• ‘Abartma’ dedi Pablo’nun öğretmeni. ‘Abartmıyorum’ dedi Picasso. 

• 1891’de açılan İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kapı ve pencerelerinin bugün müzelik olması, berberde arkamızdaki aynanın içinde gittikçe küçülen onlarca kendi ensemizi görmek gibi bir şey.

• Altmış dakika ayakta durmak ile on dakika öpüşmenin harcadığı enerji aynı ve yüz yirmi kaloridir. Bir saat boyunca ayakta beklediyseniz muhtemelen ekildiniz, öpüşmeyi unutun.

• ‘Norwecche biliomusn’ diye mesaj gönderdi. ‘Hayır, Türkçe biliyorum.’ yazıp gönderdim.

• Zaman yolculuğu imkânsız değil; radyo reklamlarını dinleyin. ‘Ev almak istiyorum ama bu zamanda nerede öyle dürüst, güleryüzlü emlakçı?’ diyen adam on saniye sonra ‘Özkardeşler Emlak. Telefon: Sıfır iki yüz on iki çift sıfır seksen üç…’ diyor.

• Hangisi daha eko-romantik; sevdiğin kıza yazdan kalma bir gökyüzü armağan etmek mi, kafasına mavi renkli bir Mango poşeti geçirmek mi?

• ‘Tahmin etmiştim.’ —Jules Verne

• Fildişi kulesinden inmeyen yazarlar var, bir de oturduğu yerden ‘Açılma! Dön geri!’ diye bağıran cankurtaranlar.

• Tarihte ilk sırıkla atlamacı aynı zamanda ilk asker kaçağıydı.

• ‘Stetoskop gibiyim’ dedi Aleksi Pavloviç. ‘Kalp atışlarını dinlettiler ama hiç aşktan bahsetmediler.’ 

Ragıp Hoca’nın alnından terler boşanıyordu, titreyen sesiyle: “Rıfkı gelen toplara çok güzel vuruyor fakat arkadaşları ile paslaşmadan, pek şahsi oynuyor” dedi. Kalbi gümbürdüyordu. Sanki biri suratına bir şey fırlatacakmış gibi başını yana çevirerek gözlerini kıstı. Çevresindekiler heyecan dolu gözlerle pürdikkat Ragıp Hoca’ya bakıyorlardı. Ragıp Hoca hâlâ yerindeydi. Biri bir alkış başlattı, ötekiler de büyük bir coşkuyla alkışa katıldılar. Ragıp Hoca’nın kurduğu cümle kabul edilmişti…

Oynadıkları bu tehlikeli oyuna başladıklarında, hapis bulundukları on metre genişliğindeki kare mekânda otuz altı kişiydiler. Bir buçuk metrelik karelerden oluşan zeminde baygın halde yatıyorlardı. Birer birer kendilerine geldiklerinde, bir süre birbirileriyle konuşarak neler olup bittiğini, nasıl bir yerde bulunduklarını anlamaya çalıştılar. Hapsedildikleri mekân, beyaz zemini aydınlatan spotların bulunduğu karanlık ve yüksek bir tavan ile örtülü, düz ve simsiyah duvarlarla örülüydü. Aralarında yaptıkları konuşmaların neticesinde, hepsinin tek ortak noktası olduğunu fark ettiler: Burada bulunan herkes edebiyat öğretmeniydi.

Biri cebinden çıkardığı cep telefonu ile uğraşıyordu. “Açılmıyor. Kaç gündür buradayız? Telefonumu şarz etmiştim” dedi, “Telefonumu şarz etmiştim!”, ‘Çat!’ diye bir ses duyuldu. Üzerinde bulunduğu paneli tutan metal kıskaçlar serbest kalmıştı. Adam, altındaki kare panelle birlikte aşağı uçtu. Kalabalık boşalan karenin etrafında toplandı. Boşluktan aşağıya seslendiler. Karşılığında yankı bile gelmedi.

Öğretmenler şaşkınlıkla birbirlerine bakarken bir ses dört bir yanı sardı: “Yıllarca kendi dilinizi çok az kelimeyle kullandınız. Dili kullanırken yaptığınız hatalarla, edebiyat bölümünden mezun birilerine yakışır örnekler olmadınız. Şimdi sizinle bir oyun oynayacağız. Yedi yüz cümle kuracaksınız. Kurduğunuz cümleler on üç kelimeden oluşacak. Daha önce kullanılmış bir kelimeyi tekrar kullanmayacaksınız. Önünüzde bulunan kâğıt ve kalemle notlar alabilirsiniz. Burada kurduğunuz her hatalı cümle sonrasında, üzerinde bulunduğunuz kare serbest bırakılacaktır.”

