B Planı dergisinin Haziran-Ağustos 2013 tarihli 2. sayısındaki mülakatta, modern Türk şiiri hakkında şunları söylemiştim:

İkinci Yeni’den bu yana, Müslüman şairlerle profan (ya da en azında bir dindarlık işareti taşımayan) şairlerin şiirlerini birbirinden poetik olarak ayırt etmek imkânsız hâle geldi. Fark sadece kelime dağarcığında, ıstılahlarda açığa çıkıyor. Yani “queer” bir şiirdeki “müstehcen” kelimeleri dinî, manevî kelimelere dönüştürdüğünüzde, İslamcı şairlerin yazdığı şiire ulaşabilirsiniz. Buradan hareketle önümüzde üç ihtimal beliriyor: Ya profan, “queer”, Marksist “görünen” şairler de aslında İslamî bir akaide bağlılar, ya bizim İslamcı bildiğimiz şairler hakikatle pek de sahih bir ilişkiye sahip değiller, ya da aslında çağımızda hiçbir şair, yaptığı sanatla hakikat arasındaki ilişkiyi sorunsallaştırmıyor, sadece çağın egemen, genelgeçer estetik ölçütlerine uygun eserler veriyor. Ben tercihimi üçüncüden yana kullanıyorum.

Bu mülakattan aylar sonra, adını anmak istemediğim bir mevkutenin saçma sapan bir haberi vesilesiyle, küçük İskender’in Varlık dergisinin Ocak 2000 tarihli 1108. saysında yayımlanan şiirinden haberdar oldum. Eğer bu şiiri okumasaydım, tezimi kanıtlamak için bir şiir dönüştürecektim. Meğer fakirin kuramsal olarak önerdiği “kelime dağarcığı dönüşümü”nün, “burada yapılmışı var” imiş:

 

Mana Fatihi*

senden selamet istiyorum
ey yüzümün yere eğilmemiş yönü!
ne kalmak korkusu
ne gitmek huzuru
yepyeni bir fırsat tanı aklıma:
odur bulacak olan
bana yakışan, benimle çoğalacak ölümü!

nerde esvabım
nerde değneğim
neden giyindim, neden soyunuyorum
ne zamandır meczubum ben bu âlemde
tanrıdan başka neyim var sual adına
cevabımdır dağ, taş
cevabımdır aşk ile kin
cevabımdır kalp ile ten
işte, tasvirimde biriken

acının acıdan feyz aldığı
o müstakil hararet ânıdır!

zaruridir, öyle tanımlanmalı âdem,
şerdir, kabul, mutlak cehennem
fakat, ne diyedir ayak basarım
meleklerin seccadesi yeryüzüne!
ne diyedir küfr olur dudaklarımdaki dua
ne diyedir karanlığa nüfuz ederim
şüphesiz, günah işlemek değildir niyetim
ben de herkes kadar hayvan
ben de herkes kadar bir ceset siluetiyim!

öyleyse, affetsin beni
önünde secde ettiğim hususiyet!
çekirdeğinde kıvrılıp uyuduğum masumiyet
çekirdeğinde kıvrılıp uyuduğum mahcubiyet
acının acıdan feyz aldığı
o müstakil hareket ânıdır!

yüzümün suya değdiği merhameti bekliyorum
yüzümden merhamet bekliyorum gövdeme
merhem olamaz mı acaba sesime kelimeler
sebep olamaz mı saadetime hicran
duramam ben bu hüzünde elimde kendimle

ıstıraba bulandım
yeni bir netice bulmaya gidiyorum!

cehalet saysınlar âna dadanan sevdamı
terbiyesizlik olsun soyum sopum
ordayım, mihraptayım, ateşteki ciğerdeyim
sülalemdendir, inkâr etmem nefreti
kuvvetimi eklemem kadrime
hatırlanmasın tek bir mısram bile
çünkü ben

hafızayı rehin tutan rehberdeki hasret neferiyim!

redde gelse de manadaki tahakküm
redde dayansa da taksim edilmiş zulüm
yine de celaldir vahşetteki asrî cevherim!

küçük İskender

[*] Dergi elimde olmadığı için şiiri ekşi sözlük’ten kopyaladım. Sözlük’te büyük/küçük harf ayrımı olmamasından dolayı, şiiri aslına uygun aktaramamış olmam kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle şairinden ve okurlardan özür dilerim.

