Önümdeki masada iki sarışın kadın oturuyordu. İkisi de ellili yaşlarda. İkisinin de bana sırtı dönük. Soldaki daha uzun boylu, daha kilolu. Zincirli bir gözlük takıyordu. Sağdakinin saçları herhalde yeni boyanmış. Bu kadın daha esmer ve daha zayıf.  Kahverengi sedef karışımı alacalı eski model bir tokası vardı. Bir kısım saç tokadan kurtulmuş özgür kalmış. Kolaylık olsun diye soldakine Muazzez, sağdakine Nuray diyeceğim.

Önlerinde Muazzez’in kullandığı bir dizüstü bilgisayar duruyordu. Görebildiğim kadarıyla renkli topların istiflendiği bir oyun. Nereye bastığını anlamadım ama o renkli toplar zaman zaman eriyor. İstif küçülüyor. Benden önce gelmişler. Vücutları hafifçe birbirlerine dönük. Muazzez oyunla meşgul görünüyordu ama sırtından bile aklı başka yerdeymiş izlenimini alıyordum. Nuray da ayıp olmasın diye ilgileniyordu sanki. Konuşmuyorlardı. İkisi de şort giymişti. Üstlerinde ise penye anne tişörtleri. Muazzez’in ayağında erkek terlikleri. Nuray’da sandaletler vardı.

Yarı açık bir çay bahçesindeydik. Tavanları hasır kaplı, iskelet ise griye boyanmış demir. Sigara içiyorlardı bir taraftan. Çayları bitmişti. Nuray yeni birer çay almak için arada sırada garsonu gözlüyordu. Olduğu yerde dönüyor, etrafı süzüyor, sonra eski pozisyonunu alıyordu. Sigaraların markalarını anlayamadım. Birininki standart, diğeri ince. Küllük dolu değildi. Ama benimkine nazaran çok daha kirliydi. Aslında buralar rüzgârlı olur ama küllüğün içindekiler aynen duruyordu. Normal şartlarda o küllerin küçük bir hortuma kapılmış gibi kendi etraflarında dönüp dışarıya savrulması gerek.

Muazzez gözlüğünün zincirini düzeltti. O sırada ensesindeki bir tüyü çekmiş olmalı, çok küçük bir iniltiyle zinciri şöyle bir elden geçirdi. Nuray garsona bir daha baktı. Muazzez sigarasından bir nefes çekti. Gözlerini göremiyordum ama duman kaçınca kırpıştırmış gibi geldi. Nuray tavana bakarak, bacağını kaşıdı. PAŞ! Bir sinek öldürdü. Sonra durdu, bu sefer yere eğilip bacağını kontrol ederek tekrar kaşıdı. Anladığım kadarıyla bileğinin üst kısmını ısırmıştı sinek. Kafasını kaldırırken:

“Gözlüğünü mü değiştirdin?” dedi.

“İki tane almıştım yanıma” dedi Muazzez.

Üç buçuk dakika boyunca hiç bir şey olmadı. Garson gelmedi. Sinek ısırmadı. Gözlük zinciri sorun çıkarmadı. Muazzez’in ayaklarının tuhaf bir biçimde kıpırdadığını gördüm sonra. Terliğinin sağ tekini çıkarmış ayak parmaklarıyla sol ayağının üstünü kaşıyordu. Nuray garsona el salladı. İki çay daha geldiğinde Muazzez’in terliğinin teki hâlâ ayağında değildi. Betona mı basıyordu? Evet.

Nuray çayını daha çabuk bitirdi. İstiflenmiş renkli toplar hareketsizdi. Oyuna ara mı vermişti? Zaten çok yavaş oynuyordu. Durdurma tuşuna basmış olabilirdi. Muazzez başını arkaya doğru atarak saçlarını avuçladı, toplarmış gibi yaptı ama geri bıraktı. Bunun esnemekte olduğu gibi bir etkisi var mı acaba? Nuray da yaptı aynı şeyi çünkü. Tokasını çıkardı önce, çekerken takılmış telleri incitmemek için dikkat etti. Sonra Muazzez’den daha uzun olan saçlarını kavradı. Burgu yapıyormuş gibi bükerek ensesi üzerinde birkaç kere salladı, bıraktı. Tokasını yerine taktı. Bu sefer toka düzgün durmuştu. Nuray’dan sonra Muazzez gene saçlarına dokundu. Bu sefer başını daha da geriye uzattı. Bir an göz göze geleceğiz diye korktum. Soluk renk saçlarını topuz yaparcasına yukarıda birleştirip saldı. Bir şeyler yapmak istiyor ama vazgeçiyor gibiydi kadınlar.