“Kimsin sen? Kendini ne sanıyorsun? Sinir bozucu bir korku filmi serisi mi?” diye bağırdı birisi. Ses devam ettirdi konuşmasını: “Oyuna başlıyoruz. Şimdi kendinize bir kare seçin. Ben söyleyene kadar bulunduğunuz kareden başka yere kımıldamayacaksınız. Çabuk olun!” Panikle bir oraya bir buraya dalgalanan kalabalık durulduğunda, herkes bir karenin üzerinde yerini almıştı.

“Burada hepiniz, benim misafirim yerine konuğumsunuz, size soracağım sorulara cevap yerine karşılık vereceksiniz, anladınız mı?” “Anladık” dediler. Aslında kimse bir şey anlamamıştı. Türkçe kökenli kelimeler kullanmaları gerektiğini, ancak birkaç kişi aşağı uçtuktan sonra anladılar.

Sırası gelen öğretmenlerden biri: “Ruh hastasının biri bizi bu yere kapattı ve bizden yedi yüz cümle kurmamızı istiyor” dedi çevresine güven dolu gülümsemeler atarak. Tok ses içinde bulundukları mekânda büyük bir gürültüyle yankılandı: “On üç kelimeden oluşan yedi yüz cümle! On dört değil.” Adamın üzerinde bulunduğu kareyi tutan metal kıskaçlar serbest kaldı. Kaybolup giden bu cesur ama dikkatsiz öğretmenin ardından, mekâna korku dolu bir sessizlik yayıldı.

Sırası gelen öğretmenler, dikkatle cümlelerini istenen kurala göre kuruyorlardı, ama hâlâ birileri patır patır dökülmeye devam ediyordu. Böyle giderse kimse kalmayacaktı. “Ama sen de herkesi aşağıya atıyorsun. Neyi yanlış yapıyoruz? Meselâ bir örnek ver” dedi öğretmenlerden biri. Ses gürledi: “Anlatım bozukluğu yapmayacaksınız! Anlamları aynı olan kelimeleri tekrarlamak gibi…” Öğretmen aşağı uçtu.

“Necmi hoca siz de mi buraya düştünüz?” dedi öğretmenlerden biri, tanıdık bir yüze rastlamanın sevinciyle. “Öyle efendim. Ne yapacağız bilmiyorum vallahi. Görüyor musunuz şu işi? Cık cık cık…” Öğretmenlerden biri sesini yükseltti: “Askeri ücretle çalışan işçileriz, bizden ne istiyorsun? Böyle yaparaktan burada bizi mahzur bırakıyorsun. Bizleri böyle muzdarip etmeye ne hakkın var?” “Ne dedin?” dedi Ses, “Tam anlamadım. Sizi mahzur mu bırakıyorum? Muzdarip mi ediyorum? Yaparaktan mı? Askeri ücret mi dedin?“ Gülüyor gibiydi. “Evet” dedi adam, “Bu yaptığın direkman terbiyesizlik. Kendini ne hissediyorsun sen?” Açılan panelden aşağı düşen adamın ardından “Hak etmişti” diye mırıldandı biri.

Birinden “Hay yaşa!” diye bir ses yükseldi, “Senin bu yaptığın çok doğru olmuş. Hep yanlış kelimeler kullanıyorsunuz. Dili çocuklara eksik öğretiyorsunuz. Ne kadar iyi! Zamanında birçok hatalar yapıldı. Ama artık bundan ders alıp…” Adam, tamlama yanlışından aşağı düşerken hâlâ bir şeyler söylemeye devam ediyordu.

Öğretmenlerden biri pişmanlık dolu bir ses tonuyla sınıfta bıraktığı ya da kırık not verdiği tüm öğrencileri sayıyordu: “Macit sen misin? Levent? Sen misin evlâdım? İnan çok özür dilerim seni dersten bıraktığım için. Yapma etme. Kamil sen isen bak sana hiç yakıştıramadım bu hareketi. Evet, bizler de bazen yapıyoruz arada öyle hatalar. Ama önemli olan Türkçemizi düzgün kullanmaktır. Biz de buna çalışıyoruz. Sizleri eğitmek için. Yetiştirmek için. Şimdi bizi buraya böyle kapatarak sadece kötü hissetmemizi sağlıyorsun” Anında kapak açıldı.

Boşalan karenin ardındaki karanlıktan tek gelen soğuk bir esintiydi. Ne bir ses, ne bir soluk… “Aşağıda ne var?” diye sordu bir öğretmen, “Bilmek istiyorum!” “Aşağıda kocaman bir soru işareti var!” diye cevapladı Ses sertçe, “Soru soran kendisiyle buluşur!” Adam pustu.