 

kuş lokumu 88

Şahane film Acı Aşk’ın efsane yönetmeni Taner Elhan’ın yeni filmi geliyor!

Kadin Isi

Üç yıl önce bugün babamı kaybettim. İkinci kez. Onu ilk kaybettiğimde on yaşında bir çocuktum, ikinci kaybettiğimde on yedi yaşında bir genç. Babamı ilk bulduğumda on bir yaşındaydım, ikinci kez bulduğumda kaç yaşında olacağımı bilmiyorum.

Babam hasta ve kayboluyor. Annem bunu evliliğinin ilk yıllarında fark etmiş olsaydı her şey farklı olabilirdi. En azından babamdan ayrılırdı ve ben doğmamış olurdum ve o bu kadar acı çekmezdi. Anneler ne çok ağlıyor, siz de fark etmişsinizdir. Annemin ne çok ağladığını, kendi anneniz üzerinden kurduğunuz bir denklemle tahmin edebilirsiniz.

Annem babamın hasta olduğunu babamın kendi kendine yaptığı sohbetler çoğalınca fark etmişti, ve o yıllarda yatağını babamın üç hayali metresiyle paylaşmak zorundaydı.

Emin olun kocanızın üç hayali metresiyle aynı yatağı paylaşmamışsanız, henüz aldatılmış sayılmazsınız.

Babamın kendi kendine konuşmaları çoğalınca, annem çareyi onu doktor doktor gezdirmekte bulmuştu ve o yıllarda mahallemizde bluetooth kulaklığa sahip tek adam babamdı. Annem kocasının hayali üç metresiyle aynı yatakta yatan bir kadına göre fazla hoşgörülüydü ve babam artık kendi kendine konuştuğunda kimse ona deli muamelesi yapmıyordu.

Tanrım, yirmi birinci yüzyılda şizofren olmak ne kadar da zordu.

Bugün babamı kaybedeli üç yıl oluyor. Sabah annemle tüm otobüs duraklarını dolaştık, ve tüm elektrik direklerini, ve tüm büfeleri.

Bugün tüm duraklar babam, ve tüm elektrik direkleri, ve tüm büfeler.

“Kayıp: Görenlerin insaniyet namına aşağıdaki numaraları aramaları rica olunur.”

Bu annemle benim babamın kayboluşunun üçüncü yılında kendimize verdiğimiz hediye.

Her telefon çaldığında heyecanlanacağımız bayramımız kutlu olsun anne.

87


“Mesela Fransız aksanıyla İngilizce konuşan bir Güney Koreliyle ya da 1.80 boyunda tek ayağı olmayan bir Ukraynalıyla sevgili olma ihtimaliniz çok düşük, öyle değil mi Umut Bey?” dedi bir pazar sabahı Umut’un kapısını çalıp karısının trafik kazasında öldüğü haberini veren güvenlik şube memuru. Kapının önünde öylece duruyordu. Bıyıkları yoktu, ama ses tonu bıyıklı birinin ses tonuna çok benziyordu. Telefonda kendisiyle konuşsanız, bu memurun bıyıklı olduğunu hayal ederdiniz.

Umut evli değildi fakat memur ölen kadının Umut’un eşi olduğu konusunda ısrarcıydı. Umut evin içinde, memur ise evin dışındaydı ve dışarıdan bakıldığında derince bir sohbete dalmış görünüyorlardı.

