Afşin’in son yazısındaki problemi çözemeyince içime dert oldu. Cevabı öğrenmek için Afşin’i aradım. Fakat kendisine bir türlü ulaşamadım.

Bir süre problemin cevabını düşünmemeye çalıştım. Fakat başka şeylerle uğraşmak kâr etmedi. Ben de işimi gücümü bırakıp koşarak Afşin’in çalıştığı şirkete gittim. Ofisine vardığımda her zamanki yerinde yoktu.

“Afşin nerede? Bugün işe gelmedi mi?”

Ofistekiler şaşırmış görünüyorlardı. “Dün yediye tam bölünüyordu” dediler, “Afşin böyle günlerde işe gelmez, bunu herkes bilir”

Ne?  Dalga mı geçiyorsunuz? Bu tuhaf insanlarla uğraşmaya niyetim yoktu. Afşin’i ortak bir tanıdığa sormalıydım. Hemen Alper Canıgüz’ü aradım ve Afşin’in nerede olduğunu bilip bilmediğini sordum. Soruma soruyla karşılık verdi: “Bugün ayın kaçı?”

“Dün yediye kalansız bölünebiliyormuş” diye cevapladım.

“Öyle mi? Öyleyse çok fena, Afşin’i biraz zor bulursun” dedi.

Pöf… Böyle olacağını biliyordum. Bir sorunun cevabını öğrenmeye çalışırsan karşına hiç beklemediğin başka sorular çıkar. Devam etti: “Yine de evine bir uğra sen. Bugün üçün katlarından biriyse mutlaka evinde müzikle uğraşıyordur”

Afşin’in oturduğu apartmana geldim ve defalarca dairesinin kapısını çaldım ama Afşin evde yoktu anlaşılan. Tam oradan ayrılıyordum ki karşı daireden bir teyze çıktı.

“Evladım kime bakmıştın?”

“Burada bir arkadaşım oturuyor da, kendisiyle görüşmeye geldim”

“Boşuna gelmişsin” dedi, “Bugün beşe bölünür. Sen boşuna gelmişsin…”

“Nasıl yani? Bugün üçün katlarından biri değil mi? Evinde müzikle uğraşıyor olmalı”

“Tamam ama o sayı beşe bölünüyorsa mutlaka dışarıya çıkar…”

Derken diğer dairenin de kapısı açıldı ve içinden daha yaşlı bir teyze ortaya çıktı.

“Kimmiş gelen?” diye sordu kadına.

“Karşı daireye gelmişler”

“Ne istiyormuş?”

“Misafirliğe gelmiş”

“Misafirliğe mi gelmiş? Bilmiyor muymuş, haftanın tek günlerinde akşam mesaisi yapar o.

“Ama dün yediye kalansız bölünebiliyormuş” dedim hayıflanarak.

Kafam karışmıştı. Geldiğime geleceğime pişman olmuştum. Bu adamın çevresindekiler nasıl insanlarmış böyle?

Söylene söylene uzaklaşıyordum ki yaşlı teyze arkamdan bağırdı: “Bugün eğer dördün katlarından biriyse hiç boşuna uğraşma!”

“Tamam tamam…” Hayret bir şey yaa…

Şu işe bakın. Çaresizlikle parktaki bir banka oturdum. Derken telefonum çalmaya başladı. Gizli bir numara? Açtım. Karşıdan yankılanan ses çok gizemli geliyordu: Sesi biraz Murat Menteş’in sesine benzettim. “Eğer Afşin’i bulmak istiyorsannnn ikilik sayı sistemini kullanmalısınnnn. Gün, ikilik sayı sistemine göre tek ise Afşin tiyatroda, çift ise sinemadadııır…”
“Murat abi? Abi sen misin?”
Telefon kapandı.

Hmm… Bilgisayarlarla ilgili birinin planlarını, sıfırlar ve birlere göre düzenlemesi çok anlamlıydı. Fakat arayan kimdi acaba?
Saat de çok geç olmuştu… “Bari Afşin’in takıldığı bara gideyim” diyerek barın yolunu tuttum.