“Kitap okumalıyız” diyordu kriz geçiren birisi, “Çok kitap okumalıyız!” Birkaç öğretmen aralarında fısır fısır konuşuyordu. “Peki tüm bunları nasıl bilebiliyor? O da edebiyat öğretmeni mi yoksa?”

Yaşlı bir kadın  öğretmene gelmişti sıra. Titreyen elindeki kâğıtta hazırladığı cümle yazıyordu “Ay heyecan yaptım. Olmuş mudur ki?” dedi. Metal kıskaçlardan biri ‘Çıt!’ diye attı: “Ay heyecanlandım! Heyecanladım! Heyecan yaptım anlatım bozukluğu!” dedi. “Okuyun lütfen” dedi Ses. “Dur dur” dedi. “Şu anda kendimi fazla ifa edemiyorum” “İfade demek istediniz herhalde” dedi Ses. “Evet evet ifade! İfade edemedimdi dur evladım” Gülme sesleri duyuldu, fakat bu son cümlesindeki hatadan dolayı paneli tutan tüm kelepçeler açıldı ve yaşlı kadın gözden kayboldu.

Sonrasında adamın  biri aklı sıra Ses ile tartışma çıkarmaya kalkıştı: “Sözlerinizi size geri iade ederim” gereksiz kelime kullanmıştı, panelin açılması gecikmedi. Lakin adam son anda panelleri taşıyan demire tutundu, ayaklarını sardı. Diğerlerine doğru ilerlemeye başladı. Ötekiler avuç içlerini göstererek “Gelme! Gelme!” diyorlardı. Adam sinirle elinin tekini kaldırdı “Eeh! Sizin karenize kalmadık!” Sıkıca demir çubuğa sarıldıktan sonra: “Nüans farkı!” diye bağırdı. Deliler gibi kahkaha atıyordu. “Atsana beni aşağıya! Hahaha!” Sonra bir uğultu yayıldı ve adam titremeye başladı. Tutunduğu çubuğu bıraktı ve düştü.

“Demirlere elektrik vermiş” dedi birisi. Bu olay üzerine kalabalığın arasında konuşmalar başladı. “Susun” dedi içlerinden biri. “Görmüyor musunuz? Hep düşünmeden konuştuklarımız yüzünden kaybediyoruz. Dikkatli olursak hepimiz kurtulabiliriz. Sadece düşünüp konuşalım. Hepimizin dikkatli olmamız lazım” dedi. “Ne oldu? “Neden öyle bakıyorsunuz bana? Ne dedim ki ben?” Açılan panelden aşağı düşen adamın sesi azalırken şunu diyordu: “Dikkatli olması lazııım!”

Sonrasında ayakta kalan ekip sağlam bir oyun sergiliyordu. Ancak bildikleri kelimeler gittikçe tükeniyordu. Türkçe Sözlüğe hiç bu kadar ihtiyaç hissetmemişlerdi.  Âdeta bütün fiiller suyunu çekmiş, bütün zamirler tükenmişti. Artık sıfatlar sanki sıfatsız, isimler isimsizdi. Zarflar da, aynı kötü kelime oyunuyla, kapalı bir zarfın içindeydi sanki.

“Kelime kalmadı ki” dedi içlerinden biri. “Kelime yok! Başka kelime yok!” Bayağı bir panik yapmıştı. Saatlerdir buradaydılar. Birisi kalabalığa arkasını dönmüş boşalan bir karenin içine doğru işiyordu. “Sıran geldi” dediler adama. Fermuar çekme sesi duyuldu. Hocanın doğru cümleyi kurabilmesi için daha önce kullanılmamış ve Türkçe kökenli kelimeler bulması yarım saat kadar sürdü. Yedi yüzüncü cümle de tamamlanmıştı.

Ses: ”Artık isteyen istediği kişinin bulunduğu panel üzerinde durabilir. Gruplar oluşturacaksınız. Demirlerdeki elektriği kesiyorum” dedi. Uğultu kayboldu.

İnsanlar demirlerin üzerinde yürüyerek Türkçe bilgisine güvendiklerinin karesinde saf tutmaya başladılar.

Profillerin üzerinde dengede durmakta güçlük çeken birilerine “Hadi bekleme yapmayın” dedi biri. Bekleme yapmak? Adamın karesi açıldı. Grup oluşturmuş karenin üzerindeki kadının biri “Şükrü Bey geçebilemedi…” dedi. İçlerinden birisi panikle kadını aşağı itti. Diğerleri de kadını iten adama teşekkür ettiler.

Birisi: “Sizler şimdi yanlış yaparsınız! Ben tek başına bir grup olacağım. Alnımın hakkıyla kazandım bu paneli çekilin gidin” dedi eliyle yanına yaklaşmaya çalışanları kovuştururken. O aşağı uçarken diğerleri alınlarının akıyla karelerde yerlerini aldılar.

