92

kuş lokumu ve cumartesi

kuş lokumu 91

“Ayaklarım çıplak,” diyor, belki demiyor. “Bir kadın vardı,” diyor, “Ve hızla çarptım kapıyı,” diyor “Ve çıktım,” diyor. “Ve yürüdüm,” diyor, “Ayaklarım çıplaktı,” diyor. “Yağmur vardı,” diyor, sonra “Yoktu,” diyor, sonra “Yağmur yoktu,” diyor, sonra “Rüzgar vardı,” diyor, sonra “Rüzgar yoktu” diyor, susuyor, sonra “Yağmur vardı ama rüzgar da vardı,” diyor. “Sonra aralandı biraz bulutlar, güneş vardı sanki,” diyor. “Bi’ kaldırdım başımı,” diyor “Güneş yoktu sanki,” diyor, “Ama oradaydı” diyor, “Yağmur hemen önündeydi güneşin” diyor, “Bazen arkasında……..

………….hayat bazen iyi bir Kırmızı Ev Boyayıcıları parçası kadar ağır, gerçekten ağır… ritimsiz, gerçekten ritimsiz… Ve bazen hiç olmak istemediğin bir şehre sığınmak zorunda bırakacak kadar imansız… Örümcek Büyükannenin oğullarının önünden geçen bir patikada yürümek kadar tekinsiz, çok tekinsiz, salt tekinsiz…  Golfstrim’in sıcaklığı ve devasa sardalye sürülerinin varlığı kadar şüpheli…

Bazen cümleler başlar sonra biter, arası uzun bir boşluk…

K.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 

O pazartesi karnımın ağrısından okula gitmemiştim. Aslında karnımın ağrısı okula gitmemek için bir bahaneydi, fakat bunu sesli dile getirmemle kendimi rolüme kaptırmam bir oldu. O gün iki kez kustum. İlkinde sucuk –sabah 9’da kahvaltıda yemiştim-, ikincisinde makarna –bizim evde öğle yemekleri sadece benim için hazırlanır ve makarna ile patates vazgeçilmezlerimiz arasındadır-. Sucuk kusmak berbat bir şey. Baharatlı olduğu için kustuğunuz zaman boğazınız yanıyor ve boğazınızdaki acı tat uzun bir süre geçmiyor. Keşke sucuk yiyip biftek kusabilsek ama bu pek mümkün değil, hem böyle bir atasözümüz neden yok sahi?

Günlerden pazartesiydi ve saatim üçü gösteriyordu. Saatimin kurma kolu bozuktu, saatler geriye alınalı bir hafta olmuştu; saat ikiydi. Günde herhangi bir sorun yok, günler geriye ya da ileriye alınmazlar ya da kurma kolları bozulmaz. Günlerden pazartesiydi, saatim üçü gösteriyordu, saat ikiydi.

Koltuğa uzanmış televizyon izliyordum. Bir kanalda birilerini bulmaya çalışan bir kadın, bir kanalda başka birilerini bulmaya çalışan başka bir kadın, bir diğer kanalda, birilerine uygun birilerini bulmaya çalışan çok başka bir kadın vardı. Her şey olması gerektiği gibiydi. Gündüz kuşağında birileri bir şeyler aramıyorsa, ortada doğru gitmeyen bir şeyler vardır. Tarihimizde gündüz kuşağımıza saldırılan üç dört büyük olay vardır ve bunlar bizim Pearl Harbor’ımız, bizim 11 Eylül’ümüzdür.