Nuray çay kaşığında tırnağıyla bir şey kazıdı. Üç dört masa öteye yeni oturan bir aileye bakarak:

“Bugün pazar çok kalabalıktı” dedi.

“Evet” dedi Muazzez.

Kalkıp lavaboya gittim. Dönerken kasanın olduğu tarafta bir kitaplık gördüm. Yanındaki camda “Okuma Köşesi” yazıyordu. Etrafında bir oturma grubu.  Koltuklarda gri kırışık birer örtü. Kitapları da koltukları da hayırsever birileri bağışlamıştı herhalde. Eğilip kitaplara baktım. Birkaç sıra ansiklopedi. Bir Almanca test kitabı. Birkaç KPSS hazırlık kitabı. Bir Can Dündar. Birkaç dergi. Halikarnas Balıkçısı, İngilizce sözlük, yırtık bir ehliyet kursu kitabı. Panait İstrati’nin aynı romanından birkaç tane. Rıfat Ilgaz. Gani Müjde. Bir sıra Harlequin. Orta sırada iki cilt “İnsanlık Suçu”. Yaklaşıp eğilerek birincisini elime aldım. Belim çok acıdı. Dizlerimi yere bıraktım. Kahverengi cildi açtım. Theodore Dreiser. Altmışlı yıllarda basılmış. Karıştırdım biraz. Çok güzel kokuyordu. Otursam da okusam mı burada diye düşündüm. Üşendim.

Masama geçtim. Muazzez’in renkli topları duruyordu. Nuray beni fark etti. Sol kulağıma doğru baktı. Sanki bakışlarını isabet ettirememişti. Bir daha denemedi. Muazzez birden elini kürek kemiğine attı. PAŞ! Önce sarı ve hemen kırmızıya dönen parmak izleri. Kızıllık kaldı orada.

Gazozum bitti. Gazoz doluyken bittiği anı düşünmekten kaçarım. Bitince de yeni bir şişeye en uzak olduğum yerdir. Aslında lüzumsuz. Gazoz içerken düşünmeye ne gerek var.

Nuray kıpırdandı. Boynunu ovaladı. Kadınlar boyunlarını ovalar bazen. PAŞ! Muazzez önünde bir yerine vurdu ama göremedim. Kucağına belki.

Saate baktım. Sıcak yüzünden kayışından gevşettiğim saatim yamuk duruyordu. Bileğimi sallayarak kalktım. Hesabı ödedim. Dreiser’le vedalaştım. Nuray’la Muazzez hâlâ oturuyordu. Renkli toplar yığılmıştı. Oynamayacaksan kapatsan ya. PAŞ!

Yaptığı işi seven insanlarla karşılaşmanın giderek zorlaştığı bir çağda, mesleğini tutkuyla seven bir insan bulmak ne kadar da sevindiriciymiş. İkinci el alışveriş sitelerinin en ünlüsünde karşılaştığım bu kitap satıcısı, sattığı şeyi bir meta olarak görmeyip onunla eleştirel bir ilişki de kuruyor. Aynı zamanda sattığı malı kötüleyebilecek kadar dürüst bir satıcıyla karşı karşıyayız; hatta okuyucuyu, sattığı kitabın üstüne kusmaya davet edecek kadar. Mezkur satıcı işte bu çağrısıyla, artık bir satıcı olmaktan çıkıp yepyeni bir eleştiri teorisinin de kurucusu oluveriyor: Kusturucu eleştiri!

Bu yeni eleştirinin edebiyat alanıyla sınırlı kalmamasını, daha verimli ve “performative” olabileceği plastik sanat sergilerine, konserlere ve tiyatro oyunlarına doğru yayılmasını umuyorum.

Orijinali için tıklayabilirsiniz.