Sonunda iki grup oluştu. “Siz güçlü oldunuz ama” dedi hocalardan biri karşı tarafa. “Lütfen tartışmayalım. Şimdi birimiz yanlış bir şey söyler. Bu sefer hepimiz birden gideriz. Böyle iyi” dedi bir başkası.

Ses konuşmaya başladı: “Cümlelerin yapısı konusundaki hassasiyetinizi gösterdiniz. Bakalım kelimelerin gücünü iyi kavrayabilmiş misiniz? Şimdi oynayacağımız oyunun adı ‘Cümle Kurmaca’. Altı kelime söyleyeceksiniz, üç isim, iki fi-” “Bir saniye” dedi öğretmenlerden biri Ses’in sözünü keserek: “Az önceki oyunun adı neydi peki? Onda da cümle kuruyorduk.” Ses: “Ne yapacaksın?” dedi tersleyerek, “İyi hadi öbürünün adı ‘Karmaşık Cümle Kurmaca’ olsun, bu daha kolay. Lafımı bölmeyin. Tekrar söylüyorum: Altı kelime söyleyeceksiniz, üç isim, iki fiil, bir de zarftan oluşacak. Buna göre anlamlı bir cümle oluşturacaksınız. Anlamsız cümleyi kuran tarafın üzerinde durduğu panel her seferinde biraz daha yan dönecektir. Sağdaki grup başlasın!” İki grup da birbirlerine bakıyorlardı. “Biz mi?” dedi gruptakilerden biri. “Hayır” dedi Ses, “Siz soldaki grupsunuz!”

Sağ grupta olduğunu anlayanlar kafa kafaya verip fısıldaşmaya başladılar. Kelimeler birbirleriyle ne kadar alakasız olursa anlamlı bir cümle kurmaları o kadar zor olacaktı. Buldukları kelimeler şunlardı:

“Kravat, Havuç, Tebeşir, Öksürmek, Bulaşmak ve Her zaman”

Sol grup şu cümleyi kurdu: “Havuç büyüklüğündeki tebeşirin tozu beni öksürttüğünde her zaman kravatıma bulaşıyor”

Mantıklıydı.  Sağ grup söylenirken panelleri yan dönmeye başladı. Dengede durmak için pozisyonlarını değiştirerek bir ayaklarını destek alacak şekilde öne attılar.

Sol grubun yöntemi farklıydı. Sırayla olabilecek en alakasız kelimeleri sıralamaya başladılar: “Dümbelek” dedi biri, “Armatür” dedi bir diğeri, “Yalamak” dedi beriki, “Ağır” dedi öteki, “Bazen” dedi bir başkası. Bir fiil daha: “Koşmak” dendi. “Hadi kurun bakalım” dediler gülüşerek.

Sağ grupta fısıldaşmalar başladı. Neticede grup sözcüsü kendinden emin bir tavırla şöyle söyledi: “Bir dümbeleği yalamak, bazen ağır bir armatürle koşmak gibidir”

Sol grup sağ gruba küçümseyen bakışlar fırlatırken panelleri yan dönmeye başladı. Sol grubun sözcüsü: “Ama nasıl olur?! Bu cümle çok anlamsız!” diyerek karşı çıktı sonuca. “Olur mu?” dedi cümleyi söyleyen, “Nasıl anlamsız? Ben hep dümbelek yalarım” Bir diğeri de onu destekleyerek dedi ki: “Ağır bir armatürle koşmak gibi aynı evet. Gerçekten” Diğer taraf: “Nasıl ya?” İki grup arasında gürültülü bir tartışma çıktı. Sonunda: “Tamam!” dedi Ses, “Bu oyun çok saçma oldu. Başka oyuna geçiyoruz” Sağ grubun biraz yana eğilmiş olan paneli tekrar eski düz konumunu aldı.

İki grup hiç konuşmadan fırlattıkları sert bakışlarla birbirlerine meydan okuyorlardı. Bir süre sonra Ses’ten hiç ses gelmemeye başlayınca, “E nerde bu?” dedi içlerinden biri. “Yemeğe mi gitti acaba?” dedi bir başkası. “Galiba” dedi karşı gruptan başka biri. “Biz de acıktık” diye söylendi bir diğeri. Bir süre daha ses gelmeyince aralarında dün oynanan maç hakkında konuşmaya başladılar. Ses’ten gelen ses bu hararetli tartışmayı böldü: “Kesin gürültüyü! Sizinle basit bir oyun oynayacağız. ‘Zengin Kafiye Oyunu’. Bir kelime söyleyeceğim. Siz de o kelimenin zengin kafiyelisini söyleyeceksiniz. Buna göre uygun kelimeyi on saniye içinde bulamayan grup kaybeder. Kelimeyi söylüyorum: Savur.”