Zaplamayı bıraktım ve bir kanalda kaldım. Ekranda kırk gündür kayıp olan bir lise öğrencisi vardı. Fotoğrafını görmeliydiniz. O fotoğrafı çektirdiği an kaybolmuştu sanki. Otobüs duraklarında, elektrik direklerinde görebileceğiniz sıradan fotoğraflardan biriydi ve çocuk kaybolmadan o fotoğrafı görme imkânım olsa, ailesini uyarır “Çocuğunuz kaybolabilir, aman dikkat” derdim. Adı Eray’dı, on altı yaşından gün alalı on gün olmuştu, kayıp günlerinden biri, doğum günüydü. Ben on üç yaşımdan gün almıştım, doğum günümde kayıp değildim, evimde pasta kesiyordum.  Eray’ın annesi televizyon programından çocuğunu kaçıranlara sesleniyordu ve çokbilmiş sarışın abla kaçıranlara yaptıklarının suç olduğunu tekrar ve tekrar hatırlatıyordu.  ‘Programın adı Kaybedenler Kulübü olmalı’ diye düşündüm ve izlemeye karar verdim.

Eray’ın akrabaları onun ne kadar da zeki bir çocuk olduğundan bahsederken, annem bana kısır ve çay getirdi. Kısır yiyor, çay içiyor, gündüz kuşağında kayıp aranıyor programları izliyordum ve henüz evdeki ilk günümdü. Tanrım, bana neler oluyordu böyle? Kendime olan saygımdan kısır yemeyi reddettim, on saniye sonra kapıdan komşularımızın gireceğinden habersizdim.

Komşular büyük bir gürültüyle salonumuza girdiklerinde koltukta uzanıyordum ve elimde küçük çay bardağını tutuyordum. Girmeleriyle salona olağanın üstünde bir gürültü hakim oldu; kadınlar aynı anda, farklı şeyler söylüyorlar, yine de birbirleriyle çok iyi iletişim kurabiliyorlardı. Annem kısır ve poğaça servisine başladığında manzara şuydu; yüksek desibelli kahkahalarla gülen ve bağırarak konuşan on kadın ve televizyonda ağlayan ve sesi duyulmayan Eray’ın annesi.

Birkaç dakika bu ortama ayak uydurmaya çalışsam da başaramayıp odama çekilmek zorunda kaldım. O gün kısır yemediğim için bir daha kusmadım ve ertesi gün okula gittiğimde yaptığım tek şey, çocuklara annemin komşularla yaptığı kısır partisini anlatmak oldu. Eray aklıma bile gelmedi, hayatımda bir yer etmedi, bulunup bulunmadığını hiçbir zaman öğrenmedim.

İki gün sonra, okuldaki bir evrak için annemden iki adet vesikalık fotoğraf istendi. Annemle beraber fotoğrafçıya gitmemiz gerekti ve kafamı biraz sola yatırmam, biraz daha sola yatırmam ve dik durmam.  Fotoğrafı çektirdikten sonra kendime baktım ve Tanrım, o programdaki kayıp çocuklardan biri bendim.  Fotoğrafı görür görmez annemi uyardım, “Anne,” dedim, “ben galiba kaçırılacağım. Yani, vaziyet öyle gösteriyor.” Annem televizyon programından etkilendiğimi düşünmüş olacak ki pek umursamadı. Oysa ben fotoğrafımın basına yansıması durumunda, beni bulmak için hemen harekete geçecek binlerce kişi olduğundan emindim. Sonuçta bu kadar otobüs durağı yanılıyor olamazdı, ve elektrik direkleri, ve kırk gündür kayıp olan Eray.

 

kuş lokumu 90

Geçmiş zaman şimdiki zamana dönüşüyor inatla.

