• Güzellik yüce yaratıcıdan borç almaktır, düğün makyajı ise haciz gelmesidir.

• Doktor “Sen hem fetişist hem de kleptomansın” dedi. “Yürü git işine” dedim. “Ayakkabılarım olmadan gidemem” dedi.

• Başına kadın çorabı geçirmeyi akıl eden ilk adam, hırsız olarak anılmayı hak etmiyor.

• Kokain kullanmak hafıza kaybına yol açar. Piyasa için iyi haber; satıcıların isimlerini kimse hatırlamıyor.

• Pantomimci, sürücü ehliyeti aldığı gün, iki kere karakolluk olmuş. Sebep hep aynı: “El kol hareketi”

• “İnsanoğlunun ilk buluşu ateş değil, sodaydı.” Prof Dr. Albert Bürst / Çiğ Etin Sindiriminde Gastroenterolojik Gelenekler

• Sağanak yağmurlu havada bir başına yürürken araba sileceklerinin sana bir şeyler söylemeye çalıştığını sanıyorsan ve yanıldığını söyleyecek kimse yoksa… Yanılmıyorsun.

• Toprak grubu burçlar: Boğa, Başak, Oğlak. Eminönü grubu burçlar: Kova, Balık, Yengeç.

• Şehir tiyatrosunda sponsor mobilya firması ile yaşanan anlaşmazlık nedeniyle bütün koltuklar sökülmüştü. Oyunu ayakta alkışladık.

• Sadakat, hovarda bir kasap için ne ifade eder? Börbek ve ikşembe.

• Eczacılar Birliği ‘Yaşasın Eczaneler’ kampanyası: ‘Sevgili bayanlar! Baskül var, terlik var, cımbız var. Haydi eczaneye! 

Senegal’den memleketime gelsin… İsmael Lo huzurlarınızda.


Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Van’daki depremi, Allah’ın Kürtlere verdiği bir ceza olarak görenler oldu. Yarabbi, Diyarbakır’a da bir el atar mısın? diye soranlar bile oldu. Bu durumu kendini bilmezlikle, insanlıktan nasibini almamış olmakla veya içi boş bir hastalık kavramıyla açıkladığımızı sandığımız an, aslında üstünü örtmüş oluruz. Tür olarak değil sadece derece olarak farklılık gösteren, giderek memleketin ruhuna sinen bir kindarlıktan söz edebiliriz artık. Van depreminden sonra bunun en nefret dolu ifadeleriyle karşılaştık.

Unutmamak gerek ki nefret söylemi deli saçması değil aslında bir aklına mukayyet olma biçimidir. Bir tür sağlık programı, detoks kürü, çamur banyosudur. Kendiyle (ve ötekiyle) ilgilenme, kendine (ve ötekine) bakma yöntemidir. Nefret bir sürü mikro ve makro arınma ama daha çok arıtma eylemi üretir, bu eylemlerle kendini de yeniden üretmiş olur ve Allah’ın Kürtleri cezalandırdığını söylemek bu eylemlerden sadece biridir. Nefret ideolojisi, bütün hümanist hüsnü kuruntuların aksine insanlığı lav etmez; bir tür insan yapar, onu kurar.

İlla patolojiye başvuracaksak esas psikanalizin ‘aşırı özdeşleşme’ kavramına dikkat etmeliyiz. Hesap soranla, hüküm verenle aşırı özdeşleşmek gibi bir durum var çünkü burada. Buna devletle, ‘Türklük’le veya en az onun kadar hayali milletle aşırı özdeşleşmeyi de eklemek mümkün ve dahi kaçınılmaz. Tıpkı Hegel’in mutlak aydınlığının gözleri kör edip zifiri karanlığa dönmesi gibi, kendi yasasını Allah’a atfederek onunla aşırı özdeşleşen kişi esasen ona şirk koşuyordur, yani düpedüz onu yadsıyordur ama bundan bilinçli olarak bihaberdir.