“Tasavvur” dedi sağ gruptan biri. Bir süre sonra “Kavur” karşılığı geldi sol gruptan. Anında “Gâvur” dedi sağ grup. Sol gruba gelmişti sıra. Sessiz kaldıkları her saniye panelleri dönüyordu. Panelin yukarıda kalan ucuna tutunmaya başladılar. Birkaç saniye içinde zengin bir kafiye uyduramazlarsa kaybedeceklerdi. Dik konuma gelen panele tutundukları son saniyede birinin gözleri parladı ve “Aznavur!” dedi. Sağ gruptan biri: “O Fransız şarkıcının soyadı değil mi? Sayılmaz!” diye bağırdı. “Hayır” dedi kelimeyi söyleyen: “Bu kelime dilimize Gürcüceden geçti. İri yarı, sinirli, asık suratlı kimse demek, geçenlerde rastladım, oradan biliyorum” Ses: “Doğruymuş” dedi onaylayarak, “Şimdi sizin bir cevap vermeniz gerekiyor” Sağ gruptakiler panelin yükselen ucuna tutunurlarken bir yandan da kara kara düşünüyorlardı. Gerçekten az bulunan bir uyaktı bu. Ses: “Son üç saniye” dedi. İki taraf da neredeyse tamamen dik konumda bulunan panellere sıkıca tutunmaktaydılar. İki. Bir. “Vur!” diye bağırdı biri. “Vur! Kendi başına bir kelimedir!”

Sağ grup iyi bir son vuruş yapmıştı. Sol grup karanlığı boylarken sağ gruptakilerin üzerinde bulundukları panel yatay konumunu almaya başladı.

Yavaş yavaş  bir sis bulutu her yeri kapladı. Geride kalan son altı öğretmen birer birer uykuya daldılar. Uyandıklarında ağızlarına bağlı bir tür kelepçe ile buna bağlı sivri bir çivi vardı. Alt dudakta bulunan çivi, dudakları birbirine birleştirmeye çalışınca üst dudağa batıyordu. Ses konuştu: “İçinde dudak sessizleri yani be, me, fe, pe, ve bulunmayan sözcüklerle birbirinizle atışacaksınız. Buna halk edebiyatında ‘Lebdeğmez’ denir.  Bakalım ne kadar ustasınız…”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

SANIRSIN HER GÜN PAZAR

Islak kumun üzerinde kendi adımlarınla boğuşurken
Vaktiyle kıyafetlerinin çalındığı o bankın arka tarafında
Burası bir sahil kasabası
Kapatıp gitmeyi unuttukları
Armagedon, gel armagedon!
Gel hadi armagedon, gel!

Sanırsın her gün Pazar
Her gün sessiz ve her gün gri

Piyasa yapılan o caddede gizlenirken
Kartpostal üzerine kazınmış yazı
“Nasıl isterdim burada olmamayı ”
Bu sahil kasabasında
Şu bombalamayı unutup gittikleri
Gel, gel, gel nükleer bomba

Sanırsın her gün Pazar
Her gün sessiz ve her gün gri

Çakıl taşlarının ve kumun üzerinde dönüş yolunda
Garip bir toz ellerinde
Ve yüzünde (gözünde, ağzında, burnunda)…

Sanırsın her gün Pazar
Haydi, ucuz bir çay tepsisi kazan kendine
Şu yağlı çayından bir yudum versene
Her gün sessiz ve her gün gri

Çeviri: Hakan Bıçakcı

Bütün bunlara Marina için katlandım. Öncesinde post-müstakbel kayınpederim Dragan’a ve sonrasında Zedong denilen eşkiyaya. En son da şu yaklaşan kışın sert rüzgârlarına. Gobi Çölü’nde bile böyle arsız rüzgâr görmedim. Ne olduğu belli olmayan bir böcek peşinde ne olacağı belli olmayan bir kaderle kucak dansı yapıyordum.

Zedong’un söylediğine göre böceğin yuvasına çok az kalmıştı. “Buralarda bir yerlerde olmalı” demişti. Haklıydı galiba, çünkü etrafımda daha çok böcek görmeye başlamıştım. Özellikle duvarın kenarından aşağıya baktığımda dipte yürüyen böcek kervanlarını seçebiliyordum. Marina ile buluşma yerimize de hesabıma göre bir ya da iki günlük yol kalmıştı.