Hep yaptığım gibi saat bir civarında okulun arka duvarından atlayıp tren yoluna girdim. Eve gitmenin en kısa yolu buydu ama bu gerekçeyi ananeme bile yutturamazdım. Kalınca, düz bir osuruk ağacı dalının ortasındaki pamuksu dokuyu sert bir telle boşaltıp, bahçede yaktığım ateşte sertleştirerek yaptığım pigme çubuğumla, cebimde kalan son çitlembik cephanesini de tren yolunun kenarındaki çeşitli hedeflere atıp tükettim. Cephane olarak kullandığım çitlembikleri toplayabileceğim ağaçlar sadece tren yolu kenarında vardı. Uçları cebimi delmesin diye kâğıda sarılmış 12’lik iki inşaat çivisi cebimdeydi. Biri hafif paslıydı ama diğeri çil gibiydi. İkisini de tren rayının üstüne koyup, çitlembik ağacına çıktım. Tren gelene kadar iki cep cephane topladım. Tren gürültüyle geçti. Bayrak kırmızısı ve krem rengine boyanmış banliyö treniydi. Yük trenleri çok seyrek geçiyordu ama çivileri yassılaştırma oranları aynıydı. İkisi de pırıl pırıl parlıyordu. Hafifçe ısınmışlardı. Bir tanesinin ağız kısmında pek de istenmeyen bir kalınlık kalmıştı, çakı olabilmesi için bir daha raya koymak gerekecekti. Öbürü tam istediğim gibiydi, harika bir çakı olacaktı. Çakı kabzalarını da osuruk ağacından yapıyordum. Kullanışlı ve kötü kokulu bir ağaçtı.
Eve geldim. Annem komşuda, ananem nöbetteydi. Önlüğümü çıkarttırıp kolumdan çekerek sofraya oturttu. İştahsız çocuk muamelesi yapmayı seviyordu,” biz ekmeği üçe böler, birini zeytin, birini peynir, diğerini de ekmek niyetine yerdik,” diye anlatırdı. Dua eder gibi, “İnşallah siz öyle günler yaşamazsınız,” derdi. Sonra dedemin şehitlik haberini nasıl aldığını anlatırdı. Acıklı bir hikâyeydi. Uzun yaşadı, uzun öldü.
Domates salatası çok güzeldi. Domates çekirdekleri berrak ve durgun bir denizin kıyısında parıldayarak göz kırpan küçük çakıl taşları gibi zeytinyağının içine dağılmıştı. Etraflarında kırmızıya çalan küçük adacıklar oluşmuştu. Babam evde olmadığı için ekmeğimi banarak yedim, yanında zeytinyağlı çalı fasulye vardı. Aşırı lezzetliydi. Akşam yatağa dönüşmek üzere yorgan, çarşaf ve yastığımdan oluşan, rulo yapılıp divanın duvara değen kısmına yaslanmış kütleye sırtımı dayayarak en az domates salatası kadar lezzetli ıssız ada romanımı okumaya başladım. Ortalarına gelmiştim, batan gemiden kurtulanların ana besin kaynağı ekmek ağacı meyvesiydi. Gözümde hep bildiğimiz francala ekmek görüntüsü oluşuyordu. Öyle olmadığını biliyordum. Sokakta çocuk sesleri yankılanmaya başladı. Öğlenciler de dağılmıştı. Sokağa çıkmak üzere kitabı bırakıp fırladım. Yağmur başladı. Bir haftadır böyle oluyordu. Akşam ezanı okuduğunda tüm mahalle eve girerdi, girmemekte direneler için “evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine” tekerlemesini kıskançlık barındıran bir neşeyle söylerdik. Yağmur dindiğinde çıkmak için yine çok geç oldu. Bu yağan yağmurun isminin kırkikindi olduğunu o gün öğrendim. İşte tam o anın sonrası geçmiş zaman. Grisi bol, siyahı doygun bir Bresson fotoğrafı gibi.
Sonra da bir sürü şey oldu, ağaçlar, dumanlı şeyler, hafif esen rüzgarlar, uzun yağmurlar ve saçları omuzlarına aysız bir gecenin karanlığı gibi dökülen kadınlar…
Bellek kırılganlaşıyor olmalı geçen zamanla.
Zaman tıpkı terk edilmiş ahşap bir kulübenin imgesi gibi, hayatındaki ilk kadının yitişi gibi, bir alabalığın şarabı sevememesi gibi, istemsiz bir ereksiyon gibi, sertleştiriyor belleği.
Kırılganlık sert olanın değil, sertleşmiş olanın inceliği…

K.
İri bir alabalık turtası dilimi
adına

Afşin’in son yazısındaki problemi çözemeyince içime dert oldu. Cevabı öğrenmek için Afşin’i aradım. Fakat kendisine bir türlü ulaşamadım.