“Bakın beyefendi, belli olasılıklar var. Okuduğunuz kitaplar, sevdiğiniz yönetmenler, sosyal çevreniz, sosyal olmayan çevreniz, tipiniz göz önüne alındığında elde edebilecekleriniz, ya da edemeyecekleriniz. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu sabah trafik kazasında ölen Arzu adlı şahıs, sizin eşinizdi. Biliyorum, bekârsınız, henüz okulunuz bitmedi, evlilik düşünmüyorsunuz, vesaire. Yine de, başınız sağ olsun…”

Umut şaşırmıştı.Teknolojinin geliştiğinden haberdardı; katiller artık cinayet işlemeden adalete teslim ediliyor, tecavüzcüler henüz kimseye tecavüz etmeden serbest kalıp adaleti oyalamıyor, olasılıklar ve istatistikler sayesinde kimlerin katil, kimlerin hırsız olacağı net şekilde hesaplanıyordu. Yine de böyle bir uygulamanın yürürlükte olduğunu daha önce duymamıştı. “Peki memur bey,” dedi, “bir gün kapınız çalınsa ve size hiç tanımadığınız eşinizin öldüğü söylense, siz ne tepki verirdiniz? Yani… ne yapmamı bekliyorsunuz şu an? Buna inanıp sizinle gelmemi mi?”

Bıyıklı birinin ses tonuna sahip bıyıksız memur gülümsedi;

“Beyefendi, bu kadın Fransızca biliyor?”
“Eee?”
“Siz de Fransızca kursuna gidiyorsunuz? Mesela… en sevdiğiniz film ne?
“Ann…”
“ANNIE HALL! Evet, onun da en sevdiği film bu. Bakın, gelmek zorunda değilsiniz. Ama emin olmak isterseniz birkaç sorunuzu cevaplayabilirim.”

Umut düşündü. Sevdiği kadında aradığı belli bir takım özellikler elbette vardı ama bunları kapısının önünde bekleyen bıyıksız bir devlet memuruyla konuşmak istemiyordu. Buna rağmen korkarak sorular sormaya başladı, ki korkmasının sebebi memurun söylediklerinin gerçek olma ihtimaliydi.

“Burcu ne mesela?”
“Kova.”
“En sevdiği renk?”
“Yeşil?”
“Benimki bordo.”
“Bu sadece sevdiğiniz rengin farklı olduğunu kanıtlar. Yine de, Arzu’yu bordo kazağıyla görmeliydiniz.”
“En sevdiği kitap?”
“Alice Harikalar Diyarında Umut Bey.”

Küçükken annesi Arzu’yu uyutmak için ona Alice Harikalar Diyarında kitabını okurdu. Arzu kitabı o kadar çok sevmişti ki, altı yaşındayken maaile dedesinin sadece hobi olsun diye bahçesinde horoz dövüşleri düzenlediği çiftliğine gittiklerinde, etrafta detaylı bir inceleme yapıp bir tavşan deliği bulmaya çalışmıştı. Yaşadığı ilk hayal kırıklığı, dedesinin tavşanları bir delikte değil de kümeste tuttuğunu öğrenmesiyle oldu. Harikalar dolu bir diyarın sadece masallarda olduğunu öğrenmesi için ise birkaç yıl daha beklemesi gerekiyordu. Annesinin ölmesine üç yıl vardı.

Umut’un korkusu, aldığı cevaplarla saatte yüz seksen kilometre hızla mutsuzluğa doğru ilerliyordu ve virajı alıp alamayacağı meçhuldü. Memur haklıysa, hayatının kadını şu an bir morgda katı halde yatıyordu ve Umut sevdiği kadınla tanışamadan dul kalmıştı.

“Peki, Arzu’yla tanışma ihtimalim olduğunu nereden çıkardınız? Dışarıda bu özelliklere sahip onlarca kadın var fakat herhangi biri öldüğünde kapıma bir devlet memuru dayanmadı.”
“Arzu’yla Fransız Kültür Merkezi kafesinde karşılaşma ihtimaliniz vardı Umut Bey. Yakında orada ders vermeye başlayacaktı. Tabii başka ihtimaller de var. Mesela arkadaşınız Utku ile Arzu’nun sınıf arkadaşı sevgili. Ayrıca ikinizin de Prag’a gitme hayali kurduğundan bahsetmem gerek. Maddi durumlarınızı göz önüne alırsak, Prag’a gitmeniz için tercih edebileceğiniz İstanbul’da birkaç tane tur firması var. Prag’ta da karşılaşamayabilirdiniz tabii. Ama bunların dışında internet diye bir şey de var. Arzu’nun yazdığı öykülerden birine internette denk gelip onu beğenme olasılığınız da oldukça yüksekti. Neticede, karşılaşacaktınız Umut Bey. Tekrar başınız sağ olsun. Böyle bir kadını yitirmek sizin için oldukça zor olmalı.”

