• Bir yükseltinin dağ olarak tanımlanabilmesi için en az 600 metre yüksek olması gerekiyormuş. Bizim işyerinde 540 metre boyunda bir adam var, kimse ona gerçeği söyleyemiyor.

• Aklımıza çok süper bir fikir gelmiş gibi görünmüyor muyuz hapşırmadan hemen önce?

• Norveç’te ülke haritası çizimi bitirme tezi olarak verilir.

• Kırk beş yıl evrak memurluğu yapmış adam torununa altında ıslak imzası olmayan hiçbir masalı okumaz.

• Tarla traktörü “İş bulabildin mi?” diye sormuş şehir traktörüne. “Tarla traktörleri hakkında kitap yazıyorum” demiş şehir traktörü.

• Niçin fasulye tanesini ıslak pamuğa sarıp uğraştırıyorsunuz ki çocukları? Tek bir patatesi evyenin altındaki dolaba koyun ve sadece bekleyin. İki ay sonra içinde birkaç minik İnka yerlisiyle beraber küçük bir yağmur ormanı köyünüz olacak. Beceremezseniz gelin benimkileri göstereyim.

•  “Ben küçükken şövaleydim” dedi şövalye. “Sonra şairler pazarında çok ucuza bir Y buldum.”

• Armutta akıl olsa plates yapardı.

• “Göz kamaştırıyorsun” dedi adam. “Hey, ben bu taraftayım” dedi kadın.

• Bütün garsonlar açık çay talebine olumlu yanıt verir. Ne var ki bu size açık çay getirecekleri anlamına gelmez. Herhangi biri çıkıp da “İşletmemizin prensipleri gereği açık çay veremiyoruz maalesef” dese ben bu işin peşini bırakırım. Ancak gerçek böyle değil. Şahsen, ülkenin bütün çay bahçelerinde bazı büyücülerin garsonların gözüne perde indirmekte olduğuna ya da bizzat dem büyüsü yaptıklarına inanıyorum.

• Çocuğun ismini “Masraf” koymuşlar. Bu çocuğun ne olamayacağını söyleyeyim: CEO olamaz (imaj sorunu), bankacı olamaz (kavramsal engel), astronot olamaz (zaten kimse astronot olamıyor).

• Kaplumbağanın biri otoban kenarında kendi kendine sövüp duruyormuş. Başka bir kaplumbağa gelip ne olduğunu sormuş. “Yahu” demiş öfkeli. “Yolun ortasında bir çeyrek altın düşürmüştüm, iki gündür alamadım. Tam varacakken, herifin biri durup yolun karşısına koyuyor beni. Öbür yandan niyetleniyorum, hop, bu sefer de denyonun teki alıp bu yana bırakıyor.”

• Rüzgâr hep kazanır, tül hep kaybeder.

• F ı s k i y e tam çalışmıyor. Çalışsaydı f i s k i y e olurdu.

• Kadınların ayrıldıktan sonra bunalıma girdikleri için saçlarını kestirdiklerini sanıyorsunuz. Yo dostum yo; aynı saçları bir başkası okşamasın diye yapıyorlar bunu.

• “Kutadgu Bilig gibiyim” dedi Aleksi Pavloviç. “Herkesin bildiği, kimsenin okumadığı.”

Sırt portreleri yapan bir adam vardı. Onun yüz çizemediğini söylerlerdi. Derlerdi ki: “O yüz çizemez. Tek bildiği saç çizmek” Çizdiği saçlar sanki canlı gibiydi, parlaklıkları, kıvrımları, hatta kırıklıkları. Bir gün yanına gidip dedim ki: “Benim bir portremi yap” “Yaparım ama biliyorsun beni, sadece bana sırtın dönükse”  “Peki” dedim “Ama ben bir aynaya bakıyorsam ve portrede karşımdaki aynadan suratım gözüküyorsa?” “Ayna?.. Olmaz… Tamam… Olur” diye tereddütlü biçimde kabul etti. Çizmeye başladı. Birkaç saat sonra: “Bitti” dedi “Bakabilirsin” Portremi elime aldım ve bakmaya başladım. Aynadaki yüz? Yüzde bir gariplik vardı. Saç gibiydi. Aşırı kıllı bir surat sanki… “Bu yüzü?” dedim portreyi tutarken ressamın suratına kuşkuyla bakarak, “Neden?” Ressamın gözleri doluydu, “Sana söyleyeyim neden böyle ve ben neden hep saç çiziyorum” Kafasındaki saçı çekti ve komple çıkardı: “İşte bu yüzden!” dedi gözlerinden yaşlar dökülerek. Geri çekildim. “Saç!” dedi parlayan kafasıyla üzerime yürürken, “Bunun kıymetini bilmiyorsunuz! Bu-bu çok önemli! Hayatın, canlılığın göstergesi!” “Kafayı yemiş” diye düşündüm dışarı çıkmak için hızla kapıya yönelerek. “Bilmiyorsunuz!” diye bağırıyordu, apartmanın merdivenlerinden aşağıya inerken. ”Görmüyorsunuz!” diye haykırıyordu pencereden, ben sokağın ucundan dönüp gözden kaybolurken…

• Telefon kulübesinde devlet kuracaksan, sırada bekleyenlere hazırlıklı ol.

• Düello denen şeyin mantıklı olması için önce o iki L harfinden birinin ölmesi gerekir.

• Tabanları yağlamak kaçışı zorlaştırır.