Rus Biçimcileri’nin veya Brecht’in yapıtı tuhaflaştırarak, irkiltici hale getirerek okurla veya izleyenle arasında eleştirel bir alan açılmasını sağlamak olarak aldıkları yabancılaştırma tekniği, en geniş manasıyla ideolojik varlıklar olmaya devam ettiğimiz müddetçe önemini koruyacak. Bir başka yabancılaştırma, ortaya çıktığı dönemin toplumsal yapısında büyük bir sarsıntıya, hatta devrime yol açmış bir hipotezi, doktrini veya pratiği, neredeyse tamamen unutulduğu, formüle yahut dogmaya dönüştüğü koşullarda, baştaki şok edici etkisini ve mevcut olana kuvvetli müdahalesini tekrarlamak üzere geri çağırmakla da mümkün olabilir. Aralarındaki bariz düşünce farklılıklarına rağmen sanırım İhsan Eliaçık’ın ‘yaşayan Kur’an’, Slavoj Zizek’in de ‘Lenin’i tekrarlamak’ derken kast ettiği böylesi bir taktiksel irkiltme: Bizzat öğretinin ve pratiğin devrimci karakterine geri dönmek ve onu bugüne seslenir, bugüne müdahele eder hale getirmek.

Van depremini Kürtlerin hak ettikleri ilahi bir ceza olarak görenler neye irkilir? Kinlerini yansıtarak aşırı özdeşleştikleri bir perdeye dönüşen ilaha, demek kendilerine nasıl yabancılaşabilirler? Adına konuştuklarını düşündükleri ilahın hangi sözü geri çağrıldığında onlar üzerinde ufak da olsa bir şok etkisi yaratabilir? Duke Üniversitesi’nde İslam tarihi dersleri veren Bruce Lawrence’in The Qur’an: A Biography kitabını okuduktan sonra kısa bir bölümün aklımda özellikle yer ettiğini fark ettim. Tek bir kelime etrafında kurgulanıyor bölüm. Başka bir dildeki karşılığını (peace) görünce tuhaflaşan, silkinen, bütün aleladeliğinden sıyrılıp irkilten bir kelime: Selam! Yani barış. Kur’an’dan yapılan alıntılar için Elmalılı Hamdi Yazır’ın Türkçe mealinden faydalandım. Parantez içindeki açıklamalar orijinal metinde var.

‘’

Barış (selam) Kur’an’da önceliklidir:

Allah, selamet yurduna çağırıyor ve dilediğini de doğru yola hidayet ediyor. (Yunus suresi, 25. ayet. Lawrence’ın çevirisi ‘hem bu dünyada, hem ötekinde’ ifadesiyle bitiyor.)

Barış (selam) ile teslimiyet (islam) o kadar yakından ilişkilidir ki, ilk vahyin inmesinden son güne, yani Din Günü’ne kadar bu iki kavram birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılır.

Kur’an’ın ilk vahyedilişi melekvari varlıklar aracılığıyla olmuştur ve onlar barış dilekleriyle gelmişlerdir. Kur’an’ın bir bütün olarak Hz. Muhammed’e tebliğ edildiği ifade edilen Kadir Gecesi boyunca,

Melekler ve Ruh o gece rablerinin izniyle, her iş için inerler.

O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selamettir. (Kadir suresi, 4. ve 5. ayetler)

Benzer bir şekilde, iman edenler Cennet’e girdiklerinde, onları ‘Selamun Aleyküm’ (Barış üzerinize olsun) diyen melekler karşılar (Araf suresi, 46. ayet; Ra’d suresi, 24. ayet; Nahl suresi, 32. ayet). İslam dünyasının her tarafında, ayrıca Müslümanların çoğunlukta olduğu Afrika ve Asya dışında da insanlar birbirlerine ‘Selamun Aleyküm’ derler, buna verilen karşılık da ‘Ve aleyküm selam’dır.