Bir süre problemin cevabını düşünmemeye çalıştım. Fakat başka şeylerle uğraşmak kâr etmedi. Ben de işimi gücümü bırakıp koşarak Afşin’in çalıştığı şirkete gittim. Ofisine vardığımda her zamanki yerinde yoktu.

“Afşin nerede? Bugün işe gelmedi mi?”

Ofistekiler şaşırmış görünüyorlardı. “Dün yediye tam bölünüyordu” dediler, “Afşin böyle günlerde işe gelmez, bunu herkes bilir”

Ne?  Dalga mı geçiyorsunuz? Bu tuhaf insanlarla uğraşmaya niyetim yoktu. Afşin’i ortak bir tanıdığa sormalıydım. Hemen Alper Canıgüz’ü aradım ve Afşin’in nerede olduğunu bilip bilmediğini sordum. Soruma soruyla karşılık verdi: “Bugün ayın kaçı?”

“Dün yediye kalansız bölünebiliyormuş” diye cevapladım.

“Öyle mi? Öyleyse çok fena, Afşin’i biraz zor bulursun” dedi.

Pöf… Böyle olacağını biliyordum. Bir sorunun cevabını öğrenmeye çalışırsan karşına hiç beklemediğin başka sorular çıkar. Devam etti: “Yine de evine bir uğra sen. Bugün üçün katlarından biriyse mutlaka evinde müzikle uğraşıyordur”

Afşin’in oturduğu apartmana geldim ve defalarca dairesinin kapısını çaldım ama Afşin evde yoktu anlaşılan. Tam oradan ayrılıyordum ki karşı daireden bir teyze çıktı.

“Evladım kime bakmıştın?”

“Burada bir arkadaşım oturuyor da, kendisiyle görüşmeye geldim”

“Boşuna gelmişsin” dedi, “Bugün beşe bölünür. Sen boşuna gelmişsin…”

“Nasıl yani? Bugün üçün katlarından biri değil mi? Evinde müzikle uğraşıyor olmalı”

“Tamam ama o sayı beşe bölünüyorsa mutlaka dışarıya çıkar…”

Derken diğer dairenin de kapısı açıldı ve içinden daha yaşlı bir teyze ortaya çıktı.

“Kimmiş gelen?” diye sordu kadına.

“Karşı daireye gelmişler”

“Ne istiyormuş?”

“Misafirliğe gelmiş”

“Misafirliğe mi gelmiş? Bilmiyor muymuş, haftanın tek günlerinde akşam mesaisi yapar o.

“Ama dün yediye kalansız bölünebiliyormuş” dedim hayıflanarak.

Kafam karışmıştı. Geldiğime geleceğime pişman olmuştum. Bu adamın çevresindekiler nasıl insanlarmış böyle?

Söylene söylene uzaklaşıyordum ki yaşlı teyze arkamdan bağırdı: “Bugün eğer dördün katlarından biriyse hiç boşuna uğraşma!”

“Tamam tamam…” Hayret bir şey yaa…

Şu işe bakın. Çaresizlikle parktaki bir banka oturdum. Derken telefonum çalmaya başladı. Gizli bir numara? Açtım. Karşıdan yankılanan ses çok gizemli geliyordu: Sesi biraz Murat Menteş’in sesine benzettim. “Eğer Afşin’i bulmak istiyorsannnn ikilik sayı sistemini kullanmalısınnnn. Gün, ikilik sayı sistemine göre tek ise Afşin tiyatroda, çift ise sinemadadııır…”
“Murat abi? Abi sen misin?”
Telefon kapandı.

Hmm… Bilgisayarlarla ilgili birinin planlarını, sıfırlar ve birlere göre düzenlemesi çok anlamlıydı. Fakat arayan kimdi acaba?
Saat de çok geç olmuştu… “Bari Afşin’in takıldığı bara gideyim” diyerek barın yolunu tuttum.