• “Bir soda, iki çay ne yapıyor?” dedim. “İyiler be amcası, büyüyorlar işte” dedi garson. Canımı ye garson.

• İnce Şiir: Hamuru asfalta vurdum, ezdi geçti silindir. Yaprak gibi yufka uçtu gitti, dönerse senindir.

• “Ne çalıyorsun?” “Ud.” “Çalma onu, ağız doldurmuyor.”

• İki dozerin dövüşmesi de sevişmesi de hurda esnafını sevindirir. Dozer çok ağır bir imtihandan geçmektedir.

• Rus salatası: bkz. bezelyeli mayonezli patates. Amerikan salatası: bkz. bezelyeli mayonezli patates. İtalyan salatası: bkz. bezelyeli mayonezli patates. Üçüncü dünya savaşı: bkz. bezelyeli mayonezli patates.

• Boş Tribünlerin Öğlen Şiiri: Kademeye girdim, kimse yoktu.

• Adam bağırsak solucanına sormuş: “Nerelisin?” “Karnın nerede doyuyorsa oralıyım” demiş hayvan.

• “Boş damacanaya ne denir?” “Dmcn.”

• Brüt, net ve dara üç kardeş. Brüt ve net bankacı. Darayı cami bahçesinde bulmuşlar, işsiz, manik depresif. Davetsiz olarak sürekli dolduruşa gelir.

• Sinemada ışıklar söndükten sonra gelip yukarı doğru yürüyen insanlar Tibet’in karanlık ve tekinsiz çöllerinde kaybolmuş bir grup serüvenci olamaz mı?

• Müzik kulaklıkları giderek büyüyorken kulakların bununla rekabet edememesi çok üzücü.

• Sadece uzun taç atışlarıyla tanınan bir futbolcuydu, jübilesine top toplayıcıları geldi.

• “Pervane oldum aşkından” dedi adam. “İyi zamanlama” dedi kadın. “Af buyur?” dedi adam. “Oh, püfür!” dedi kadın.

• Sevgili günlük, bugün muza bindik. Üç maymunu oynadık.

• Sivilce, güzel yüzündeki misafir sanatçıdır.

• Zürafanın ses telleri yok ama sorun değil; severse mutlaka söyler.

• “Bilmediklerim bildiklerimi döver” dedi Aleksi Pavloviç. “Çoğunluğun tahakkümünden değil, cahilliğim hep kavgacı.”

Üstü kalsın.

“Bana megabit cinsinden verebilir misiniz?”

“Dohtor bey, ben öle mağabit falan anlamam ama çoh süratliydi” Avuç içleri yere çevrilmiş ellerini kaldırıp indirerek beni çok kesin biçimde temin ediyordu, “Yani bu adam en hızlı internet! Ben sana öyle söyleyim”

Kör itin öldüğü yerdeki bu sağlık ocağında sabah çayımı içip, koridorda bekleyen sabırsız hastaların sızlanmalarının arasından sıyrılıp muayenehanedeki işimin başına geçtiğimde bunun da diğerleri gibi sıradan bir gün olacağını düşünmüştüm.

Karşımdaki kısa boylu adam, bana az önce bir arkadaşının kendi kendine bir internet erişim noktasına dönüştüğünden bahsediyordu. Makul tepkimi verdim:

“İlginç”

Gözlüğümü çıkarıp masaya koydum. Gözlerimi ovuşturduktan sonra önlüğümün cebinden cam silme bezini çıkarıp gözlüğün camlarını ovuşturarak netleştirdim. Bu, yeni ve alışılmadık bir şeyle karşılaştığım zaman sık yaptığım bir hareketti.

“Peki, bu bahsettiğiniz kişi, onu buraya getirebilir misiniz?”

Heyecanla, “Burda zaten. Çağıram gelsin mi?” dedi elindeki şapkayı kapıya doğrultarak.

“Gelsin” dedim gözlüğümü geri takarak. Birazdan tıp hayatımda, dersin ortasında canlanıp dans etmeye başlayan kurbağadan sonra rastladığım en ilginç vaka ile karşılaşacaktım.

İnterneti çeken adam kapıda gözüktü. Uzun boylu, iri yapılıydı. Teni, sıcağın esmerizasyonuna maruz kalmıştı. Görünüşe bakılırsa elbisesinin üzerindeki toz, uzun zamandır soluk elbisesinin tozlanmasını önleyen koruyucu bir katmandı. Buyurup oturmalarını söyledim.

“Arkadaş sizden internete bağlanabileceğimi söyledi” dedim, “Şu anda bağlanabiliyor muyum?”

“Bağlanın da…” dedi tek kaşını kaldırarak, “İnternetim paralı” diye ekledi elini ikaz işareti gibi suratıma dikerek.

“Ama ben sizi muayene edeceğim” dedim şaşkın bir ciddiyetle.

“Parasız gullandırtmıyor internetini. Çünkü çoh yoruluyor” diyerek savundu yanındaki arkadaşı.

Benimle dalga mı geçiyorlardı? Emin olmadığım bir durumda hiç kimseye zırnık koklatmaya niyetim yoktu. “Maillerime bakıp çıkacağım sadece” dedim eskiden kalma bir bahaneyi öne sürerek.

Sandalyede dik oturuyordu. Su gibi terliyordu. Biraz kelce bir adamdı. Kirli sakalı ağarmıştı. Sanki buraya zorla getirilmiş gibiydi. Biraz mırın kırın ettikten sonra:

“Eh. Hadi neyse. Bağlansın bahalım” dedi.