Fakat bu karşılık uzatılabilir. Bu alışkanlık da kaynağını Kur’an’ın şu emrinden alır ve onu pekiştirir:

Siz bir selam ile selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selamı aynen iade edin. (Nisa suresi, 86. ayet)

‘Ondan daha güzeliyle’ karşılık verme genellikle insanlar uzun süre görüşmemişlerse olur. İlk selamdan ‘daha güzel’ini vermek için bir Müslüman, kendisini selamlayan kişi için peşpeşe iyi dilekler sıralayabilir: ‘Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatüh’ (Barış ve Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun).

Bu dünyadaki barış, Kur’an’da sürekli olarak ahiretteki esenlikle ilişkilendirilir. 36. Sure olan Yasin suresi bu daimi ilişkiyi açıkça ortaya koyar. Din Günü geldiğinde,

Başka değil, sadece bir tek çığlık olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza getirilmişlerdir. (Yasin suresi, 53. ayet)

Ve sonra Din Günü’nün Maliki’nden (maliki yevmiddin, Fatiha suresi, 3. ayet) şu gelir:

(Onlara) Rahim olan Rab’den ‘selam’ sözü vardır. (Yasin suresi, 58. ayet)

Dolayısıyla, bu dünyada bir inananı diğerine bağlayan her günkü barış dileği, Allah’ın Din Günü’nde duyurduğu esenliği sezdirir niteliktedir.

‘’

Malum, çevirmen haindir. Saplantılı kelime tercihimin, bundan doğmuş olabilecek anlam daralmasının ve kakofoninin sorumluluğunu memnuniyetle üstleniyorum.

Kral arkadaşım, Viyana fatihi Ömer Beyoğlu’nun bir dönemdir TRT Okul kanalında yayınlanan ince işçilikli Geleneksel Müzik Tarihi belgeseli Etno Ritim’i izlemenizi hararetle tavsiye ediyorum. Şimdiye kadar onlarca ülkenin müzik tarihini bizlere aktardılar. Başta Ömer Beyoğlu olmak üzere bütün ekibi gözlerinden öpüyorum. Süper bir iş!


Emrah Serbes genç yaşında harika iki polisiye roman yazdı: Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat. Türk Edebiyatına güçlü birer katkı niteliği taşıyan bu romanlar, aynı zamanda bize özgü ve çarpıcı polisiye örnekleriydi. Her iki kitabın başkarakteri Behzat Ç., romanlardan fırlayıp ekranları hakimiyeti altına aldı. Şimdi de beyaz perdede. Behzat Ç. –Seni Kalbime Gömdüm, malum, Son Hafriyat’tan uyarlandı. Senaryoda Emrah Serbes’in yanı sıra yönetmen Serdar Akar’ın imzası var.
Dokunaklı, gerilimli, düşündürücü ve ziyadesiyle komik olan film, çok büyük bir hikaye anlatıyor. Gerçek olaylara yaslanmadığı halde, perdeden gerçekleri süzüyor. Devletin topluma ve bireye bakışını sorguluyor. Behzat Ç.’nin şahsında, birey olma çabasının maddi ve manevi bedellerini serilmiyor.
Behzat Ç.’nin cazibesi sadece fiyakasından değil, aynı zamanda hakikiliğinden kaynaklanıyor. Behzat Ç., işleri rast giden budala Johnny English’e hiç benzemediği gibi, James Bond’u da andırmıyor. O geleneklere uygun şekilde hırpalanmış, eksiği fazlasıyla bu toprakta hayat bulmuş bir karakter. Zekasını, kalbini, ruhunu, dilini ve elini bir türlü birbiriyle mükemmelen uyumlu, ahenkli, akortlu bir şekilde işletemiyor. Tam da bu nedenle Behzat’ı çok iyi anlıyoruz. Onu canımız gibi seviyoruz.
Emrah Serbes’in öz evladı [e, öyle] Behzat Ç., sinemalara gelmiş hanımlar beyler. Gitmemek olmaz.
Bu vesileyle edebiyatımızın son dönem en pırıltılı, en güçlü yazarlarından olan, can dostumuz Emrah’ı bir kez daha yürekten kutluyoruz. Bravo Emrah! Ellerin dert görmesin. Bin yaşa!

