Aksiyon Filmi : Önce sürat teknesi sahnesini yaz, gerisi gelir.

Bekâr Yemeği : İlk evvela soğanı doğra, salçayı dök. Allah kerim.

Modern Sanat : Streç filmle saracak bir şey bul.

Berberde : Selam ver ve sus. Sonrası berberin işi.

Portakal Soyarken : Gözüne fışkıracak.

Markette Oyuncak Reyonunda : Bas o orgun tuşlarına.

Kitapçıda : Tanıtım yazısı için arkasını çevir. İn aşağı, fiyatı gör. Tanıtım yazısını geç.

Tırtıl : Acele etme, tadını çıkar.

Kirpi: Durma öyle.

Eşek: Git ve o cep telefonu melodileri için telif ücretini al.

Dans : Ayaklarını seyretme. Evde de seyredebilirsin onları.

Çocuğa Top Alırken : İki elinle bastırarak sağlamlık kontrolü yapma. Hiçbir top öyle patlamaz.

Geçen akşam eve giderken otobüste, kitap okuyan bir kız dikkatimi çekti.  Biraz eğilip kitabın kapağına baktığımda benim yazdığım kitaplardan birini okuduğunu fark ettim.  “Şu tesadüfe bak” diye düşündüm, “Çok şanslı bir okurmuş, yazarı karşısında duruyor.” Sonra kıza:

–    Merhaba. O elinizdeki kitabı ben yazdım, dedim.
–    Ne güzel, dedi başını kaldırıp.
–    İmzalayabilir miyim? diye sordum heyecanla. Ama o benimle aynı heyecanı paylaşıyor görünmüyordu. İlave ettim.
–    İsterseniz imzalayabilirim.
–    Hayır,  dedi. Kitaplarımı imzalatmıyorum. Üzerine not bile almıyorum. Çok dikkatliyim bu konuda. Teşekkür ederim.

Tekrar başını kitaba gömdü. Bozulduğumu belli etmemeye çalışarak arkadaki boş koltuğa geçtim. Bir süre bu meseleyi düşünmemeye çalıştım ama içim içimi yiyordu. Sonra kalktım ve kızın yanına gidip:

–    Ver şu kitabı! dedim elinden alarak. Alelacele ön kapağın arkasına bir şeyler karalamaya başladım.
–    Ne yapıyorsun? Kitabımı geri ver! dedi.
–    Ben yazdım!  Dedim. Benim kitabım bu!
–    Hayır! dedi. Bir sürü para verdim ben ona! Kitap benim!  Kitabı çekiştirmeye başladı. Direndim.
–    Bırak kırıştırıyorsun! diye cırladı. Ama nasıl bir cırlama.
–    Al! dedim kitabı buruşturup fırlatarak. Kitabına kalmadık!

Ağlamaya başladı. Tüm otobüs arkaya dönmüş bizi izliyordu. Neyse ki durağa gelmiştik. Kapılar açıldı ve çabucak indim. Asabım fena halde bozulmuştu. Yazara hiç saygı yoktu şu insanlarda. O gün anladım ki; Türkiye’de yazar olmak gerçekten çok zordu…

.

(Yanlış anlayanlar için gerekli görülen not: Bu bir öyküydü. Basılı bir kitabım da yok.)

Bunun tamamen kendi hayat hikâyem olmasını isterdim ama en iyi arkadaşıyla aldatılan birinin öz hikâyesi o meşum noktadan sonra ilginç olmuyor. Statik elektriğin tuhaflıklarına karşı duyduğumuz alaka kısa sürer ama akıp giden, enerjiye dönüşen elektrik koskoca şehirleri aydınlatır. Ben, yani aldatılan adam, balonlarda ve kabarık saçlarda çocuk eğlendiriyorken, o baraj kurduran, fabrika çarklarını döndüren bir kadın, öbürü ise arazi kapatan bir enerji kodamanıydı.

İsim vermeyeceğim. Öbürü benden daha yakışıklıydı. Hatta ikimiz birlikte değerlendirildiğimizde o “yakışıklı” klasmanına girerken ben “Yakışıklının yanındaki arkadaşım bi müsaade eder misiniz fotoğraf çekiyorum da?” gibi incelikli iltifatlar alıyordum.