“Bağlanabilirsingiz” dedi diğeri.

Cık cık cık… Bilgisayarın kablosuz ağ bağlantı panelini açtım. “Size ne olarak bağlanıyorum?” diye sordum monitörün yanından kafamı uzatarak.

“Hamit” dedi. “Hamit’i seçecen. Adım Hamit”

Çevrede bulunan ağ listesini yeniledim ve evet. Gerçekten de Hamit adında bir ağ vardı ve sinyal kalitesi mükemmeldi.

“Mükemmel çekiyor” dedim.

Kendinden emin biçimde yan yan gülümsedi: “Sinyal gücüm guvvetlidir doktur bey”

Yanındaki de keyifle ekledi: “Ben ta yuharı mahalleye, üç yüz metre öteye gittiydim oradan bile çekiyorudu bu heh heh hee…”

“Şifre soruyor” dedim memnuniyetsiz biçimde, “Şifre nedir?”

“Bi saniye” dedi gözlerini kısarak işaret parmağını kaldırdıktan sonra, “Şifre düşündüğüm rakhama göre değişir. Düşünüriken bağlan” dedi kısık gözlerinden fışkıran kibirle.

“İsterseniz kendiniz girin şifreyi” diyerek klavyeyi uzattım.

Klavyenin tuşlarını arayarak yazıyor olmasından bilgisayarlara aşina olmadığı çok açıktı. Fakat bilgisayarlarla böyle alakasız biri nasıl bir internet erişim noktasına dönüşebiliyordu?

Bağlandı! Hemen tarayıcıyı açtım ve internette gezinmeye başladım. Sayfalar çok hızlı açılıyordu. Şaşkınlığımı gizlemedim:

“Akıl almaz!”

Bir saniye. Yoksa birileri bana kamera şakası mı yapıyordu? Belki de öyleydi. Üstüme başıma çeki düzen vererek:

“Ama bu iki saniyede de koca bir film indiriyordu hani?” dedim teatral bir abartıyla. Oynadıkları oyuna katkıda bulunayım o halde diye düşünmüştüm. Kamera neredeydi acaba?

“Seyret” dedi diğeri.

Hamit işaret parmağını bilgisayarın kablolu ağ girişine soktu. Az sonra bilgisayarım kablolu ağ bağlantısını algıladı ve bağlandı. Kuşkulu bakışlarla şaşırırken,

“Şimdi dene bahalım” dedi kendinden çok emin bir sırıtışla.

İnternetten büyük bir dosyayı indirmek için tıkladığımda gözlerime inanamadım. Koca dosya anında bilgisayarımda belirmişti.

Şaşkınlıkla, “Demek kabloluda daha hızlısın…” sözcükleri döküldü ağzımdan.

Parmağını çekti ve bağlantı kesildi. Tekrar kablosuz Hamit ağına bağlandım.

“Eh, direk bağlanınca daha bi şey oluyor tabi, permonfaslı!”

“Kotalı filan değil dimi sizin internetiniz?” diye bir soru soracak oldum. Sanki hakaret etmişim gibi sırtını dönerek geriden baktı.

“Sınırsızdır!”

Diğeri söze girdi: “Ama uyukhladığı zaman bağlantı kesiliyoru”

Böyle söyleyince hiddetlendi: “Ni zaman uyuhladım la ben?”

“La giçen daldın ya gahvede.”

“De get!”dedi Hamit elini kaldırarak.

Arkadaşı da bana dönerek, diş etlerindeki çekilmeyi haber veren bir sırıtmayla: “Daha kendinden habarı yok,  horluyorudu dohtor bey bu resmen ehhehehee…” dedi.

İlginç. Demek bağlantı için bilincinin açık olması gerekiyordu.

“Maksimum kaç kişi bağlanabiliyor peki ağınıza?” diye sordum.

“Biz tüm gahve bağlandık arkhadaşa giçen gün” dedi diğer adam. Diğer adamın adı Gürkandı galiba.

“Hmm…”

Aslında bu soruları neden sorduğumu da bilmiyordum. Ben bir tıp doktoruydum. Karşımda da modem yerine çok özel bir hasta vardı. Meselenin kaynağına inmeye çalışıyordum.

O sırada kapı açıldı ve içeriye kafasını uzatan şişman orta yaşlı bir kadın suratında hoşnutsuz bir tedirginlikle: “Doktor bey daha ne kadar sürecek burada bekliyoruz saatlerdiraaaa… ” diye ambulans sireni gibi öttü.

“Geçin efendim! Kapıyı kapatın lütfen” diye kadını payladıktan sonra Nilgün’e (bizim sekreter kız) seslenerek: “Kimse girmeyecek. Herkesin sırası gelince alıyoruz zaten. Başkalarının hakkına saygı gösterin” diye söylendim dışardan duyacakları bir ses tonuyla. Ve gülümseyerek adamlara döndüm:

“Ne içersiniz?”

“Çay alayım” dedi diğeri. Hamit de gazoz istediğini söyledi.

Aralarında bir şeyler konuşmaya başladılar ben de o sırada internette gezineyim diye düşündüm. Bir siteye girmek istedim fakat açılmadı. Tekrar denedim.

“Girme ona!” dedi.

“Bana mı söyledin?”

“Evet, girme ona”

“Siteye mi girmeyeyim? Bağlanmıyor zaten”

“Öle her siteye izin vermiyom. Bazısı dokhanıyor” dedi.

Vay canına! Bu bir tür bağışıklık sistemi olmalıydı. Biyolojik bir güvenlik duvarı!

