın tüm entelektüel ve sanatsal boyutlarını imha edip onu gayrimeşrulaştıranların acıklı bir şekilde unutulmuş koalisyonudur.
Yontulmamışlar [vaktiyle, yontulması umulanlar] ile incelmişlerin koalisyonu.
Şu ana dek adı bile konmamış, koala koalisyonu.

PİSLİK DOLU SENİN KAFAN

Diyorsun ki kendimle baş başa kalmalıyım bir süre
Sen gidip onu külahıma anlatmalısın bence
Canım gerçekten çok düşüncelisin
Epey etkiledi beni bu duyarlı halin

Fakat biz kadınlar şüpheci yaratıklarız
Erkeklerin kanatlarla doğmadıklarını biliriz
Nereden çıktı o zaman bu meleksi haller
Çok zeki sayılmam ama kör de değilim
Bana öyle geliyor ki pislik dolu senin kafan

Sanıyorsun ki başından beri elinden gelenin en iyisiydin
İlişkimiz o kadar uzun sürdü ki
Biliyorum başka diyarlar geliyor gözüne bir başka

Ama sanma ki yeri geldiğinde
Başka erkekler de dönüp bana bakmıyor
Sanma ki bir sensin
Kafası pislik dolu olan

Beynin dönmüş hareme
Her tarafında kıvırtıyor dansözler
Kulağında hoş bir sada
İncecik parmaklar geziniyor kıvrımlarında

Oh maşallah valla

Çiçekler ve şekerlemeler için çok teşekkürler
Canım benim niye zahmet ettin
Bilirim ki bu şekilde üstünü örtersin
Kafanın içindeki pisliğin

Çeviri: Hakan Bıçakcı

jan h