Barmene tabletimin ekranını doğrultarak  Afşin’in internetten bulduğum bir fotoğrafını gösterdim:

“Bu adamı tanıyor musun?” Elindeki bardağı bezle ovarken fotoğrafa bakıp tanımadığını hatta ömründe ilk defa gördüğünü söyledi: “Ne o? Kafasında şapka mı var?”

İlk defa ha? İlginç. Belki bunlar hatırlamana yardımcı olur diye cebimden iki adet ceviz çıkardım. Cevizin içindeki vitamin ve mineraller zihnini açabilirdi. Sert bakışlarımı şiddetlendirdim. Cevizleri avcumda sıkıştırarak ‘Kütürt!’ diye kırdım. Barmen yutkundu. Avcumu açtığımda kabuğundan ayrılan cevizleri tek tek alıp yemeye başladı. O cevizleri yerken ben ciddi bakışlarımla bir cevap bekliyordum. Bu durum cevizler bitene kadar sürdü. Ardından barmenin gözleri belirdi ve şöyle söyledi: “Asal sayılar…”
Nasıl?
“Asal sayılar” dedi tekrar.
“Nasıl asal sayılar? Kahrolası sen neden bahsediyorsun?”
“Bu fotoğraftaki adam, buraya sadece asal sayılarda gelir”
Kutsal tezek! Nasıl bir bulmacanın içine bulaşmıştım ben böyle?
Başım dönmeye başladı. Kafamda sayılar uçuşuyordu. Tüm verileri toparlamak için hemen tabletimi açıp şöyle not aldım:
Sadece asal sayılarda bara takılıyor. Haftanın tek günlerinde akşam mesaisi yapıyor. Fakat o gün üçün katıysa evde müzik çalışıyor. Lakin o sayı beşe kalansız bölünebiliyorsa mutlaka dışarı çıkıyor. Dışarıya çıktığı zaman, ikilik sisteme göre o sayı tek sayıysa tiyatroya, çift sayıysa sinemaya gitmiştir. Dördün katlarında ise nerede ne yaptığı belli değil. İçinde bulunduğum gün ise beşin katlarından bir gün ve üçe bölünebiliyor ama çift sayı değil.

Öyleyse nerede Afşin Kum?

Cevabı bulursanız hayrına şu adrese postalayın: neredeafsinkum@gmail.com. Cevaplar arasında yapılacak çekilişte kazanan talihliye kitabımı hediye edeceğim. Hangi cevabın doğru olduğunu bilmediğim için herkes kazanabilir. Fakat basılı bir kitabım olmadığı için kazanan kişinin biraz beklemesi gerekecek…

Hayatın yapısını kurma işi şu anda kanılardan daha çok olguların gücü altına girmiş durumda. Hem bunlar şimdiye dek hiçbir zaman hiçbir yerde kanılara temel olmamış olgular. Bu şartlar altında, gerçek edebiyat etkinliği, edebi çerçeveyle yetinebilme iddiasını atamaz ortaya – daha çok, kısırlığının alışılagelmiş bir ifadesi olur böylesi. Edebiyat etkinliği anlam taşıyacaksa, ancak yapma ile yazmanın birbirini kesin biçimde takibiyle ortaya çıkacaktır; bu etkinlik, eylem içindeki topluluklar üzerindeki etkisini, kitabın iddialı ve evrensel jestlerini bildirilerde, broşürlerde, dergi yazılarında ve makalelerde kullana kullana oluşturacaktır. Görülüyor ki, şu anın gereklerine, ona etki ederek yeterli olabilen dil sadece bu çabucak konuşabilen dildir. O dev toplumsal hayat düzeneği için görüşler, makineler için yağ neyse odur; insan bir türbinin başına geçip üstüne makine yağı boca etmez, azıcık yağ püskürtür, nerede olduğunu bildiği oyuklara ve aralıklara.
Walter Benjamin 1928
Tek Yön (YKY – Çeviren: Tevfik Turan)

89

B Planı dergisinin Haziran-Ağustos 2013 tarihli 2. sayısındaki mülakatta, modern Türk şiiri hakkında şunları söylemiştim:

İkinci Yeni’den bu yana, Müslüman şairlerle profan (ya da en azında bir dindarlık işareti taşımayan) şairlerin şiirlerini birbirinden poetik olarak ayırt etmek imkânsız hâle geldi. Fark sadece kelime dağarcığında, ıstılahlarda açığa çıkıyor. Yani “queer” bir şiirdeki “müstehcen” kelimeleri dinî, manevî kelimelere dönüştürdüğünüzde, İslamcı şairlerin yazdığı şiire ulaşabilirsiniz. Buradan hareketle önümüzde üç ihtimal beliriyor: Ya profan, “queer”, Marksist “görünen” şairler de aslında İslamî bir akaide bağlılar, ya bizim İslamcı bildiğimiz şairler hakikatle pek de sahih bir ilişkiye sahip değiller, ya da aslında çağımızda hiçbir şair, yaptığı sanatla hakikat arasındaki ilişkiyi sorunsallaştırmıyor, sadece çağın egemen, genelgeçer estetik ölçütlerine uygun eserler veriyor. Ben tercihimi üçüncüden yana kullanıyorum.

Bu mülakattan aylar sonra, adını anmak istemediğim bir mevkutenin saçma sapan bir haberi vesilesiyle, küçük İskender’in Varlık dergisinin Ocak 2000 tarihli 1108. saysında yayımlanan şiirinden haberdar oldum. Eğer bu şiiri okumasaydım, tezimi kanıtlamak için bir şiir dönüştürecektim. Meğer fakirin kuramsal olarak önerdiği “kelime dağarcığı dönüşümü”nün, “burada yapılmışı var” imiş:

 

Mana Fatihi*

senden selamet istiyorum
ey yüzümün yere eğilmemiş yönü!
ne kalmak korkusu
ne gitmek huzuru
yepyeni bir fırsat tanı aklıma:
odur bulacak olan
bana yakışan, benimle çoğalacak ölümü!

nerde esvabım
nerde değneğim
neden giyindim, neden soyunuyorum
ne zamandır meczubum ben bu âlemde
tanrıdan başka neyim var sual adına
cevabımdır dağ, taş
cevabımdır aşk ile kin
cevabımdır kalp ile ten
işte, tasvirimde biriken

acının acıdan feyz aldığı
o müstakil hararet ânıdır!

zaruridir, öyle tanımlanmalı âdem,
şerdir, kabul, mutlak cehennem
fakat, ne diyedir ayak basarım
meleklerin seccadesi yeryüzüne!
ne diyedir küfr olur dudaklarımdaki dua
ne diyedir karanlığa nüfuz ederim
şüphesiz, günah işlemek değildir niyetim
ben de herkes kadar hayvan
ben de herkes kadar bir ceset siluetiyim!

öyleyse, affetsin beni
önünde secde ettiğim hususiyet!
çekirdeğinde kıvrılıp uyuduğum masumiyet
çekirdeğinde kıvrılıp uyuduğum mahcubiyet
acının acıdan feyz aldığı
o müstakil hareket ânıdır!

yüzümün suya değdiği merhameti bekliyorum
yüzümden merhamet bekliyorum gövdeme
merhem olamaz mı acaba sesime kelimeler
sebep olamaz mı saadetime hicran
duramam ben bu hüzünde elimde kendimle

ıstıraba bulandım
yeni bir netice bulmaya gidiyorum!

cehalet saysınlar âna dadanan sevdamı
terbiyesizlik olsun soyum sopum
ordayım, mihraptayım, ateşteki ciğerdeyim
sülalemdendir, inkâr etmem nefreti
kuvvetimi eklemem kadrime
hatırlanmasın tek bir mısram bile
çünkü ben

hafızayı rehin tutan rehberdeki hasret neferiyim!

redde gelse de manadaki tahakküm
redde dayansa da taksim edilmiş zulüm
yine de celaldir vahşetteki asrî cevherim!

küçük İskender

[*] Dergi elimde olmadığı için şiiri ekşi sözlük’ten kopyaladım. Sözlük’te büyük/küçük harf ayrımı olmamasından dolayı, şiiri aslına uygun aktaramamış olmam kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle şairinden ve okurlardan özür dilerim.

 

kuş lokumu 88

Şahane film Acı Aşk’ın efsane yönetmeni Taner Elhan’ın yeni filmi geliyor!