Benden daha uzun boylu, benden daha sporcuydu. İkimiz birlikte okul takımında oynamıştık ama ona “Al da at” diyenler bana “Kademeye girsene, baston mu yuttun” diye bağırırdı.

Okuldan kaçma anılarında başrolü bölüştüm onunla. Sırlarımı söyleyecek kadar -saklayacağına inanmaktan çok beni anlayacağını bildiğim için- yakın olduğum biriydi. Severdik birbirimizi.

Beni spora alıştırdı fakat buna rağmen ona sportmen diyemeyeceğim. Sportmenler hile yapmaz. Gözümün içine bakarak sevgilimi alıp götürdü.

Evlenecektik. Evlenmeyi düşünen insanların ellerinde sık gördüğümüz şu mobilya kataloglarındaki şıkır şıkır mutfak dolapları, televizyon sehpaları rüyamıza giriyordu. Öbürü bize bu kataloglardan getiriyordu. Posta kutusuna bırakılan bütün ıvır zıvırları bizimle paylaşıyordu. Ben de bu iyiliklerini karşılıksız bırakmıyormuşum meğer. Üçümüz beraber kestane yerdik, koşuya çıkardık, beraber pazara bile gittik. Pazar yerinde bir kere “Yenge de patatesten iyi anlıyor” dediğinde şüphelenmemiştim.

Filmlerde ve romanlarda ‘büyülü aşk’ saçmalığının altında böylesi olayları yücelten bir şey vardır. Kadın başkasına çok fena âşık olur ve kocası da zaten makbul biri değildir. Güya aşk hangi delikten çıkarsa çıksın peşine düşmeliyiz. Hayır efendim! Aldatmak hele ki yanı başımızda oluyorsa patlayan bir kanalizasyon borusu kadar iğrenç.

Bunun neresi şirin?

Dizlerinize kadar gelen amonyak ve bağırsak çamuru önce burnunuzu sonra yaşama sevincinizi ısırmaz mı?

Sevgilimle aynı evde yaşamaya başlamamızın dördüncü ayıydı. Bunu eski buzdolabının kapağındaki pideci mıknatıslarına sıkıştırdığımız dört elektrik faturasından hatırlıyorum. O mıknatısların arasında bir sabah şu notu buldum:

“Onunla gidiyorum. Sana hayatta başarılar dilerim.”

Hiç abartmıyorum, hemen orada, fayansların üzerine uzanıverdim. Birkaç saniye “o” dediğinin kim olduğunu anlayamadım. Sonra hayatta başarıyı çok önemseyen, kestirme yolları gözleyip arkadan dolaşan ve sevdiği arkadaşlarına mobilya kataloğu getirecek kadar düşünceli insanların neslinin hızla tükendiğini fark ettim.

Başarılar diliyordu kaçan sevgilim bana. Mutluluklar yerine başarılar diliyordu. Başarıyla mutluluğun bir arada bulunmasının imkânsız olduğunu bilecek kadar bilge kişininkine benzer bir tercih değildi, benim mutlu olmamı istemediği için de değil; sevgilimin çapsız kalbi aldatıp kaçarken mutluluklar dilemenin abesle iştigal olduğunu hissedebilmişti. Allah razı olsun dedim içimden.

Darbe almış sıkıcı bir statik elektrik parçası olarak yarım saat kadar fayanslara akıttığım gözyaşlarımla azıcık ferahlamış olarak kalktım oradan. Kapıcının bıraktığı ekmeği içeri aldım. Bir parça attım ağzıma. Aldatılıp terk edilen adamlar kalabalığına karışmıştım fakat ekmeğin tadı değişmemişti. Düşünmeden, nereden geldiği belirsiz bir komutla pencereleri açtım. Elimdeki ekmekle salondaki çekyata oturdum. Sevgilime bu çekyatta “Sen çok başkasın” dediğimi hatırladım.

“Sen de başkasın” diye cevaplamıştı.

Ekmeğe seslenerek “Seni seviyorum dediğimde de teşekkür ederim diye karşılık vermişti” dedim. Ekmek saygıyla dinledi. Mübarek nimet.

“Gitti” dedim. Çok gerçekti.

yazdan beri bir dize

Niye çıkmaz bir dize insanın aklından onca zaman? Okuyup ya da duyup bir yerlerde.