Çinlinin bana verdiği güvence en fazla bir kitle imha silahının bir ortadoğu ülkesine verdiği güvence gibiydi. Şeytan ile anlaşma yapmayı tercih etmezsiniz ama buna mecbur kalabilirsiniz. Yahut yüzüne yediği haltların karanlığı vurmuş birine başka çareniz olmadığı için evinizin anahtarını verebilirsiniz. Bu sık sık başımıza gelen bir şey değil, belki de bir kere gelir. Benim sınavım o gündü işte. Marina’nın uzakta bir ağaca bağlandığını, ben böceklerin yuvasını bulduğumda serbest kalacağını söylemişti. “Ne zaman?” diye sorduğumda ise, “sen tişörtünü çıkardığında” demişti. “Beni görebiliyorsanız neden kendi k.çınızı kendiniz silmiyorsunuz” şeklinde feryat edince, “Bizim aklımızı tartışma, işine bak” diyordu yaşlı sıçan. Benden ayrılmadan önce bir dürbün verdi. Tişörtümü çıkardığımda işareti alacaklar ve Marina’yı bırakacaklardı. Ben de bunu beş kilometre ötesini bile gösteren (mi) tuhaf dürbünle görebilecektim.

Vakit öğleyi geçiyordu. Hava güneşli sayılırdı ama kuru rüzgârın kırbaçlarıyla gözkapaklarım kraft kâğıdı gibi olmuştu. Tişörtümün üzerine eski hırkamı ve montumu giymek zorunda kaldım. Kasım ayı bu bölgede çok soğuk olurmuş. İçimdeki merak ve sıkıntı iklimi çok umursamasa da yürümekte zorlanıyordum. Saat ikide mola verdim. Aç değildim ama biraz su içtim, bir elma yedim ve birkaç bisküvi tıkıştırdım ağzıma. Hikâyeye bakarsanız biz Marina ile ayrılacaktık. Bir ayrılığa bu kadar heyecan ve iç kapılarımı zorlayan bir özlem ile yürümek bana da garip geliyordu. Ayrılmak mı kavuşmak mı bu, diye soruyordum kendime. Kavuşmanın gerçekleştiği yerde ayrılık başlıyordu. Bunun sadece bize özel bir şey olmadığını takdir edersiniz.

Saat dörde doğru böcekler kalabalıklaşmaya başladı. Nihayet aşağıda, duvarın kenarında gördüğüm böcek deresi kalınlaşmış, başka küçük kollarla birleşerek bir kitin ordusu oluşturmuştu. Biraz daha yürüyüp belimden aşağı sarkarak gözlerimle takip ettim. Aklıma dürbün geldi. Çıkarıp baktım. Birkaç yüz metre ileride böcekler ortadan kayboluyordu. Dürbünü çantama attım ve koşmaya başladım. Bu sırada bir kilometre ötedeki kulede bir parlama gözümü aldı. Nöbetçi bana doğru yönelmiş olmalıydı. Hemen durdum. Dürbünle bir yerlere baktığımı gördüyse çıplak ayakla inek tersine bastım demekti. Bir şey olmamış gibi normal tempoda yürümeye devam ettim ama nöbetçinin tam olarak ne yaptığını çok merak ediyordum. Bir hareket yoktu. Böceklerin gözden kaybolduğu yere geldim. Duvardan aşağı tekrar baktım. Büyük bir çatlaktan içeri giriyorlardı. Çatlak toprak zeminle birleştiği yerde genişliyor, bir insanın sürünerek geçebileceği üçgen bir boşluğa dönüşüyordu. Evet, bulmuştum. Yuva burası olmalıydı. Aşağı inip emin olmak isterdim fakat geri çıkamayacağımı ve nöbetçiyi düşününce denemedim bile. Montumu, hırkamı ve tişörtümü çıkardım. Marina’nın akıbetini öğrenmeli fakat nöbetçinin dikkatini bir daha çekmemeliydim. Montumu koluma sarıp kafama kaldırarak dürbünü yavaşça aldım ve sanki yağmurdan korunuyormuş gibi aklım sıra alete kıyafetlerimi siper ederek etrafı izlemeye başladım. Kuzeyde bir hareket farkettim. Yaklaşık dört kilometre filan uzaktaydı. Ağaçların arasında başına geçirilmiş çuval omuzlarını da kaplayan kırmızı montlu bir kadın bağlandığı yerden maskeli bir adam tarafından çözülüyordu. Kırmızı mont Marina’nındı. Ama yüzünü göremiyordum. Serbest kalınca hızla koşmaya başladı. Bu ördek adımları tanıyordum, evet bu sevgili Marina’mdı. Dürbünü daha fazla kullanamazdım. Marina’nın nereye koştuğunu anlayamadan dürbünü hızla ve çaktırmadan çantama sokup bir kuytuya çömeldim. Üstümü giydim. İşareti verdikten sonra havanın kararmasını beklemem söylenmişti.

Kırk beş dakika geçti. Oturmuş önüme bakıyor. Elimdeki çöple yerde anlamsız şekiller çiziyordum. Güneş batmak üzereyken bir gölge yaklaştı. Kafamı kaldırdım. Çinli nöbetçi olmalıydı. Kuleden yürüyüp gelmiş. Çok kötü bir İngilizceyle sordu:

“Dürbün nasıl?”