Behzat Ç. -Seni Kalbime Gömdüm
Yön.: Serdar Akar
Sen.: Emrah Serbes, Serdar Akar
Oyn.: Erdal Beşikçioğlu, Fatih Artman, Cansu Dere
Yapım yılı: 2011

Van için

Hurda Sanat ekibinden arkadaşlar, Ücra, Yeniyazı, Red, Yumuşak G ve Hece gibi dergilerde yazan, çizen dostlarla birleşerek, başta çadır olmak üzere, bölgede acilen ihtiyaç duyulan yardım malzemelerinin temin edildiği sivil, yatay, aşağıdan ve doğrudan örgütlenen bir yardım kampanyası başlattılar. Bu samimiyet hızla karşılık gördü ve hayır üretmeye başladı. Hem yardımlar toplanırken bölgedeki dostların yönlendirmeleriyle hareket edildiği için hem de yardımların dağıtımı yine bölgedeki dostların elleriyle gerçekleştiği için etkili bir kampanyaya dönüştü.

Bu satırları okuyan dostlarımız eminim ki şimdiye kadar Van için bir şeyler yapmıştır. “Nokta atışlı” bu güzel kampanya için tekrar sizden merhamet diliyoruz. Yardım edenlerin yardımcısı Hak’tır: O ne güzel yardımcıdır!

Hû.

Van Kampanyası

Muhteşem Yüzyıl dizisini doğru düzgün izleyemedim. Ancak ara sıra televizyonu açtığımda bazı sahnelerine denk geliyorum. Geçenlerde yine bu diziyle karşılaştım. Ve öylesine ekrana bakarken acayip bir ayrıntıya takıldım. Belki de dizi hatta sinema tarihine geçecek bir tuhaflıktı bu benim için. Dizideki tarihi bir hatayı falan tespit etmeyeceğim. Eminim ekip araştırmasını fazlasıyla yapmıştır. Ayrıca tarih bilgim hata yakalayacak kadar parlak değil. Benim takıldığım çok başka bir şey.

Bildiğiniz gibi Hürrem Sultan rolündeki Alman asıllı oyuncu Meryem Uzerli aksanlı bir Türkçeyle konuşuyor. Bu son derece doğal. Tarihin aslı da, oyuncunun aslı da bunu gerektiriyor. Lehistan Krallığı yerine Almanya, Bozuk Osmanlıca yerine bozuk Türkçe. Bu denklem tamamdır. Ancak olay benim için şu noktada kopuyor. Hürrem Sultan düşünürken de yine aynı aksanla düşünüyor. Karakterin düşüncelirini temsil eden kafa sesi yine aksanlı. Bir insanın aksanlı konuşması onun doğmuş olduğu ve yaşamakta olduğu ülkelerle ilgili pratik bir meseledir. Aksanlı düşünmesi ise teorik bir konudur. Bir tür zihinsel özür durumuna işaret eder. Tıp tarihinde eşi benzeri olmayan bir beyin tümörüdür sanki bu. Çünkü konuşmadaki sorun düşünceye yansımaz. R’leri söyleyemeyen bir insan düşünürken R’leri düşünebilir. “Ray”ı düşününce aklına “ay” gelmez ya da “rahmet” kelimesi ona “Ahmet”i anımsatmaz.

Kafa sesi çok özel bir takım deneysel durumları istisna olarak kabul edersek sinemada karşılaşılacak en sakil tekniktir. Temsil biçimlerinin en rüküşüdür. Anlatıcı adına bir tür acizliktir. İdealinde oyuncunun o sırada ne düşündüğünü yüzünden okumamız gerekir. Bu durum hayatta da böyledir. Birine baktığımızda ne düşündüğünü yüzünden okumaya çalışırız. Havada yankılanan sesini duymayız.

Kafa sesi denen olaya yıllardır takılan biri olarak ‘aksanlı kafa sesi’yle de karşılaşmak varmış şu hayatta. Düşündükçe gözüm seyiriyor. İyi seyirler.

Birlik ve beraberlik nedir?