Kadin Isi

Üç yıl önce bugün babamı kaybettim. İkinci kez. Onu ilk kaybettiğimde on yaşında bir çocuktum, ikinci kaybettiğimde on yedi yaşında bir genç. Babamı ilk bulduğumda on bir yaşındaydım, ikinci kez bulduğumda kaç yaşında olacağımı bilmiyorum.

Babam hasta ve kayboluyor. Annem bunu evliliğinin ilk yıllarında fark etmiş olsaydı her şey farklı olabilirdi. En azından babamdan ayrılırdı ve ben doğmamış olurdum ve o bu kadar acı çekmezdi. Anneler ne çok ağlıyor, siz de fark etmişsinizdir. Annemin ne çok ağladığını, kendi anneniz üzerinden kurduğunuz bir denklemle tahmin edebilirsiniz.

Annem babamın hasta olduğunu babamın kendi kendine yaptığı sohbetler çoğalınca fark etmişti, ve o yıllarda yatağını babamın üç hayali metresiyle paylaşmak zorundaydı.

Emin olun kocanızın üç hayali metresiyle aynı yatağı paylaşmamışsanız, henüz aldatılmış sayılmazsınız.

Babamın kendi kendine konuşmaları çoğalınca, annem çareyi onu doktor doktor gezdirmekte bulmuştu ve o yıllarda mahallemizde bluetooth kulaklığa sahip tek adam babamdı. Annem kocasının hayali üç metresiyle aynı yatakta yatan bir kadına göre fazla hoşgörülüydü ve babam artık kendi kendine konuştuğunda kimse ona deli muamelesi yapmıyordu.

Tanrım, yirmi birinci yüzyılda şizofren olmak ne kadar da zordu.

Bugün babamı kaybedeli üç yıl oluyor. Sabah annemle tüm otobüs duraklarını dolaştık, ve tüm elektrik direklerini, ve tüm büfeleri.

Bugün tüm duraklar babam, ve tüm elektrik direkleri, ve tüm büfeler.

“Kayıp: Görenlerin insaniyet namına aşağıdaki numaraları aramaları rica olunur.”

Bu annemle benim babamın kayboluşunun üçüncü yılında kendimize verdiğimiz hediye.

Her telefon çaldığında heyecanlanacağımız bayramımız kutlu olsun anne.

87


“Mesela Fransız aksanıyla İngilizce konuşan bir Güney Koreliyle ya da 1.80 boyunda tek ayağı olmayan bir Ukraynalıyla sevgili olma ihtimaliniz çok düşük, öyle değil mi Umut Bey?” dedi bir pazar sabahı Umut’un kapısını çalıp karısının trafik kazasında öldüğü haberini veren güvenlik şube memuru. Kapının önünde öylece duruyordu. Bıyıkları yoktu, ama ses tonu bıyıklı birinin ses tonuna çok benziyordu. Telefonda kendisiyle konuşsanız, bu memurun bıyıklı olduğunu hayal ederdiniz.

Umut evli değildi fakat memur ölen kadının Umut’un eşi olduğu konusunda ısrarcıydı. Umut evin içinde, memur ise evin dışındaydı ve dışarıdan bakıldığında derince bir sohbete dalmış görünüyorlardı.

“Bakın beyefendi, belli olasılıklar var. Okuduğunuz kitaplar, sevdiğiniz yönetmenler, sosyal çevreniz, sosyal olmayan çevreniz, tipiniz göz önüne alındığında elde edebilecekleriniz, ya da edemeyecekleriniz. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu sabah trafik kazasında ölen Arzu adlı şahıs, sizin eşinizdi. Biliyorum, bekârsınız, henüz okulunuz bitmedi, evlilik düşünmüyorsunuz, vesaire. Yine de, başınız sağ olsun…”

Umut şaşırmıştı.Teknolojinin geliştiğinden haberdardı; katiller artık cinayet işlemeden adalete teslim ediliyor, tecavüzcüler henüz kimseye tecavüz etmeden serbest kalıp adaleti oyalamıyor, olasılıklar ve istatistikler sayesinde kimlerin katil, kimlerin hırsız olacağı net şekilde hesaplanıyordu. Yine de böyle bir uygulamanın yürürlükte olduğunu daha önce duymamıştı. “Peki memur bey,” dedi, “bir gün kapınız çalınsa ve size hiç tanımadığınız eşinizin öldüğü söylense, siz ne tepki verirdiniz? Yani… ne yapmamı bekliyorsunuz şu an? Buna inanıp sizinle gelmemi mi?”