“Nasıl nasıl?”

“Sen dürbün var.”

“Ee?”

“Yasak. Nereye baktı?”

“Meyve ağaçlarına.”

“Meyve? Ne koşuyor?”

“Çapraz koşu. Adam eksiltme.”

 “Ne çıkardı gömlek rüzgâr hava?”

Cevabımı düşünürken bir ıslık sesi duydum ve adam devriliverdi. Başıma piyano düşse öyle şok olmazdım. Birkaç saniye hareketsiz kaldıktan sonra boynundaki iğne gibi şeyi farkettim. Arkama döndüm. Ayağa kalktım. Korkudan ölsem mi ölmeyi beklemeden kendimi duvardan atsam mı bilemedim. Ellerini kullanmayı yeni öğrenmiş bir bebek gibi acemice dürbünü çıkardım. Yere düşürdüm. Yerden alıp dört bir yanıma baktım. Hava neredeyse kararmıştı. Net bir şey göremedim. Nöbetçinin geldiği kuleye baktım. Kimse yok gibiydi. Gerideki kule ise çok uzaktaydı. Neden sonra akıl edip yerde yatan nöbetçinin kalbi atıyor mu diye kontrol ettim. Kalp atışını anlayamadım. Kendiminki o kadar gürültü çıkarıyordu ki başka bir sesi algılamam zordu. Sonra boynuna orta parmağımı bastırdım. Atıyordu. Ölü değildi.

Birden ensemde soğuk bir el hissettim. Kamera şakası yapılarak korkutulan insanlar gibi aptalca bir ses çıkararak öne fırladım. Başımı çevirdim. Askeri üniforma içinde daha önce görmediğim bir adam. İple duvara tırmanmış. Eliyle beni çağırdı. Hemen aşağı baktım. Zedong aşağıdan el sallıyordu. Önce adam indi, arkasından ben. Zedong fenerini yüzüme tutarak, o çakal sesiyle “Aferin Rambo” dedi.

“Rambo çekik gözlülere bombalı oklar atıyordu, sıra sende.”

Kahkaha atıp duvarı işaret etti. İpe tırmanan adama girişte beklemesi emrini verdi. Reverans yaparak çatlağa girmemi istedi.

“Benim işim değil bu.”

“Gir” dedi. Elinde silah vardı. Elinde silah olanların ikna kabiliyetine hayranım.

Sürünerek girdim. Peşimden de Zedong. Çatlak en fazla bir metre uzunluğunda bir tüneldi ve her yan böcek doluydu. Tünelin ardından özellikle yapılmış gibi mezar odasına benzer bir yere çıktık. Orta boy bir insan rahatça ayağa kalkabiliyordu. Zedong’un nereden çıkardığını anlamadığım gaz lambasını yakmasıyla üç ayrı silahın çekilmesi bir oldu.

İlk farkettiğim kenarda yatan çürümüş bir cesetti.

Cesedin yanında elleri bağlı ve ağzı bantlanmış Tresa uzanıyordu.

Sol tarafta üç numara tıraşlı, bıyıklı bir adam ve bir kadın bize birer tabanca doğrultmuşlardı.

Kadının solunda ise zayıflamış, saçları yıpranmış, gözleri karanlık, dudakları ezik çilek renginde, esmer kuru elleri sıkı sıkı bağlı Marina duruyordu.

Onu çok seviyordum.

Yağmurlu, sevimsiz bir perşembe akşamıydı. İşten çıkmış İstiklâl Caddesi’nin kırık taşlarının üzerinde bata çıka yürüyordum. Oynayan her taşın altından farklı miktarda su fışkırıyordu. Sokakta paramparça şemsiye cesetleri, çantamda yeni bitirdiğim öykümün çıktısı vardı. Ara sokağa girip dar ve kirli binanın üçüncü katındaki derginin danışmasına öykümü bıraktım. Zarfın üzerinde telefon numaram ve olumlu olumsuz dönüş beklediğime dair notum vardı.

Güneşli bir cuma öğleniydi. İşyerinde boş boş oturuyordum. Telefon çaldı. Arayan derginin editörü. Yaşı kestirilemeyen bir kadın sesi. Konuşarak ofis kapısının önüne çıktım. Durumun olumsuz olduğunu direkt konuya girmeyişinden anladım. Kısa ve gereksiz bir sohbetten sonra ses tonunu biraz değiştirerek öyküyü dergiye koymaya uygun bulmadıklarını söyledi. Çoğul konuşmuştu ama uygun bulmayan kendisiydi. Uygun bulmamışlarmış. Kurul toplanmış da saatler süren ateşli tartışmalar sonunda bu zor karar alınmıştı sanki. Tartışmaya girmeden telefonu kapatmak istiyordu.