“Bazı sitelere girmiyormuş. Bakın hele şuna! Çözmüşsün sen bu internet işini!” diye biraz takılayım dedim. Kıs kıs gülmeye başladı.

Aslında Hamit sandığım gibi birisi değildi. Harika bir yeteneğe sahipti ve haklı olarak kendisine saygı duyulmasını bekliyordu.

Hademe Mahmut içecekleri getirdi. Kıl oluyorum bu adama. Kendisinden sonra geldiğim için beni çömezi olarak görüyor. Hastalara yazdığım ilaçları da beğenmiyormuş. Çaycıya benden önceki doktorun daha iyi olduğunu söylerken denk gelmiştim. Duyduğumu fark ettikten sonra susmuştu.

Tıp literatürüne geçecek harika bir buluşa imza atabilirdim. Ünlü olup bu gecekondudan bozma dispanserden kurtulabilirdim. Bütün hayatım boyunca devletin verdiği üç beş kuruş için bu görgüsüz taşralılarla uğraşacak değildim ya. Tıpkı Behçet Hastalığının isim sahibi Hulusi Behçet gibi benim de adımla anılacak bir buluşum olacaktı. Cenavir Sendromu. Ya da durun, adımın tamamı: Cenavir Toynakçı Sendromu. Ne kadar da havalı! Adım bir sendroma fazlasıyla yakışıyordu. Herkes benim sayemde kendi kişisel ağından internete bağlanabilecekti. Literatüre geçerek ölümsüz olacaktım!

Bu sağlık ocağında tıpta büyük bir buluşa imza atılamayacağının farkındaydım. Ne yapacaktım? Stetoskopla adamın bağlantı hızını mı ölçecektim? Ultrason hatta tomografi görüntülerine ihtiyacım vardı. Bu adamın içinde neler olup bittiğini merak ediyordum:

“Şikayetiniz nedir?”

“Çoh kişi bağlanınca içim daralıyor, bazı şeylerin aklıma gelmesinde güçlük çekiyorum”

“Hm, demek çok uzun süre bu yeteneğinizi kullanınca absans ve anksiyeteye yol açıyor”

“Evet” dedi, “aksineteye uğruyorum. Çoh zor oluyor…”

“E golay değil tabi, dünyanın ağına bağlanıyor, gafa yoruluyor” diye destekledi diğeri. Gürkandı herhalde adı. Her neyse…

“Bu duyulduktan beri herkes bana bağlanmayı deniyor. İki de bir kafamı birileri dürtüklüyomuş gibi hissediyorum.”

Hm… Demek beyin faaliyetleriyle direkt ilgisi vardı. Bu bilgiyi de aldıktan sonra bir beyin tomografisi almaları gerektiğini de not düştüm.

“Bi de bezelye yiyesim geliyo sürekli” dedi.

Bezelye? Aklıma tam tahıllıların içinde silikon bulunduğu geldi. Silikon bilgisayarlarda da bulunan önemli bir bileşikti. Aklımda bununla ilişkili olup olamayacağı soruları uyandı. Ama bunun sebebi basitçe protein ihtiyacı da olabilirdi.

“Peki, büyük tuvaletinizi yaparken bir sorun yaşıyor musunuz?” diye sormam üzerine cevapladı:

“Yoh, gayet rahat çıkhıyom tuvalite”

“Gastrointestinal faaliyetler normal” diye not aldım.

“Onlar normal de” dedi, “İşerken zorlanıyom doktur bey”

“Anladım, sık terlediğiniz için su kaybı var. Haliyle bu da oliguriye neden oluyor. Bol sıvı tüketmelisiniz” diye böbrek faaliyetlerini düzene sokacak bir tavsiye verdim.

“Gazoz tüketiyorum. Faydası olur mu?”

“Su içseniz daha iyi olur”

“Gazoz içesim geliyor hep”

“Su daha iyi olur. Bol su tüketin” dedim.

“Gazoz” dedi, “Gazoz içesim geliyor”

Tövbe tövbe… Gazozu kafasına dikti tekrar. Hm? Belki de gazozun içinde de vücudunun çok ihtiyacı olan bir bileşik bulunuyordu?

“Peki, bu özelliğinizi ne zaman keşfettiniz? Hep var mıydı?”

“Yoh” dedi, “bu daha yeni oldu.”

“Ne kadar yeni?”

“Bi kaç haftadır. Yeni daha”

“Nasıl farkına vardınız bu yeteneğinizin?”

“Gayfede Osmangillerinen okey çeviriyoruduk…”

“Evet?”

“Der iken adamın biri bana bağlandı!”

“Bizim Mahmut telefondan bağlanmış buna” diye ekledi arkadaşı.

“Ne hissettiniz?”

“Gafam karıncalanıyorumuş gibi oldu”

“Hm… Daha önce de herhangi bir tuhaflık sezdiniz mi? Ne bileyim, kafanıza modem mi düştü de bu yeteneği kazandınız?”

“Bilemedim ki” dedi arkadaşına bakıp tekrar bana dönerek, “Modim ney?”

“Modem” dedim, “Şu anda siz bir modemsiniz”

“Modim miyim ben şimdi?”

“Evet”

Çok şaşırmış görünüyordu. O kadar şeye şaşırmamıştı da, ona modem dediğime şaşırmıştı.

“Modimmişim ben…” dedi sanki büyük bir kusurmuş gibi.

“İnternete bağlanabiliyorsunuz yani. O anlamda”

“Ha?”