Umut derin bir nefes aldı ve aldığı nefesi vermesi üç ay sürdü. Arzu’yu düşündü; saçları sarı olsa gerekti. Evlendiği kadını hep sarışın hayal etmişti. Ne yapması gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu, korkusu virajı alamamıştı.

“Şimdi ne yapmam gerekiyor?” diye sordu.
“Cesedi teşhis etmeniz gerekiyor,” dedi bıyıksız memur.

1471840_728831647127909_1104965019_n

İMZA GÜNÜ
Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk yeni kitaplarını imzalıyorlar!
29 KASIM 2013 Cuma
19:00 – 21:00 > 6:45 Dükkan Moda
21:00’den sonra > Bahariye Havuz’da “Açık Sahne”

hepsi 86 jpeg

Bilen bilir:
Biz Doğulular acı yemeyi çok severiz.

Diyeceksiniz ki:
‘Meksikalılar da acı yemeyi çok sever’
Haklısınız.
Zira Meksika da bir yerin doğusu.

Derler ki:
‘Bizde doğuştan böyle. Genimizde var’
Haklılar.
Genetik miras.
Evrim mekanizmasını fazla kurcalamaya gerek yok:
Bazı mirasları istesen de reddedemezsin.
Yine de kafamı kurcalayan şeyler var.

Çocukken bir pazar kahvaltısı esnasında babama,
‘Arkadaş anlamıyorum bir insan tatlı tatlı tatlı yemek varken neden sapıkca acıyı sever’ deyince,
anamla bir ağızdan çıkışmışlardı;
‘Aaaa, oğlum ayıp, denmez öyle, bizim genimizde var’
‘Bende niye yok amına koyum’
‘E ge men!!!’
‘Fıkra fıkra, aklıma bi fıkra geldi de’

Sonra çözmeye başladım.
O miras durduk yerde birikmemişti.
Biz Doğulular acıyı yaşadıkça seviyorduk:

Öğrendiğime göre her şey bir şaplakla başlamış.

Benim ilk hatırladığım komşu kızının kafamı sol lobtan yaran gazoz kapağı mermeri.

Sonra Fener Kadıköy’de penaltı kaçırdı,
ben de maçı uzatmaya götürecek serbest atışı.
İşin kötüsü,
hiç de söylendiği gibi değildi,
asla kıyaslanamıyordu;
elinden gelenlerle gelmeyenler yani,
o an hangisini yaşıyorsan,
o daha acıydı.
Som acı.
Beş faulle kenara gelirken ne düşündüğümü net hatırlıyorum:
‘Kantinciyle konuş Egemen, lahmacunlar çok az acılı.’

Sonra bir sınav esnasında yan sıradaki kızdan kalem istedik.
10 taneden birini dahi vermedi.
Saygı duyduk,
bi bok diyemedik.

Sonra kazağının kokusu yüzünden servisine yazıldığım kız haftasında İstanbul’a taşındı iyi mi?
Her gün servisten inip eve birkaç kilometre yürürken biraz daha sevdim acıyı.
Hiç itiraz etmedim.
Birkaç sene sonra duydum ki nişanlanmış, lavuk başını kapamış kızın.
Çok merak ettim:
Hiç itiraz etti mi?

Sonra Rıdvan düştü, kalkmak bilmedi arkadaş.
Sonra Dolar şaha kalktı, daha da düşmez zaten.
Bir de okul çıkışı kız arkadaşımın yanında 6 kişi küstürünce beni:
O ay pul bibere dadandık.