Barmene tabletimin ekranını doğrultarak  Afşin’in internetten bulduğum bir fotoğrafını gösterdim:

“Bu adamı tanıyor musun?” Elindeki bardağı bezle ovarken fotoğrafa bakıp tanımadığını hatta ömründe ilk defa gördüğünü söyledi: “Ne o? Kafasında şapka mı var?”

İlk defa ha? İlginç. Belki bunlar hatırlamana yardımcı olur diye cebimden iki adet ceviz çıkardım. Cevizin içindeki vitamin ve mineraller zihnini açabilirdi. Sert bakışlarımı şiddetlendirdim. Cevizleri avcumda sıkıştırarak ‘Kütürt!’ diye kırdım. Barmen yutkundu. Avcumu açtığımda kabuğundan ayrılan cevizleri tek tek alıp yemeye başladı. O cevizleri yerken ben ciddi bakışlarımla bir cevap bekliyordum. Bu durum cevizler bitene kadar sürdü. Ardından barmenin gözleri belirdi ve şöyle söyledi: “Asal sayılar…”
Nasıl?
“Asal sayılar” dedi tekrar.
“Nasıl asal sayılar? Kahrolası sen neden bahsediyorsun?”
“Bu fotoğraftaki adam, buraya sadece asal sayılarda gelir”
Kutsal tezek! Nasıl bir bulmacanın içine bulaşmıştım ben böyle?
Başım dönmeye başladı. Kafamda sayılar uçuşuyordu. Tüm verileri toparlamak için hemen tabletimi açıp şöyle not aldım:
Sadece asal sayılarda bara takılıyor. Haftanın tek günlerinde akşam mesaisi yapıyor. Fakat o gün üçün katıysa evde müzik çalışıyor. Lakin o sayı beşe kalansız bölünebiliyorsa mutlaka dışarı çıkıyor. Dışarıya çıktığı zaman, ikilik sisteme göre o sayı tek sayıysa tiyatroya, çift sayıysa sinemaya gitmiştir. Dördün katlarında ise nerede ne yaptığı belli değil. İçinde bulunduğum gün ise beşin katlarından bir gün ve üçe bölünebiliyor ama çift sayı değil.

Öyleyse nerede Afşin Kum?

Cevabı bulursanız hayrına şu adrese postalayın: neredeafsinkum@gmail.com. Cevaplar arasında yapılacak çekilişte kazanan talihliye kitabımı hediye edeceğim. Hangi cevabın doğru olduğunu bilmediğim için herkes kazanabilir. Fakat basılı bir kitabım olmadığı için kazanan kişinin biraz beklemesi gerekecek…

Hayatın yapısını kurma işi şu anda kanılardan daha çok olguların gücü altına girmiş durumda. Hem bunlar şimdiye dek hiçbir zaman hiçbir yerde kanılara temel olmamış olgular. Bu şartlar altında, gerçek edebiyat etkinliği, edebi çerçeveyle yetinebilme iddiasını atamaz ortaya – daha çok, kısırlığının alışılagelmiş bir ifadesi olur böylesi. Edebiyat etkinliği anlam taşıyacaksa, ancak yapma ile yazmanın birbirini kesin biçimde takibiyle ortaya çıkacaktır; bu etkinlik, eylem içindeki topluluklar üzerindeki etkisini, kitabın iddialı ve evrensel jestlerini bildirilerde, broşürlerde, dergi yazılarında ve makalelerde kullana kullana oluşturacaktır. Görülüyor ki, şu anın gereklerine, ona etki ederek yeterli olabilen dil sadece bu çabucak konuşabilen dildir. O dev toplumsal hayat düzeneği için görüşler, makineler için yağ neyse odur; insan bir türbinin başına geçip üstüne makine yağı boca etmez, azıcık yağ püskürtür, nerede olduğunu bildiği oyuklara ve aralıklara.
Walter Benjamin 1928
Tek Yön (YKY – Çeviren: Tevfik Turan)

89