Gece oturmuş bugün bu sütunda bulunması gereken yazıyı yazıyordum ki Metin Erksan’ın ölüm haberi geldi. Lütfi Akad’dan sonra Metin Erksan… Türk sinemasının iki temel direği… Onlarsız bir Türk sineması tarihi de, tarifi de yapılamaz kesinlikle…

Zamanının ve imkanlarının çok ötesinde filmlere imza atmış huzursuz bir sinema tutkunundan, özel bir sanatçıdan bahsediyoruz Metin Erksan deyince… Ömrünün neredeyse bütün ikinci yarısını küskün geçiren, ancak içindeki sinemacının habire fikirler üretmesine engel olamayan bir adam. Tarihle, sosyolojiyle, kültürle. felsefeyle, hayatla, hemen her şeyle derinden ilgili ama sinemaya tutkun bir büyük kırgın sanatçı… Öyle ki, içindeki yanardağları bile bastırıyordu kırgınlığı…

Kırgındı, çünkü eserlerinin yeterince anlaşılamadığını, çekildiği topraklarda değerini bulamadığını düşünüyordu. Kariyerinin başında bir idealist sinemacı olarak üst üste birbirinden önemli siyah beyaz filmler çektiği dönemde yakasını devletin aptalca sansür darbelerinden bir türlü kurtaramamıştı. 1964’te yangından mal kaçırır gibi katılabildiği Berlin Film Festivali’nden “Susuz Yaz” ile bu ülkeye ilk uluslararası ödülü getiren yönetmen kendisiydi halbuki. Yurt dışında baş tacı edilen, ülkesinde ilgi görmek bir yana istenmeyen adamdı. Bugün bir efsane olarak sıkça hatırladığımız “Sevmek Zamanı” çekildiği yıl ilgisizlik yüzünden apar topar gösterimden kaldırılmış bir filmdi.

“Gecelerin Ötesi”, “Acı Hayat”, “Yılanların Öcü”, “Suçlular Aramızda” ve “Kuyu” gibi kendi filmografisinin ve sinema anlayışının baş eserlerini ortaya koyarken, Türk sinemasının melodramatik klişeleriyle ters düşüyordu aslında. Ne Berlin’de aldığı o ilk “Altın Ayı”, ne de o dönem sayıları çok daha az olan üç beş sinema eleştirmeninin desteği Erksan sinemasının özgürce filmlerini yapmasına daha fazla yetmedi. Yeşilçam gerçekleri devredeydi artık. Direnmeye çalıştı, kavga etti ve sonunda yoruldu. Sonrasında Yeşilçam normlarına çok daha uygun müzikal melodramlar çekti art arda. Bunlardan belli bir gişe başarısı da elde etti. Ancak Metin Erksan’ın istediği bu değildi. Yetmişlerin ortalarında “Şeytan” ve “Kadın Hamlet İntikam Meleği” ile kurallarını kendi koyduğu iki uç deneme daha yaptı. Ancak bu sıradışı denemeler Metin Erksan sinemasının başlangıç dönemindeki çizgisinin altında kaldı. Sonraki birkaç denemenin ardından sinema defterini kapadı. Ancak 1974 yılında TRT adına çektiği yılında daha rahat şartlarda çektiği “Beş Türk Hikayesi” ile filmografisinin asıl parlak kapanış sayfasını yazmış oldu. Dönemin TV seyircisini şoka uğratan ve çok eleştirilen bu hikayeler Sait Faik’in “Müthiş Bir Tren”i, Kenan Hulusi’nin “Sazlık”ı, Samet Ağaoğlu’nun “Bir İntihar”ı, Sabahattin Ali’nin “Hanende Melek”i ve Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ydi. TRT’nin sinemamıza bir hizmet olarak hem bu beş hikayeyi, hem de hemen sonrasında çektiği “Preveze Öncesi” isimli tarihi dramayı arşivlerden çıkararak DVD haline getirmesini umuyorum.

Metin Erksan sineması bu ülke için elbette çok önemli… Ancak bu bütün içinde bizim için “Sevmek Zamanı” çok ayrı bir yerde duruyor. Farklı bir zaman içine kurgulanmış bu “Leyla ile Mecnun” hikayesi Türk sinemasının bu toprakların özgün hamurundan yoğrulmuş filmlerin ilkidir ve hep öyle kalacaktır. Metin Erksan, Türk sinemasının yeni kuşağının da adı konmamış ustası ve ilham kaynağıdır.