“Her affın içinde bir intikam gelir gider”

andrei’den önce arseni

Oğlu  ünlü bir yönetmen olunca, Arseni Tarkovski’nin şairliği bir parça gölgede kalmış sanki. Çoğu yerde anılırken, oğlunun adı da sıkıştırılıveriyor araya.

Şimdi kapanmış olan, güzel yayınevlerinden biri, İyi Şeyler Yayıncılık yayınlamış Arseni Tarkovski’nin şiirlerini. Menekşe Toprak ve Gültekin Emre’nin çevirdiği o şiirlerden biri:

İşte Yaz da Bitti

İşte yaz da bitti,

Sanki hiç yaşanmamış gibi.

Güneşse ısıtıyor hâlâ kumları.

Ama öyle az ki.

Ne dilediysem kolayca

Oldu, yaprakların

Beş boğumlu elde yatması gibi.

Ama öyle az ki.

İyi, kötü bitti,

Hiçbir şey olmadan,

Her şey alev alev yandı.

Ama öyle az ki.

Onun koruyucu eli

Üstümde tuttu yaşamı,

Bahtım açıktı.

Ama öyle az ki.

Ve hiçbir şey yanmadı,

Ve kırılmadı hiçbir dal, ve yağmadı yağmur

Gün onu bana yolladı.

Ama öyle az ki.

1966-1968

“Senin neren ağrıyor?” diye sordu hemşire hanım. “Başım” dedim parmaklarımdan oluşan mengeneyi sıkıştırarak. “Sana bir aspirin veriyorum fakaat; eğer ki bir daha başın ağrırsa ne yapman gerektiğini biliyorsun” dedi. “Ne? Bilmiyorum” dedim. “Bilmiyorsan kapıda duran beyefendiye sorman yeterli” dedi yapmacık bir gülümsemeyle. Hastanenin giriş kapısında iri cüsseli bir adam dikilmiş bana doğru bakıyordu. Yanına gittim. “Başım ağrıdığında sana gelmem gerektiğini söylediler” dedim. “Ne kadar zamandır ağrı var?” dedi. “Ne zaman aç kalsam, ya da kereviz koklasam başım ağrır” dedim. “Sana” dedi, cebinden büyük bir hap çıkararak “Bu hapı veriyorum ama” dedi “Bir de şartım var. Se-” “Yok” dedim “Şart mart istemem vereceksen ver” “Al o zaman” dedi elime bıraktı. Tam hapı ağzıma atarken hızlı ve seri bir şekilde “Amahapıyuttuktansonrasaçındökülürsekarışmam” dedi. İlacı tükürdüm “Manyak mısın nesin! Pheöö! İlaç milaç istemiyorum çek git başımdan” dedim. “İşine gelirse” dedi ben uzaklaşırken.

Dışarı çıktım. Sokakta, köşede duran iri yarı başka bir adam gördüm. Birine bir şey satıyordu. Elindeki hapı fark ettim. Vay vay. Organize olmuşlardı. “Çete misiniz lan siz!” diye bağırdım. Adama yaklaşırken “Alma! Kel olmak istemiyorsan alma!” diye bağırıyordum. Beni duymamıştı anlaşılan. Adam ilacı alıp giderken satıcı bana bakıyordu. Zaten giderken adamın kel olduğunu fark ettim. İlaç satıcısı parayı cebine attı ve bana doğru koşmaya başladı, “Ne karışıyorsun işime?” dedi. “İşe bak. Senin gibi cambazlar yüzünden millet nasıl takla atacağını şaşırdı. Tramplene binip havada kalanlar sirk cambazı oldular” dedim. Adam durdu durdu “Ne diyorsun sen be!” dedi ve geri dönüp az önce durduğu yerdeki duvara yaslandı. Ayağının tekinin tabanını duvara dayadı. Yanına gittim tuttum yakasına yapıştım. “Ver o ilacı bana! Ver!” dedim. Bana bir yumruk vurdu. Başım dönmeye başladı. Sendeledim. Darbenin verdiği garip uğultu beynimin derinliklerinde yankılanırken adamın üzerime doğru geldiğini fark ettim. Vurduğu yumruk sarsılan beynimde hoşnutluk veren bir sarhoşluğa dönüşmüştü. O anda bu adamı yenemeyeceğimi anladım. “Tamam” dedim. Mayışık bir gülümseme vardı suratımda. “Gel” dedim elimle gel yaparak. Çevredekiler bizi ayırmaya çalışıyorlardı. “Ayrılın” dediler. “Yok” dedim “Bırakın, el sıkışıcaz.” Bükemediğim bileği öperim. Elini sıktım adamın. Çevrede oluşan kalabalık bizi izliyordu. Adamın elini sıkınca alkışladılar ve nasıl olduysa herkes bir anda kayboldu. Adam gene gidip duvara yaslandı ayağının tekini kaldırıp.