Meğer aşk acısından acısı; acı aşkıymış.
Hem de daha yeni alevleniyormuş.
Düşünsene,
şu şey,
ne denir ki ona?
Hani şu,
o işte;
Ankara Belediye Başkanı oldu.
Ne dicez canım.
‘Kabus bu, bitince geçer’ dedik.
Ben bir ara belki rüyaya döner mi diye sevmeye bile çalıştım.
Ne gülüyon la!

Sonra tavşan balkondan atladı.

Sonra da o allahın belası trafik kazası.

‘Anne neden eve cin biber almıyoruz?’
‘Alırım oğluma ben neden almıcakmışım?’

Ardından aklımıza geldi:
‘Biz hiç aldatıldık mı acaba?’
E o kafayla aldattık tabii.
Üstelik hepsi gerçekmiş,
öylece çıkınca ortaya,
başladık gece acıkınca pullu cinli tost yapmalara.

Sonra üniversite;
romanlar ve filmler, aşklar ve savaşlar, gerçekler ve yalanlar.
Biliyorsun:
120 milyar kişilik bir çetenin milyonlarca yıllık serüveni.
Suç ortaklığımızın kısa tarihi.

‘Ona ekmek arası pul biber deme bence foo,
daha çok pul biber arası ekmek o’

‘O diil de, biber gazı faranjite iyi geliyo’

‘Saçmalama!’

‘Habanero diye bir Meksika biberi varmış, yedin mi?’

‘Ah foo!’

Ve bir Cuma sabahı o kaçınılmaz sürprizle uyandım:
Mikroplar, bakteriler, virüsler midemi ablukaya almıştı.
Akyuvarların, alyuvarların tüm ulaşım yolları kapatılmıştı.
Bağırsaklarım pasif direniyordu.
Orantısız güç kullanıldığı namelerimden belliydi.

Acıyı unutmak için başka bir şey düşünmeye çalıştım:
Devrim?
Yoksa sırası gelmiş miydi?
Yoksa sırası gelir miydi?
İnsan kendi vücudunda devrim yapabilir miydi?
Orta parmağımı dilliğe atasam,
kalbimi beyin olmak için adaylığını koymaya ikna edebilir miydim?
Vah vah vah!
Şu zavallı hafızam!

‘Aaaah!’

İş başa düşmüştü.
Bir an önce hastaneye gidip kendimi kurtarmalıydım.
Evden bağıra çağıra çıktım.
Nasıl vardım hatırlamıyorum.
O gücü nerden bulmuştum?
Yolu nerden biliyordum?
Bu özgüven de neyin nesiydi şimdi?

Doktoru gördüğüm an bayıldım.
Ayıldığımda oda kalabalıktı.
Herkes arasında fısır fısır bir şeyler konuşuyordu.
Gözlerim annemi babamı arıyor,
bulamıyordu.

‘Uyandım’ dedim.

Birden sustular.
Cehennem yolunda cennet manzarası görmüş bir ifadeyle beni izlemeye koyuldular.

Doktor aksak ritimle konuşmaya başladı, sesini bir açıyor bir kısıyordu:

‘Egemen, dünyanın önde gelen uzmanları aramızda. Karar verdik ki; bu bir mucize. 200 milyarda bir görülen bir hastalık’
‘Ben bugüne kadar toplam 120 milyar insan doğdu diye biliyorum’
‘Haklısın, zaten biz de hiç beklemiyorduk’
‘Allah Allaah’
‘Vallahi bak’
‘Peki ne yapacağız?’
‘Neyi ne yapacagız?’
‘Mucizeyi, yani hastalığı işte, var mı bir çözümü doktor?’
‘Haaaa, ooo, oo, geçti canım o’
‘Nasıl geçti, ilaç mı verdiniz?’
‘Yook, yok, yk, sen fark ettiğin an geçti, bu hastalığın ilacı fark etmek zaten, anlaşılınca hemen geçiyor’
‘Anlıyorum’
‘Şükürler olsun!’
‘Amin’
‘Ancak ne olur ne olmaz, siz yine de fırsat buldukça geziye çıkmayı ihmal etmeyin Egemen Bey’