Senaryoları, kurgusu, olağanüstü görsel kalitesi ve sınırları zorlayan arayışlarıyla gelecekte çok daha iyi değerlendirilecek çok önemli bir sinemacıyı kaybettik. Türk sinemasının seyri içinde adeta kendi tarihini yazan özel bir yönetmendi. Allah rahmet eylesin.
[6 Ağustos 2012, Yeni Şafak]

Çamurlu sokağın sonundaki kuru temizlemecinin kapısından girdim. Moral bozucu bir buhar kokusu yüzüme çarptı. Yan yana asılmış şeffaf kılıf içindeki takım elbiselerin önünde duran kılıksız görevliye yaklaştım. “Baykuş Ku” ile görüşecektim. Yüzüme dikkatle bakıp asma kata çıkan yamuk yumuk basamakları gösterdi.

Her basamağı ayrı oynayan merdivenin sonunda masasında oturan şişman bir adam vardı. Masanın üzeri bomboştu. Göz göze geldik. Yusyuvarlak gözlerinin rengi tuhaf bir sarıya çalıyordu.
“Baykuş Ku?”
“Benim buyurun. Buyurun oturun.”

Masasının karşısında sadece bir tane koltuk vardı. Oturdum. Oturduğum yerden dükkânın kapısı kuşbakışı görünüyordu.
“Fotoğraf getirdiniz mi?”
“Evet, dört tane… Dört ayrı pozunu getirdim.”

Baykuş Ku gözlerini kısıp fotoğraflara sırayla baktı. İçlerinden birini aldı. Diğer üçünü iade etti.
“Şurada da ev ve iş adresi yazıyor. Bir de sık gittiği restoran var. Bu da ücret efendim.”
“Tamamdır, bunlar yeterli.”
“Şey… Temiz olur değil mi? Sizi özellikle bu yüzden tercih ettim.”
“Merak etmeyin. Kuru ve tertemiz. Kansız, kırık çıkıksız, sessiz… Birden uyumaya başlayacak ve bir daha uyanmayacak öyle düşünün. Haftaya bugün bu saatte gelip fotoğrafın siyah beyaz versiyonunu benden alacaksınız. Bu, işlemin tamamlandığının belgesidir. Renkli fotoğraf alınır, sahibi temizlenir, kansız ve kuru, rahmetlinin siyah beyaz fotoğrafı teslim edilir.”
“Teşekkür ederim. Haftaya görüşürüz.”
“Görüşürüz. Basamaklara dikkat edin.”