Bıyıklı birinin ses tonuna sahip bıyıksız memur gülümsedi;

“Beyefendi, bu kadın Fransızca biliyor?”
“Eee?”
“Siz de Fransızca kursuna gidiyorsunuz? Mesela… en sevdiğiniz film ne?
“Ann…”
“ANNIE HALL! Evet, onun da en sevdiği film bu. Bakın, gelmek zorunda değilsiniz. Ama emin olmak isterseniz birkaç sorunuzu cevaplayabilirim.”

Umut düşündü. Sevdiği kadında aradığı belli bir takım özellikler elbette vardı ama bunları kapısının önünde bekleyen bıyıksız bir devlet memuruyla konuşmak istemiyordu. Buna rağmen korkarak sorular sormaya başladı, ki korkmasının sebebi memurun söylediklerinin gerçek olma ihtimaliydi.

“Burcu ne mesela?”
“Kova.”
“En sevdiği renk?”
“Yeşil?”
“Benimki bordo.”
“Bu sadece sevdiğiniz rengin farklı olduğunu kanıtlar. Yine de, Arzu’yu bordo kazağıyla görmeliydiniz.”
“En sevdiği kitap?”
“Alice Harikalar Diyarında Umut Bey.”

Küçükken annesi Arzu’yu uyutmak için ona Alice Harikalar Diyarında kitabını okurdu. Arzu kitabı o kadar çok sevmişti ki, altı yaşındayken maaile dedesinin sadece hobi olsun diye bahçesinde horoz dövüşleri düzenlediği çiftliğine gittiklerinde, etrafta detaylı bir inceleme yapıp bir tavşan deliği bulmaya çalışmıştı. Yaşadığı ilk hayal kırıklığı, dedesinin tavşanları bir delikte değil de kümeste tuttuğunu öğrenmesiyle oldu. Harikalar dolu bir diyarın sadece masallarda olduğunu öğrenmesi için ise birkaç yıl daha beklemesi gerekiyordu. Annesinin ölmesine üç yıl vardı.

Umut’un korkusu, aldığı cevaplarla saatte yüz seksen kilometre hızla mutsuzluğa doğru ilerliyordu ve virajı alıp alamayacağı meçhuldü. Memur haklıysa, hayatının kadını şu an bir morgda katı halde yatıyordu ve Umut sevdiği kadınla tanışamadan dul kalmıştı.

“Peki, Arzu’yla tanışma ihtimalim olduğunu nereden çıkardınız? Dışarıda bu özelliklere sahip onlarca kadın var fakat herhangi biri öldüğünde kapıma bir devlet memuru dayanmadı.”
“Arzu’yla Fransız Kültür Merkezi kafesinde karşılaşma ihtimaliniz vardı Umut Bey. Yakında orada ders vermeye başlayacaktı. Tabii başka ihtimaller de var. Mesela arkadaşınız Utku ile Arzu’nun sınıf arkadaşı sevgili. Ayrıca ikinizin de Prag’a gitme hayali kurduğundan bahsetmem gerek. Maddi durumlarınızı göz önüne alırsak, Prag’a gitmeniz için tercih edebileceğiniz İstanbul’da birkaç tane tur firması var. Prag’ta da karşılaşamayabilirdiniz tabii. Ama bunların dışında internet diye bir şey de var. Arzu’nun yazdığı öykülerden birine internette denk gelip onu beğenme olasılığınız da oldukça yüksekti. Neticede, karşılaşacaktınız Umut Bey. Tekrar başınız sağ olsun. Böyle bir kadını yitirmek sizin için oldukça zor olmalı.”

Umut derin bir nefes aldı ve aldığı nefesi vermesi üç ay sürdü. Arzu’yu düşündü; saçları sarı olsa gerekti. Evlendiği kadını hep sarışın hayal etmişti. Ne yapması gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu, korkusu virajı alamamıştı.

“Şimdi ne yapmam gerekiyor?” diye sordu.
“Cesedi teşhis etmeniz gerekiyor,” dedi bıyıksız memur.