Ben hayran hayran adama bakıyordum. “Gitsene kardeşim işin gücün yok mu senin?” dedi. “Seninle iş konuşalım” dedim. “Ne işi?” dedi. “Mafya kurmayı düşünüyorum, adama ihtiyacım var” dedim. “Git işine kardeşim. Bela mısın nesin sen be!” diye tersledi. Kafamda böyle bir fikir vardı ne zamandır. “Hayır” dedim. “Bela değil bilakis devayım. Burada bu ilaçları satarak kaç para kazanıyorsun?” dedim. “Sana ne?” dedi. “Bak” dedim. “Benim yanımda burada kazandığının beş mislini kazanırsın. O sattıkların ne kadar tehlikeli senin haberin yok. Burada ne o öyle kafanda saç kalmazsa karışmam” Baktım düşünüyor. “Tabi ya” dedim “Gel benim yanımda çalış, tanıdığın iriyarı biri varsa onu da çağır” “Hastanenin öteki kapısında kardeşim var” dedi. “İyi ne güzel” dedim “O da benim kadar yapılıdır” diye ekledi. “İyi işte ne güzel o da gelsin. Seni bulabileceğim bir telefon numarası ver. Seni ararım” dedim. “Sen söyle ben çaldırayım” dedi. “Yaz” dedim. Numaramı kaydetti fakat, “Ben sonra çaldırırım seni” dedi. “İyi” dedim “Sen çaldırırsın beni” Ayrıldım oradan.

“Hapı yuttun!” dedi telefon numaramı alan adam bir kaç gün sonra. “Neden?” dedim. “Sen gittikten sonra ilaç mafyasının adamları başıma bela oldular. Ayrılmama izin vermediler. Benim aklımı çelmeye çalıştığını söyledim onlara ve numaranı verdim” “İyi halt ettin” dedim ben de. “Ben gerisine karışmam” dedi, “Adamlar geldiler senin yüzünden” “İyi iyi…” dedim, “Bana ne yaparlar sence?” “Ağzından burnundan kan gelinceye kadar döverler sadece” dedi. “İyi bari” dedim, kapattım.

Kapı zili çaldı. Mafyanın adamları gelmişti. “Buyurun” dedim. İçeri daldılar. Birisi arkama geçip kollarımdan tuttu. Diğeri karnımı yumruklamaya başladı. “Bir saniye” dedim “Durun ne yapıyorsunuz siz? Bana katılırsanız size kazandığınız paranın beş mislini veririm” Durdular. “Geçin şöyle iş konuşalım” “Patron eğer böyle konuşursan seni vurmamız gerektiğini söylemişti” dedi uzun boylu olan. Ben de “Ama” dedim adam silahını çıkarırken “Beş kat fazla para vereceğim için artık benim için çalışıyorsunuz. Sana durmanı emrediyorum!” dedim silah kurşundan çıkıp ayağıma girerken. Acı içinde yere bıraktım kendimi. “Sizin patronunuz benim!” diye bağırıyordum. “Patron eğer böyle bir şey söylersen seni bir daha vurmamız gerektiğini söylemişti” dedi diğer kurşun silahtan çıkıp sağlam olan ayağıma saplanmadan önce. “Bakın” dedim “Aaah! Ne yapıyorsunuz siz! Patronunuzun da sizin de canı cehenneme! Ben sadece basit bir tuhafiyeciyim!” dedim. “Patron bunu söyleyeceğini nerden bildi bilmiyorum ama eğer böyle bir şey söylersen seni öldürmemiz gerektiğini söylemişti” dedi. Ben; “Yok artık daha neler” dedim. “Öyle. Kusura bakma” dedi silahını beynime doğrultup tetiği çekmeden önce. Silahtan fırlayan kurşunla beraber kafamı ani bir hareketle oynatmamla birlikte kurşun yerden sekti ve diğer adamın göğsüne saplandı. O da tetikte olan parmağını sıkmasıyla birlikte bana kurşun sıkan adamı vurdu. İkisi de yere düştüler aynı anda.