Dünya sineması, ‘Hollywood ve diğerleri’ şeklinde ikiye ayrılıyor. Bu, göze batan, görmezden gelemeyeceğimiz bir vakıa. Hollywood filmleri tüm ülkelerde vizyona girer. Hollywood yıldızlarını tüm milletler tanır. Her yerde, gündelik hayat Hollywood imgelerinin tesiri altında biçimlenir… Hollywood’dan kaçamayız. O, kafamızın içindedir. Hayatın, yaşanmaya değer kısımlarının tüm hakları Hollywood’a aittir…
Amerika haricinde hangi ülkelerde iyi filmler çekiliyor? Hangi uluslar güçlü hikayeler anlatabiliyor? Hollywood’dan başka nere var?..
Diyeceğim, dünyada herhangi bir ülkenin yapabileceği en önemli işlerden biri, Amerikan sinemasını aşan nitelikte filmler ortaya koymaktır. Türkiye’nin aksine İspanya bunu başarıyor. İlk ağızda [üstelik, yaşayan en büyük yönetmenlerden Alex De La Iglesia’nın adını bile anmadan] size gerilim türünden üç örnek verebilirim.
EL METODO: Madrid’de Dünya Bankası ve IMF karşıtı protestolar sürmektedir. Bir holdingde üst düzeyde bir pozisyon için müracaat etmiş kişiler bir odaya toplanmışlardır. İçlerinden biri işe alınacak, diğerleri yollanacak. Fakat bu eleme işlemi ironik, kuşkulandırıcı ve giderek dehşetengiz bir havaya bürünür. Finalde mutlu bir şampiyon görmek mümkün olacak mıdır?
MIENTRAS DUERMES: Psikopat rollerindeki olağanüstü başarısıyla hepimizin gönlünde taht kuran Luis Tosar, bu filmde Cesar adlı bir apartman görevlisi kisvesine bürünmüş. Cesar, gün içinde tradisyonel bir hürmet abidesi, ruhunun güzelliği gözlerinde yansıyan bir Anadolu çocuğu, tevekkül ve tevazu timsaliyken, geceleri şeytanın ikizine dönüşmektedir. Çalıştığı apartman onun hakimiyet alanı, av sahasıdır. Cesar, mezarı boylasa da rahat etsektir…
PALABRAS ENCADENADAS: Yaz sıcağında çok sıkılıp bunaldıysanız, artık biraz da gerilmek istiyorsanız, bu başyapıtı deneyin. Ramon Diaz bir seri katil mi, değil mi? Bizimle kafa mı buluyor? Yakalayıp bağladığı ve birazdan doğrayacağı zarif kadın gerçekte kim? Ramon’un edebi kişiliği ile cani kimliği birbiriyle örtüşüyor mu? Polis, Ramon karşısında niye anaokulu öğrencisi gibi şaşkın bakıyor? Ramon bize 19. yüzyıl İngiliz edebiyatını tanıtma kisvesi altında ceset sevgisi aşılayıp cinayet tekniği mi öğretiyor?

El Metodo
Yön.: Marcelo Piñeyro
Sen.: Jordi Galceran
Oyn.: Eduardo Noriega, Najwa Nimri
Yapım: İspanya, 2003

Mientras Duermes
Yön.: Jaume Balagueró
Sen.: Alberto Marini
Oyn.: Luis Tosar, Marta Etura, Alberto San Juan
Yapım: İspanya 2011

Palabras Encadenadas
Yön.: Laura Mana
Sen.: Fernando de Felipe, Jordi Galceran
Oyn.: Darío Grandinetti, Goya Toledo
Yapım: İspanya, 2003

Sade’ymiş adı. Ezbere, küçük, ışıksız fakat kadınsı bir ses.

—İyi günler. Ben Sade, sizi bilmemne bankası adına rahatsız ediyorum. Latif Zühtü Beyefendi ile mi görüşüyorum?

—Evet.

—Vaktiniz var mıydı?

‘Vaktim yok’ dersem bu sefer ‘ne zaman arayalım?’ diyorsun Sade.

—Dinliyorum.

—Efendim bankamızın kredi kartı kampanyası konusunda sizi bilgilendirmek istiyorum.

—Bilgilendirin.

Sekiz taksit ve iki ay ertelemeli at toynağı dâhil herhangi bir kampanya hakkında bilgilenmeye ihtiyacım yok ama ilk nefesini tüketmesini beklemeliyim. Söze girmeden itiraz edersem dayanılmaz bir tartışma halini alabiliyor. Önce beklemeliyim. Birkaç cümleden sonra mutlaka bir soru soracak. O zaman kendi kozumu oynayacağım.

—Hangi adınızı kullanmamı isterseniz?

—Hangisi gönlünüzü çektiyse onu kullanın. İkisi de bana yabancı gelmiyor.

—Peki Latif Bey. Öncelikle bankamız ile siz müşterilerimizin güvenliği amacıyla yapılan görüşmelerin kaydedilmekte olduğunu belirtmek isterim.

‘Sakın sinirlenme’ diyor yani. ‘Doğru düzgün konuş, yarın öbürgün böyle böyle hakaret etmişti ayı diye döküveririz çarşaflarını’ diyor.

—Bankamızın ayrıcalıklarından yararlanmak artık çok kolay. Kredi kartı üyelik aidatı, yıllık sabit ücret, fotokopi parası, dosya ve defter masrafı, yakıt, yol kanalizasyon harcı ve benzeri bedeller istenmemektedir. Üstelik herhangi bir kefil talep etmediğimiz gibi ikametgâh senedi, maaş bordrosu, orta öğretim başarı puanı gibi ekstra şeyler istemiyoruz. Sizi belgelerle yormuyoruz. Onay verdiğiniz takdirde kartınızı kapınıza kadar getiriyoruz. Form doldurmak, annenizin kızlık soyadını söylemek, evlilik yıldönümünüzü hatırlamak zorunda değilsiniz.