“Bu kötü bir şey değil” dedim.

“İyi bari” dedi. Zorlanarak tebessüm etti. Onu, var olan bir terimle tanımlamam hoşuna gitmemişti anlaşılan. Eşsiz olduğunu düşünüyordu. Onu bir kalıba sokmam keyfini kaçırmıştı.

“Önceden, ne bileyim elektronikle, radyo sinyalleri yayan bir cihazla bir ilginiz, bir ilişkiniz oldu mu?”

“Radyo değel de küçükkene ayağıma tilevizyon düşürmüşüdüm. Ondan sonra da elektroniklen çoh ilgim olmadı”

“Belki o gün kahvede olan bir olayla ilgisi olabilir bu yeteneğinizin” diye sesli düşündüm.

O anda gözleri belirdi:

“Sizce okeyde çifte gitmemin bununla bi ilgisi olabilir mi?” Çok ciddi görünüyordu.

“Hayır, onunla ilgisi olduğunu sanmıyorum”

“Namık enseme sert bir şaplak atdıydı, elinde de cep telefonu vardı?”

“Bunun genetiğinizi değiştireceğini sanmıyorum. Olsa olsa enseniz kızarmıştır. Peki… O gün, değişik bir şey yiyip içtiniz mi, normalden farklı olarak?”

“Marul yedim” dedi, “Marul yemiyorudum ne zamanadır. Pazardan marul aldım yedim.”

“Hayır marulla bunun bir alakası olduğunu sanmıyorum”

“Hanım ekşili köfte yaptıydı. Hiç yapmaz.”

“Sanmam”

“Ispanaklı börek?”

“Hayır Hamit, bunların hiçbiriyle ilgisi olduğunu sanmıyorum. İlginç bir durumla karşılaşmadın mı? Düşün biraz.”

“Hmm… Köye gelen yabancılarla bir alakhası olabilir mi?” diye sordu biraz düşündükten sonra. Yabancılar mı?

“Ne türden yabancılar?” dedim.

“Daha önce hiç görmediğim türden insanlar”

“Yaa… Ne gibi?” Merakım artmıştı. Arkadaşı araya girdi.

“Şu sarı giysili veletleri mi diyon?”

“Hee…”

“Le onlar yabancı neyim değel. Bizim Nurşen yengenin torunu onlar. Sen naaptın?”

“Haa…”

Arkadaşı Hamit’ten daha mantıklı öneriler sürmeyi denedi:

“Belki de çayın içindeki neden olmuşdur. Artık hep katkı maddesi katıyolar ya her bi şeye. Genetiğiynen neyin oynuyolar. Ondandır. Süleyman’ın kahveye gitmeyelim diyorum sana. O adamın çayın içine ne kattığı belli değil”

“La niye şimdi Süleymanı mezeleniyon? Ne kötülüğünü gördün adamın de hele. Doktur beyin önünde ne mezeleniyon sen?”

“Yahu bırah allaşkına hiç bilmediğim şey sankı”

“Sus! Adama dün etmediğini bırahmadın zatin!”

Diğeri fıttırarak sordu:

“Ya n’apacağıdım?”

Bir süre daha saçmalamalarını izledim. Tartışma alevleniyordu araya girdim: “Sakin olun”

Bu adam başımıza iş çıkaracağa benziyordu. “Gürol Bey sizi dışarı alalım. Hastayla yalnız görüşmek istiyorum” Adını yanlış söylemiştim sanırım.

Araba farı gören kedi gibi başını çevirdi:

“Nası? Beni aradan cıgaramazsıngız!”

“Güvenliği mi çağırmamı istiyorsunuz?” dedim. Bu sağlık ocağında güvenlik filan yoktu elbette ama böyle söyleyince biraz duruldu. Fakat birden:

“Kablosuz ağa!” diye adamın üzerine püskürdü.  “Siz de kendinizden utanın baytar efendi” diyerek beni tekzip etti ve kapıyı açıp çıktı gitti.

Yaratıcı ve pratik hakaretlerde bulunmuştu. Anlaşılan zekâsını küçümsemiştim. Dışarda bekleyen kadın hala söyleniyordu: Bıdı bıdı bıdı. Kapıyı kapadım. Gürol’u da devre dışı bıraktığımıza sevindim. Gürkan mıydı yoksa?

Hamit adamın arkasından: “Bu herifi hiç sevmem zaten. Bunun babası da toynakçıydı kendi gibi” dedi. Toynakçı? “Toynakçı benim soyadım” dedim. Elinden kaçan sabunu yakalamaya çalışıyormuş gibi panikledi:

“Şe- a- e- essahtan mı? Gusura kalmayın doktur bey” dedi kızararak, “Bilemedim”

“Boş ver” dedim. Bunların hiçbir önemi yoktu. Toynakçı adı bundan sonra anlamını çözemediğim bir küfür yerine modern çağın en büyük fenomeniyle birlikte anılacaktı.

“Zaten ben iyiyim dedim zorunan getirdi beni buraya. Benim bi şeyim yoh”

“İyi mi? Hamit, sen iyiden de fazlasısın” dedim, “İkimiz çok zengin, çok ünlü olacağız!”

“İnternetten gazandığım üç beş kuruş gayfede içtiğim çay parasına anca yetiyoru”

“Geniş düşünmüyorsun Hamit” dedim elimi omzuna dayayarak, “Geniş düşün. Eğer sendeki bu sırrı çözersek, herkes dilediği gibi istediği her bilgiye erişebilecek. İkimiz de dünyaca ünlü olacağız” Elimle ileriyi işaret ederek hayali bir gelecek resmine hayranlıkla bakıyordum. O da anlamsızca benim baktığım noktaya bakıp bir şeyler görmeye çalışıyor gibiydi.