Küçük küçük inlemeler çıkarıyorlardı. Ben de sürünerek oradan uzaklaşmaya çalışıyordum. Arkama baktığımda diğerinin bana silah çektiğini fark ettim. “Dur!” dedi. Yerdeki ayakkabıyı alıp adama fırlattım. Sonra teker teker kapının önünde ne kadar ayakkabı terlik varsa fırlattım rastgele. Vestiyeri devirerek kendime siper yaptım. Duyduğum seslerden anladığım kadarıyla adam sürünerek bana doğru yaklaşıyordu . “Bir anlaşma yapalım!” dedi. “Anlaşma manlaşma yok!” diye bağırdım serserilere. Açılan vestiyer kapağından elbise fırçası ayakkabı boyası ne varsa bulup fırlattım. “Aah!” dedi birisi. Sürünme sesi devam ediyordu. Kafamı hızla kaldırıp indirdim. Gördüğüm adamın sinsi gibi bana doğru yaklaştığıydı. Ateş etti. Zınk diye saplandı kurşun vestiyere. Yeterince güvenli değildi burası. Sürünmeye devam edip kapının hemen önüne vardım sonunda.

Fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. “Ne konuşuyorsunuz öyle fısır fısır!” dedim. Fısıldamalar devam etti. O sırada zil çaldı ve bir refleksle elimi kapı koluna uzatıp kapıyı açtım. Gelen; kapıcı Rüstem Efendiydi…

Rüstem Efendi güçlü, yiğit, çok kalender bir adamdı. Aniden cebinden çıkardığı 44 lük ile kendisine silah doğrultan adamı mıhladı. Ardından da diğerini temize havale etti. Sonra da “Çöp var mı?” dedi bana. Adamları gösterdim. Rüstem Efendi adamları büyük poşete sığdırırken koltuğa geçip bir sigara yaktım. Ellerim titriyordu. Yıllardır tuhafiyeciyim, böyle tuhaf bir olay gelmemişti başıma. Olayın kapandığını düşünürken fark ettim; aslında her şey yeni başlıyordu…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


Hariçten Gazelciler’in latif eserlerinden biri: Ne hususta?

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


Tülay Özer söylüyor: Falcı

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

• Trambolin ticareti yapanlar şöyle dua eder: “Allah’ım sen yerçekimini koru.”

• “<zxcvbnmöç.” nedir? Olay var diye yalınayak hamama koşturan meraklı kaynana solucanın şekeri düşüp de iki shift arasına bayılması.

• Ofis açlarına müjde! Fotokopi çekebilen fırın üretilmiş ama börek şimdilik siyah-beyaz oluyor.

• Bohçacı kadına sordum: “Çarşafın kaç metre?” “Nevresimden uzun” dedi. “Nevresim nasıl?” “Pikeden biraz küçük” “Hepsi kaç para?” dedim. “Hah şöyle!” dedi.

• Kalpsiz avcı ile kırmızı başlıklı kız kurdun karnına çakıl doldurup hayvanı dereye atınca “şimdi taşlar yerine oturdu” demişler. Böyle şaka, böyle insanlık olmaz!

• Bana yürümeyi koşu bandında öğretmişler, bu yüzden ayrıca çok hızlı emekleyebiliyorum.

• Eleştirmen sergi açılışındaki boş çerçeveye uzun uzun bakıp “Issızlık ve kaos” diye mırıldandı. Ressam koltuğunun altında bir tuvalle yetişip “Pardon, çok trafik vardı” dedi.

• Etçil bitkilerin ve kurbağaların bataklıkta çoğalması ölçek ekonomisi, kurbağaların etçil bitkileri de yemesi haksız rekabettir.

• Sokak lambasına bak, eğilmeden aydınlatmak olmaz.