Yıldönümü zahmetinden kurtarmayı vaat etmen güzel. Fakat mesaj atacaksınız. O mesajı hanım görecek. ‘Latif banka bile hatırladı, gsm, avm, herkes hatırladı bir tek sen hatırlamadın. Latif doktora gidelim.’

—Bankamızdan bir banka kartı kullanıyor musunuz Latif Bey?

—Kullanmıyorum Sade Hanım.

Yeni bir paragraf için soluk aldığını hissedebiliyorum. Tam sırası.

—Sade Hanım.

—Efendim Latif Bey.

—Latif de bana.

—Peki Latif.

Ne güzel peki diyorsun öyle. Bir tutuşma oldu şöminemde Sade. Ömrüm boyunca Sade seni bekledim. Nice otobüsler geldi de binmedim. Bana kek yapar mısın, çoraplarımı bulur musun? Bana peki de, evet de, tabii de. Banka deme.

—Biliyorum bu da senin vazifen. Biliyorum birilerinin de bunu yapması lazım. Dünya çok kalabalıklaştı. Elli katlı apartmanlarda tek bir kapıcıyla yaşıyoruz. Bazen bir terliği iki kişi giyiyoruz. Herkes bir sürü anlamsız işte çalışmak zorunda. Ama sana şükranlarımı sunuyorum Sade. Hatırlamış, aramışsın. Hiç unutmayacağım bu inceliğini. Kredi kartı almak istemiyorum. Teşekkür ederim.

—Latif bey şöyle sorayım…

—Latif de bana lütfen. Sesimiz kayda alınıyor. Soğuk biri sanılmak istemem.

—Latif şöyle sorayım o halde; herhangi bir kredi kartı kullanıyor musunuz?

—Kredi kartı kullanmıyorum. Kefenimi taksitle almam gerekene kadar da kullanmayı düşünmüyorum.

—Anlıyorum. Kartımızın avantajlarını duymak istemez misiniz?

—Sülalesi avantaj olsa da istemiyorum. Çok teşekkür ederim Sadeciğim.

—Sade Hanım demenizi tercih ederim Latif Bey!

Onca mesut hatırayı tek kalemde siliyorsun. Balkondan bavulumu fırlatıyorsun, bavulda porselen çaydanlığım var. Bana kek yapacaktın.

—Gücendim şimdi sana Sade.

—Latif Bey kartımızın her alışverişe on dokuz taksit imkânı verdiğini ve ilk üç ay borç erteleme kampanyamızı biliyor musunuz?

—Ben sadece on beşe kadar sayabiliyorum.

—Latif Bey peki her yüz liralık akaryakıt alışverişinizde ertesi günkü ikinci elli liralık tüketiminizin önceki haftaya yansıyan son otuz liralık indirimine ek olarak altı taksit yapılabildiğini ve her üçüncü yarım depoda yüzde bir nokta sekiz ultra puan kazandığınızı?

—Ne?

—Şöyle açıklayayım Lütfü Bey…

—Latif.

—Pardon Latif Bey. Şimdi her akaryakıt alışverişinizden yüz liralık puanı düştükten kalanıyla önceki haftadan biriken son yirmi liralık puanınızı tekstil alışverişlerinizde kullanabileceğiniz puanların yüzde dördüne ekleyerek ekstradan kazanma şansını yakalıyorsunuz.

—Arabam yok Sade.

Başından aşağı kaynar akaryakıtlar döküldü. 

—Peki ya süper fırsatlar, çekilişler?

—Senin olsun, beni hatırla.

—Özel değilse neden istemediğinizi öğrenebilir miyim Levent Bey?

—Melis Hanım, birbirimizi yormayalım. Sorduğunuz soru mahremiyet alanıma giriyor. Perdelerimin rengi dışında hiçbir şeyi tanımadığım Burcularla paylaşmam. Zaten perdelerim de sokaktan görülebiliyor. Anlatabiliyor muyum Pınar Hanım?