“Benim gördüğümü sen de görebiliyor musun Hamit!” dedim, “Görebiliyor musun?” Gözlerini kıstı.

“Görebiliyorum doktur bey” dedi.

“Görebiliyor musun Hamit!” dedim.

“Görebiliyorum doktur bey!” dedi neşeyle.

Hey yavrum be! İkimiz de fena gaza gelmiştik.

Gerekli tetkikler için detaylı bir araştırma lazımdı. Şehir merkezindeki hastanenin başhekimi tıp fakültesinden hocamdı. Beni severdi. Onu aradım ve “Şu an yanımda harika bir şey var hocam. Bunu siz de mutlaka görmelisiniz!” diyerek durumu açıklamaya başladım. Sözlerimle okşanan Hamit’in gururu, oturuşunu şekilden şekle sokuyordu. Hocam, bana ne gerekirse sağlayacağını ve hastayı görmek için sabırsızlandığını söyledi.

Dışarı çıkmak için kapıyı açtığımda müdürün memnuniyetsiz bakışlarından oluşan duvara tosladım. Hakkımda şikâyet olduğunu söyledi. Ben de ona istifa dilekçemi uzattım neşeyle. Bu, uzun zamandır yapmayı hayal ettiğim bir şeydi.

Otobüsle şehir merkezine gitmek üzere yola çıktık. Yolda kim bilir kaç tane daha gazoz içti. Bir kısmı da üstüne döküldü:

“Bez neyin bir şey var mı Doktur Bey?”

Cebimden çıkardığım gözlük camı beziyle elbisesinin üstündeki gazozu silerken sanki sevgilisinin üzerine titreyen bir adam gibi göründüğümü fark edince oturuş şeklimi değiştirdim.

Yolda başhekimin bizi kapıda karşılayacağı gibi bir beklentiye kapılmıştım. Hastaneye vardığımızda sekreterine Başhekimle görüşeceğimizi belirttikten sonra beklememiz gerektiğini söyledi. Beklerken Hamit’in keyfi gayet yerindeydi:

“Doktur bey, gazozum bitti”

Kalkıp bir yenisini alıyordum. O dolu şişeyi dikerken ben de boş şişeye bakarak düşünüyordum: “Sebebi hangi madde acaba? Sodyum benzoat?”

Uzun süre bekledik. Sekretere “Hocanın öğrencisiyim, bizi bekliyordu” şeklindeki hatırlatma çabamı: “Geldiğinizi söyledim başhekimimiz müsait olunca haber verecek” diye karşıladı sinirli bir nezaketle.

Birkaç gazoz sonra nihayet sekreter içeri geçebileceğimizi söyledi. İçeri girdiğimizde başhekim telefonla konuşuyordu. Geçip oturabileceğimizi işaret etti. Oturduktan sonra da uzun süre konuşmaya devam etti.

Hamit depoladığım gazozları lıkırdatıyordu ben de önümdeki dergilerle haşır neşir oluyordum.

Kısık sesle sordum: “Açık mı kaldı ki internetin? Ondan mı böyle sürekli?”

O da şişeyi ağzından çıkarmadan gözlerini belirterek bu konuda fikri olmadığını ifade etti.

Başhekimin konuşması bitince “Hoş geldiniz” dedi ve bana nasıl olduğumu sordu. İyi olduğumu söyledim sabırsızlıkla: “Siz nasılsınız?”

“Sağ ol canım, ben de iyiyim” dedi ve derin bir nefes aldı. Hiç de iyiye işaret olmadığını sezdiğim bir sessizlikten sonra:

“Sen gelmeden önce biraz araştırdım bu meseleyi ve birkaç meslektaşımdan da yardım aldım… Hastadaki bu morfolojik durum, genetik fonksiyonlara bağlı olarak oluşan bir tür adaptasyon” dedi Hamit’i işaret ederek.

Nasıl yani?

Son zamanlarda bu tür vakalara çok rastlandığını söyledi. İleride insanların makinalarla iç içe geçeceğini ve bunun da çağdaş evrimin bir parçası olduğunu belirtti. Bu hastalık da zaten Koreli bir bilim adamı tarafından yakın zamanda bulunmuş: Dong Wong Bong Sendromu.

Pöf. İsme bak. Kanepe yayı gibi.

Bu yeteneğe sahip kişilere Radroid deniyormuş. Radyo ve droid kelimelerinin bileşiminden türetilen bu kelime radyo dalgalarını alıp, yayabilen insanlara verilen genel bir isimmiş. Eğer dalgalarla yemekleri filan ısıtabilseydi bu yeni bir fenomen olabilirmiş. “Ama” dedi, “maalesef senin Hamit, sıradan bir radroid”

Başımdan aşağı acı soslu kaynar sular döküldü. Hayat sürprizlerle doluydu.

Başımı çevirip “İşe bak yaa” der gibi Hamit’e baktım.

Bana bilimsel makaleleri daha sık takip etmem gerektiğini ve yeniliklerle daha çok ilgilenmem gerektiğini salık verdi. Zaman değişiyordu, hızlı olmalıydık.