Rağmen ve ama kullanmamaktır. Zamirlerle meşgul olmamaktır. Simidi vapurda, ciğeri sokakta, şekeri parkta tüketmektir. Gülden İbrahim, telden Veysel, Mandalinadan Nasrettin yapmaktır. Birlik ve beraberlik nedir? Bölüşmenin fırında, paylaşmanın elmada olduğuna inanmaktır. Susmayarak da metin olunabileceğini, atlamayarak da engel aşılabileceğini fark etmektir. Birlik ve beraberlik nedir? Suistimal edilmekten korkmanın insanların acılarına karşı kayıtsızlığa götürdüğünü görmektir. Sevmenin inanmaktan, inanmanın bilmekten, bilmenin sanmaktan önemli olduğunu kavramaktır. Birlik ve beraberlik nedir? “Birlikte yaşamak” değil “bir ile yaşamak” tır.

Birlik ve beraberlik nedir? Gerçeği değil hakikati anlamaya çalışmaktır.

Gerçek nedir? İnsanlar ölür.

Hakikat nedir? Ölüm vardır.


Felaketler bize önceliklerimizi hatırlatır. Seneca sanırım, böyle diyordu.
Van’daki depremin canlandırıcı, harekete geçirici bir etki uyandırdığı kesin.
Gündemde merhamet var. Kardeşlik, cömertlik, paylaşma, kurtarma, yaşatma var.
Dünyanın geçiciliğini gördük. Bir anda patlayıcı bir yetimlik tablosu, kalbe hançer gibi saplanan evlat acılarıyla şoklandık.
Feryatlardan gökler taş kesildi.
Kara toprak daha da karardı.
Kuzey Anadolu fayı, Doğu Anadolu fayı… ayaklarımızın altında birer sırat köprüsü.
Depremi, dünyanın huylarından biri sayabiliriz. Ölümlülüğün, faniliğin bir şubesi.
Alışveriş merkezlerinde, eğlence yerlerinde, ekran karşısında, gündelik koşuşturma sırasında unuttuğumuz hakikati sarsılarak hatırladık.
Vicdanımız alarma geçti. Cömertlik şelalesi yeniden çağıldadı. Besmeleler çekildi, kardeşlik yüklü kamyonların kontağı açıldı, dualar edildi, istikamet Van.
Van’daki babalarla, annelerle, çocuklarla, gençlerle hepimiz bir saniyede empati kurduk. Ruhlarımızı değiş tokuş ettik sanki.
İnsanlık, vatandaşlık, akrabalık, kardeşlik ortak paydaları işleme kondu.
Van’ın haritadaki yeri, kalbimizdeki yeri belirginleşti.
Felaket, berekete yol açtı.
Acıyı, 75 milyon insan paylaşıverdi.
Manevi enerjimiz, gücümüz açığa çıktı.
Yas böyle tutulur. Çığlıklar böyle yankılanır. Acı böyle omuzlanır…
Ölenlere rahmet, yakınlarına sabır; yaralılara şifa, evi yıkılanlara tahammül ve kolaylıklar diliyorum.
***
Acaba, felaketleri beklemeden önceliklerimizi bilebilsek, nasıl olur?
Van’a, Artvin’e, Erzurum’a, Afyon, Yozgat, Mersin, Kütahya, Rize, Ağrı, Sivas, Muş’a… hep cömertçe, kardeşçe, sevgiyle koşsak…
Üç günlük dünyada yoksullarla, mahrumlarla, komşularımızla, tüm halkımızla sağlam gönül bağları kursak…
Evimize Anadolu’dan Tanrı misafirlerini her daim davet etsek…
Afetin, kalbimize tonlarca ağırlıkta gizli bir suçluluk duygusu yüklemesini de engellemiş oluruz hem. Riyasız bir yas tutma imkanına kavuşuruz. Cömertliğimiz ölümle mukayyet olmaktan kurtulur, hakiki bir nitelik kazanır.
Felaket bize önceliklerimizi hatırlatıyor, evet. Ortalık yatıştığında hemen unutmasak o öncelikleri, ne iyi olur.