—Anlıyorum. Yalnız Pınar değil Latif. Ay, Sade. Kullandığınız normal banka kartı var mı? Eğer varsa size vadesiz hesap kartı kampanyamızdan bahsetmek isterim.

O porselen çaydanlığın hesabını vereceksin kadın!

—Bana hicran dolu maziden bahsetme Sade.

—Anlayamadım?

—Kart diyordun.

—Vadesiz hesaplarımızda her bir market alışverişinizde…

—Sade.

—Efendim Lütfü Bey?

—Şarjım bitiyor.

Yalan söyledim kabul. Ne diyeydim, şu anda çıplağım mı diyeydim?

—Öyleyse kısa kesiyorum. Vadesiz hesaplarda olsa bile paranız değerine değer katar. Form doldurmak ve ayrıca…

—Gülay hoşçakal.

—Onaylıyor musunuz?

Tuzak! Dikkat et Latif, neyi onaylayacağını bilmiyorsun.

—Onaylamıyorum Sade. Seni sevmiyorum Tülay.

—Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz Latif Bey.

—Latif değil Levent.

—Kayıtlarımı kontrol ediyorum…

—Selam söyle.

—…

—…

—Lütfü bey bir saniye kapatmayın.

—Efendim?

—Ya şok avantajlar?

—Öpüyorum avantajlarından.

“Projemiz kapsamında, sizlerle konuştuğumuz gibi X şirketine site visit yapıyor olacağız. Katılmasını gerekli gördüğünüz kişiler varsa lütfen iletiyor olunuz.”

Yukarıdaki gibi bir cümleyi okuduğunuzda, yazan kişinin Türkçe’yi yeni öğreniyor olduğunu düşünebilirsiniz. Belki eylemlerin sonuna ekleri eklemekte zorluk çekiyor, bir “olmak” eylemini ezberlemiş, yerli yersiz onu kullanıyor. Ama emin olun öyle değil. Hatta ülkemiz standartlarına göre çok yüksek düzeyde eğitim almış, inci gibi dişleri ve bembeyaz teni olan bir birey olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim.

Peki ne demek istiyor? Neden, delikanlı gibi,  “yapacağız” ve “iletiniz” demek yerine “yapıyor olacağız” ve “iletiyor olunuz” diyor?

İş ortamlarını ve oralarda gelişen tuhaf Türkçeyi bilenler, benim şimdiki zamanın kehaneti dediğim bu kullanıma rastlamışlardır. Aslında bu kullanımın çok uygun düşeceği durumlar vardır. Şimdiki zaman denen ve eylemin olup biten değil süren (başı-sonu belli olmayan) bir eylem olduğunu anlatan bu kip, nasıl, geçmiş zaman içindeki süreğen bir eylemi anlattığında şimdiki zamanın hikayesi oluyorsa, gelecek zamandaki süreğen bir eylemi de anlatabilir, o zaman da bu şekilde kullanılır. Mesela “Sen geldiğinde ben uyuyor olacağım.

Ama buradaki durum başka. Öyle süreğen bir eylemi anlatma gibi bir dert yok. X şirketine yapılacak site visit (ne menem bir şeyse), elbette birkaç saat sürecektir, ama başı-sonu bellidir. Biz süreğenliğiyle ilgilenmiyoruz. Olup olmamasıyla ilgileniyoruz.

Tahminimce bu kullanım, bambaşka bir motivasyonla ortaya çıktı ve giderek iş ortamı kibarlığının bir parçası halini aldı.

Diyelim ki bir müşteri için bir iş yapıyorsunuz ve müşteriniz, doğal olarak, her iş yaptıran kişinin soracağı, ama sizin hiç duymak istemediğiniz soruyu soruyor:

– Ne zaman biter?

Siz de en inci dişli gülümsemenizi takınıp diyorsunuz ki:

– Efendim, biz bu işi üç ay içinde bitiriyor olacağız.

Müşteriniz, bu söyleme pek aşina değil, emin olmak istiyor:

– Yani, üç ay içinde bitireceksiniz, değil mi?

– Hayır efendim, bitireceğiz, demedim. Bitiriyor olacağız, dedim.