Çarpıcı ve yamultucu açıklamalarına devam etti:

“Radroidler en yakınındaki telefon şebekesinden internete bağlanırlar” Yani interneti kaçak olarak kullanıyorlarmış. “Suç işliyorsunuz. Yaptığınız şey yasal değil” diyerek uyardı.

Sıkıntıdan damarlarım kasılıp büzülüyordu, vazospazm geçiriyordum.

Ve artık gitmemiz gerektiğini hissettirerek bu bilgileri İnternetten daha detaylı olarak elde edebileceğimi söyledi.

Hamit “Benden bağlanabilirsin” dedi. Az önce aramızda konuşulan lafları hiçbir tarafından anladığını sanmıyordum.

Dışarı yollandık.

Gözlüğü çıkardım ve gözlerimi ovuşturmaya başladım.

Sağlık ocağındaki o güzel işimden de istifa etmiştim…

Cebimden çıkardığım bezle gözlüğün camını sildim. Bu yeni ve alışılmadık durumlarda yaptığım saçma sapan bir davranıştı.

Şimdi elimdeki tek şey harika bir buluş ya da milyarlar değerinde bir yatırım yerine sadece terli bir adamdı.

Hamit : “Doktur bey. Bana bir gazoz daha alır mısın” dedi. “Susadım”

Gözlüğü taktım. Her şey daha bulanık görünüyordu.

“Olur…” dedim titrek bir tonda, “Ben de o sırada maillerime bakarım”

Ve rüzgâr her zamankinden daha şiddetli esiyordu…

Suriye’de büyük oynadınız ve çok büyük kaybettiniz. Bütün müttefikleriniz nezdinde itibarınızı yitirdiniz.Çember iyice daralıyor.Döndünüz ülkeye geri. Beklemediğiniz bir muhalefet ile karşılaştınız. Çoluk çocuğun,kendi sivil vatandaşlarınızın, masum insanların üzerine gaz bombalarıyla saldırmaya başladınız.
Bu ayaklanmayı on bine yakın yaralı ve onlarca ölü ile bastırdınız diyelim. Ardından bu tarzın doğal devamı olarak sorumlu gördüklerinizi tüm Türkiye’de gözaltına almaya başladınız. Herkesi stadyumlara topladınız. Bu eylemlere destek veren yazarları, gazetecileri, oyuncuları, şarkıcıları, sporcuları, twitter ve facebook kullanıcılarını tutukladınız. Ve yeni cezaevleri inşa etmeye başladınız. Dünyada böyle bir ülke, böyle bir yönetim kaldı mı be kardeşim?
Ülkenin yarısını ölü görseniz kılınız bile kıpırdamayacak, o belli oldu iyice. Ancak ortaçağda değiliz. 15-20 milyon insan hapishanelere de sığmaz.Tek şansınız vardı uzlaşmak. Onu da kullanmadınız. Ne olacak şimdi? Şiddete devam etmek zorundasınız. Başka hiç şansınız kalmadı. Türkiye tarihine geçtiniz. Yetmedi. Dünya tarihine de geçeceksiniz. Bu ülkede yaşayan insanlar ölüm korkusunu aştı artık. Kolay gelsin size…

• Kervancıya sorarsan devenin yavaş olduğunu, deveye sorarsan kumun sıcak olduğunu, kuma sorarsan devenin çok ağır olduğunu söyler. Hiçbir şey sormazsan kervanda kaç deve olduğundan başka bir şey öğrenemezsin.

• “Kitabınız otobiyografik öğeler taşıyor.” “Öğe taşımıyor, tamamen otobiyografik.” “Nasıl olur, bunların hepsini yaşamış olamazsınız?” “Yaşadım.” “Ne zaman?” “Yazarken.”

• Fizik bizi karşılıksız seviyor, yerçekimi olmasaydı tabağımızı kaldırıp çorbayı sıyıramazdık.

• Yerli malları haftasını kutladığımız bir gün öğretmen sınıf kitaplığındaki Rus klasiklerini çöpe atmıştı.  Sonra olayın CIA komplosu olduğu ortaya çıktı.

• Bugüne kadar Marcel Proust’lu bir kurabiye reklamı izlemedim. Çıkardığım sonuçlar şu; reklamlar çok uzun olmamalıdır.

• Yumruğumun caydırıcı gücüne hep güvendim ama beni sadece acil servis doktorları takdir etti.

• Açık bir kitabın gölgesi kapalı kitabın gölgesinden daha büyük. Konu kitap gölgesi olunca karanlıktan değil, ağaçlarınki gibi bir serinlikten bahsediyorum.

• Kuşa benzemeyen uçak, sineğe benzemeyen helikopter yaptım diyen bir deli henüz çıkmadığına göre uygarlığımız hâlâ tam kapasite çalışmıyor.

• “bni hc anlmiosn” dedi. “Haklısın” dedim.

• Adam dört kadınla evlenmişse o evde oligarşi vardır.

• Çeyiz sadece sandık demek değildir.

• Tavuk, göğüs ağrısı şikâyetiyle doktora gitmiş. Adam muayene etmeye bile gerek görmemiş: “Sen ölmeden lades tutuşmalarına izin verme.”

• Halay Başı Şiiri: Boncuk düştü bayıldı, tespih koptu dağıldı.

• “Haz’rol” dedi komutan. “Hazıra dağ dayanmaz” dedi asker. Üç gün üç gece dans etti sonra.

• Şimdi eğri oturup doğru konuşalım; hepimizde az çok bel fıtığı var.