• Solo: “Terazi, lastik, jimnastik.” Koro: “Biz size geldik bitlendik.” Solo: “Ve bu keyfimizi hiç bozmadı.” Koro: “Üçüncü dersimiz matematik.” Solo: “Sonra beden. Ooh, bitli bitli.”

Kadıköy’ün o güzelim ara sokaklarının birinde yeni bir yayınevi tatlı bir heyecanla yayın hayatına başladı: Kolektif Kitap.

Bu ismi seçmelerinin sebebi hikmetini kendileri şöyle izah ediyor: “Bir kitap, birliktelik demektir. Yazarının hayatı, hayali, bilgisi kadar çevirmenin emeği, editörün kalemi, tasarımcının bakışı, matbaacının mürekkebi, kitapçının dokunuşuyla da hemhal olur.”
Nitekim söz konusu yayınevi yola çıkarken şu mottoyu kendine şiar edinmiş: Kolektif bilinç, kolektif hafıza, kolektif güzellik adına “Daha çok kitap!”

Peki, Kolektif Kitap’ın vitrininde neler var? Öncelikle vitrindeki kitapların niteliği konusunda bir çift laf etmek istiyorum. Yeni yayımladıkları kitapları elimize alıp şöyle bir incelediğimizde gözümüze çarpan ilk husus, kitapların özel ve şık tasarımları, içerikle
biçimin estetik bütünlüğü oluyor. Belli ki ince eleyip sık dokuyarak seçtikleri bu kitaplarla, yapılmış olanı tekrarlamak yerine yeni şeylere imza atmaya niyetliler. Bu sayede kitap yayıncılığında, kendilerine, özgün bir yer açacaklarını ve okurlardan hayli teveccüh göreceklerini umuyorum.

Vitrindekilere gelince… Öncelikle, “hayal dünyasının kapılarını açan, orada size eşlik eden ama nereye varacağınıza karışmayan çizimlerle” Resimli Başyapıtlar dizisi apayrı bir okuma zevki sunuyor. Bu diziden şimdiye değin çıkan kitaplar: Kafka’nın Dönüşüm’ü, Poe’nun Kara Kedi’si ve Gogol’un Palto’su.

Bilim, felsefe ve sanat gibi hayatın farklı alanlarından ünlü simalarla sıcak bir kahve eşliğinde sohbet etme imkânınız olsaydı onlara ne gibi sorular sorardınız? İşte bu sorudan yola çıkılarak hazırlanmış Hayali Söyleşiler dizisinin konukları arasında Freud, Picasso, Einstein ve Shakespeare var. Biyografik öğeler barındıran bu kurgu metinlerin hoşsohbet havası içinde şaşırtıcı bilgilerle karşılaşıyor insan.

İnceleme araştırma dizisinden çıkan Dünyayı Değiştiren 100 Fikir ise insanlık tarihinin evraka anlarına kapsamlı bir bakış fırlatıyor.

Kolektif Kitap’ın mutfağına girince Yeni Bakış: Büyük Düşünürlerin Gözüyle Sanat ve Popüler Bilim dizilerini görüyoruz.

Çocuk kitapları da basacak olan Kolektif Kitap’ın asıl bombası ise Dünya Edebiyatı dizisinden çıkacak olan “Grafik Kanon” olacak. Efsanevi grafik sanatçıları ve illüstratörleri dünya edebiyatının başyapıtlarıyla birleştirecek olan bu üç ciltlik eser, okuyuculara hem görsel hem de edebi bir şölen vaat ediyor.

Sözümüzü bitirirken Kolektif Kitap’ın çıktığı bu yolun uzun soluklu olmasını diliyoruz.

öteki

gördük gökyüzünün elindeki sopayı
kırarken kendi elindeki sopayı

artık görsek te olur nasıl olur bir deniz
görmesek te elindeki sopayı

söylemek için aslında bir sokak ortasında
vurulmuş bir delinin elindeki sopayı

asker kendini gölge harflerle hırsız
harflerle yazdırmıştır elindeki sopayı

başka bir zaman kendine döndürmüştür
öteki elindeki sopayı

öteki saçlarını gösterir kapıları gösterip
zaten elindeki sopayı

gösteren bendim tuttunuz siz
sonra işte bu gerçek elindeki sopayı.

ibrahim kiras [1989]