– Kardeşim, bu iş, üç ay içinde bitecek mi, bitmeyecek mi?

– Efendim, dediğim gibi… Bitiyor olacak.

Siz belki umutsuz bir çabayla, müşteriniz üç ay sonra gelip “bitti mi” dediğinde, “bitiyor” diyebilmek ve kendinizi haklı bulmak istiyorsunuz (Ben size bitecek demedim, bitiyor olacak dedim, bakın, şu anda da bitiyor). Ya da, şanslıysanız, müşteriniz sizi baştan anlıyor, ülkede işlerin nasıl yürüdüğünü (ya da yürümediğini) de az çok biliyor, sizin yüzünüze gülümseyip, aklından “bu danalar üç ay diyor ama altı aya anca biter” diye geçiriyordur. Egelilerin “du bakalım” demesi gibi bir şey. Bir işi yapıp bitirme konusundaki isteksizliğin dilbilimsel ifadesi. Gönülsüzlük kipi…

Geçtiğimiz günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı çocuklar için bir namaz kitabı çıkardı. Fakat bu kitap hiç de rastladığımız türden değil.

Diyanet İşleri Başkanı yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Çocuklarımızın ilgisini çekecek bir namaz kitabı düşünüyorduk. Bunun için sevilen bir çizgi kahraman olan Örümcek Adam fikri bize uygun geldi. Biliyorsunuz “Örümcek” mağaranın girişine ağ örerek müşriklere engel olduğu için İslam dünyasında ayrı bir yeri vardır.”

Kitabın içerdiği temel dini bilgilerin yanı sıra sonuna da bir Örümcek adam macerası eklenmiş. Fakat bu çizgi roman da bildiğimiz Örümcek-Adam`la karşılaşacaklarını uman küçükler hayal kırıklığına uğrayacaklar çünkü burada suçlularla savaştıktan sonra istişareye oradan dini sohbete giden bir Örümcek-Adam profili çizilmiş. Kitabın sonunda Örümcek Adam`ın kendisine özenen çocuğa söylediği söz ise kitabın genel düşüncesini özetliyor: “En büyük süper kahramanlık kişinin kendi ahiretini kurtarmasıdır.”

Kitaba Tepkiler Büyüyor

Kitaba ilk tepki yurtdışından geldi. Amerika`da öfkeli bir grup Spider-Man fanatiği Marvel Comics binasının önüne siyah örümcek adam kostümü bıraktıktan sonra sloganlar atmaya başladı. Bu eylem üzerine bir yetkilinin: “Bu olay paralel evrenlerin yalnızca bir tanesinde geçiyor. Bunların sonsuz sayıda olduğu göz önüne alınırsa bu kadar büyütülmesi anlamsız” açıklamasında bulunması öfkeli kalabalığı sakinleştirmeye yetmedi.

Ülkemizde de İslamcı kesimden bir grup, Örümcek-Adam`ın giydiği kostüm nedeniyle alnının yere temas etmediği için kıldığı namazın kabul olmayacağını savunurken, bir kısım da suçlularla sürekli savaşıp, yaralanan bir Süper Kahraman’ın Şafi mezhebinden olmasının daha uygun olacağını öne sürdüler. Dakik gazetesinden bir köşe yazarı: “Piyasada tonlarca süper kahraman dururken Örümcek Adamın seçilmesi bütünüyle yanlış. Böyle yaparak bizlere örümcek kafalı diyenlere malzeme çıkarıyorsunuz. Aferin.” eleştirisinde bulunmuştu.


Kodamanın biri, Çarşamba akşamları lüks bir restoranda yemek yermiş. Her defasında ona aynı garson hizmet eder, kodaman da yüklü bahşiş bırakırmış. Yıllar boyu bu böyle gitmiş. Garson ile zengin müşteri arasında haliyle bir samimiyet doğmuş… Bir gün adamımız restorana geldiğinde, onu farklı bir garson karşılamış. Bizimki etrafa bakınmış, gedikli garsonu göremeyince, yeni elemana sormuş: “Arkadaşın nerede? Yoksa hasta filan mı?” “Hayır efendim” demiş yeni garson, “o sizi kumarda kaybetti.”