• Krakerin bütün susamlarını tek tek söken dostuma “Susamlı kraker sevmez misin?” diye sorunca “Seviyorum ama ayrıştırmak zevkli” dedi.

• “Aç kucağını fillere, kin değil o; vefa” dedi Aleksi Pavloviç. “Aç kulağını, dinle bak; tırtıllar gargara yapıyor.”

Eylemlerle ilgili naçizane tespitler.
1.Bir kuşaktan değil bir Tür’den bahsediyoruz. Omurgalı bir tür. (Meraklısı bu Tür’ün özellikleri ve bu volkanın patlamaya doğru gidişi ile ilgili yıllar önce yazılmış iki yazıyı-Monitör Alacasında ve 21.Yüzyılın Proletaryası okuyabilir.)
2. Eylemleri yapanların önemli bir kısmı ilk intikamlarını öncelikle kendi anne-babalarından alıyor. Devleti yönetenlerin “Hadi çocuğum. Anladık. Dön evine artık.” tarzı pışpışlarına bu nedenle çok kulak asmazlar. Evlerine dönmezler. En fazla döner gibi yaparlar.
3.Üzerlerine en olmaması gereken şekilde gidildi. Yıllardır evdeki bilgisayarlarında toplu olarak savaş simülasyonları oynayan bir Tür’ü, üç otuz lira maaş verip polis üniformaları giydirip ellerine biber gazı tutuşturduğunuz gencecik halk çocuklarıyla bertaraf edemezsiniz.
4.Zekiler. Çok zekiler. Herşeyin 8-10 yaşlarından itibaren tamamen farkındaydılar. Umursamaz göründüler. Kayıt ettiler. İçin için alay ettiler.Hepimizi işlettiler.Şimdi de hepimizi güldürüyorlar. Zira yıllardır yaşadıkları duygusal acılara bir kalkan gibi kullandıkları can yoldaşları olan mizah şimdi en etkili saldırı silahları

5.Zeki olmalarından daha önemli bir özellikleri daha var. 31 Mayıs 2013 öncesi yıldızlarında pek rastlanmayan bir özellik bu; ahlak sahibiler. Mekanda bir duruşları var.Ve artık bu muazzam da bir gövde kazandı.
6. Bir sanal gerçeklikten gelerek bütün dünyanın-özellikle kendi bazı idollerinin de- alkışladığı bir toplumsal gerçeklik yarattılar.Ve daha önemlisi bunu sevdiler. Sevmeselerdi Tayyip Erdoğan “N’olur eylemlerinize devam edin.” diye bizzat gidip yalvarsa bile evlerine geri dönerlerdi. Ama sevdiler…
7.Acıya daha önceki kuşaklardan çok daha alışıklar.Çoğu parçalanmış ailelerden geliyor ve acının her türlüsüne bağışıklar. Dolayısıyla biber gazı sökmediği gibi tehdit, gözdağı, şantaj vb. eski yıldırma usulleri de onlara kolayca sökmez. Ölüme çok yakın yaşıyorlar zaten zihinsel olarak.
8. Ancak en az kendileri kadar zeki ve matrak birisine kaybedebilirler. Dolayısıyla direnişçileri alaşağı etmek isteyenler, mesela Cem Yılmaz’a başkanlık teklif etmeliler.
9.12 Eylül 1980’i sonlandıran bu Tür Türkiye’deki bütün sanatları da kökten değiştirecek. Artık sinemacılar ağır ağır açılan kapılar, susarak birbirlerine boş boş bakan insanlar içerikli filmler zor yaparlar.
10.Daha önceki egemen sınıflar sokak eylemleri yaparak iktidarı hedefleyenler için şöyle düşünürlerdi aşağı yukarı: “Kim ki bunlar? Benim şöförüm, hizmetçim, kapıcım mı beni devirecek? Tahsilsiz adamlar mı beni yönetecek?” Oysa şu anki eylemlerde yer alanların bazıları egemenlerin bizzat kendi çocukları olabileceği gibi sokaklardaki kahir ekseriyet pek çok egemeni her bakımdan sulu götürür susuz getirir.
11.Üretimden gelen bir güçleri yok. Fakat tüketimden gelen güçleri var.Ve bunu kullanmaya başladılar. Allah eski kafalı kapitalistlere kolaylık versin bundan sonra. Bu Tür’ün üzerine parlak zekalı reklamcılarınızla da artık yürüyemezsiniz. Zor.
12. Bundan sonra iktidarlar gittiklerindeki topyekün gidecek. Siyasetçi gider,medya ve diğer işbirlikçi sermaye kalırdı eskiden mesela. Şimdi bu konuda da bir birliktelik sergilenecek gibi gözüküyor!
12.Bu dünya kimseye kalmayacak. Malum. Ancak sıralı ölüm üzerinden düşünürsek 30-40 yıl sonra da bu dünyada onlar olacak. Bu günden itibaren bizden daha fazla ömür sürecekleri bir gezegen ile ilgili hak talep etmelerinden, karar alma süreçlerine katılmak istemelerinden daha doğal ne olabilir?
13. Mevzu bitti aslında. Bu dünyadan gelip geçmekte olan biçare ölümlüler,sıradan kullar olduğumuzu düşünüyorsak eğer, onların geliştireceği yeni siyaset biçimlerini,yeni sanatları sessizce ve saygıyla izlemekten başka birşey düşmez artık biz eskilere. Herkes sırasını bilebilmeli. Bilmeyenlerin işi çok zor görünüyor bundan sonra.

Kabus Kerim – Yaz Gazeteci Yaz