Derin bir nefes alıp nedenini sordum. Keşke sormasaydım. Bir anda küstahlaştı. Bu kurmacanın açık edilmesi numaralarına, böyle zorlama postmodern denemelere kapalı olduklarını söyledi. Şoke olmuştum. “Uygun bulmadık” de geç. “Beğendik ama yerimiz yok” de kapat konuyu. Ne sataşıyorsun? Ne laf sokuyorsun? Kabahat bende hesap soruyorum. Huyum böyle ne yapayım? Sormasam ölürüm.

Biraz da yazdığıma çok güvendiğim için üstelemiştim. İki ay boyunca uğraşıp gerçekten iyi bir iş çıkarmıştım. Öyküm, bir yazarın hikayesini dergiye bırakışı ve editörle bu öyküyü neden yayımlamak istemediklerini tartışması üzerineydi. Sonunda da yazar tüm çabalarına rağmen editörü ikna edemiyordu. Basılmayan bir öykünün hikayesinin dergide basılı olması fikrini ilginç buluyordum. Anlaşılan karşı taraf benimle aynı fikirde değildi.

“Zorlama postmodern denemeler mi? Ama bu zorlama değil ki gerçek. İşte bakın şu anda birebir öyküdeki durumu yaşıyoruz.”
“Gerçek olunca tamam ama yazınca gerçekçi olmuyor işte.”

Ukalalığa devam. Hayal kırıklığına uğramıştım. Böyle bir tepkiyi hiç beklemiyordum. Kırıldığımı anlayınca üzüldü herhalde. Bu editörlerin işi de psikologdan zor.
“Bir de asıl sorun çok kısa olması” dedi. Bak şimdi oldu. Medeni insanlar gibi kıvırt işte böyle. Kimse depresyona girmesin.

“Format gereği 7.500 vuruşun üstünde öyküler yayınlıyoruz. Sizinki 3.000 civarı. Şimdi bunu uzatsanız da tadı kaçar.” Manik döneme girdi galiba. Gönül alma işini abartmaya başladı. Hangi tadı kaçacak?
“Diliniz çok güzel aslında keşke bir öykünün yazılması ve reddedilmesi üzerine yazacağınıza gerçekten bir öykü yazsaymışsınız.”
“Bu da bir öykü ama. Öykünün öyküsü.”

Bu açıklama hoşuma gitmişti. “Keşke adını ‘Öykünün Öyküsü’ koysaymışım” diye düşündüm. Çok daha kötü bir başlık atmıştım dosyaya: “Yayımlanmamış Bir Öykü”. Parlak güneşin altında yüzümü süratle karartıp son bir kez zorladım.
“Peki adı ‘Öykünün Öyküsü’ olsa? Yani bu başlıkla yayınlasanız olmaz mı yine?” “Olmaz kusura bakmayın lütfen.”

Kendimden tiksinmeye başlamıştım. Midem bulanıyordu.
“Peki anlıyorum. Size iyi çalışmalar. Gerçekten bir öykü yazarsam görüşürüz o zaman.”
“Her zaman bekleriz.”
Çok beklersin.

Not: Bu öykü, Notos’un Şubat-Mart 2012 sayısında yayımlanmıştır.

• Yemeğimi yerken masaya bir kemancı yaklaştı. “Kemanın nerede?” dedim. “İnsanların kafasını karıştırma” dedi.

• Manzara resmine ay ve güneşi yan yana çizen çocuk bize asimetriyi açıklar, bunu kopya çeken diğer çocuk simetriyi.

• Karşılaştırmalı edebiyat doktorası yaptığımı duyunca “Çehov Shakespeare’den iyiydi” dedi.

• Köy çeşmesinden su içerken sağımda bir atın soluğunu duydum. Solumda da duyunca yalakla çeşme arasındaki farkı bilmeyen atları hoşgördüm. Ama ineğin de gelişi biraz kafamı kurcaladı.

• Penaltı, en nihayetinde ceza sahasının reklamıdır.

• Safranbolu mu daha meşhur Safranbolu buzdolabı mıknatısları mı?

• İş hayatındaki saygınlığınızı kaybetmemeniz için üç tavsiyem var: Toplantılara geç kalmayın, toplantılardan erken çıkmayın ve asla geçmiş yıla ait bir ajanda kullanmayın.

• Almak ile vermek birbirine eşit olabilir; karar alırken ve karar verirken.

• Güney Rkuvatu’da yaşayan Bomonka kabilesinde üyelerden birinin karşısındakinin ismini unutunca ona “şey” diye hitap etmesi soluk borusunun kızartılarak kabile halkına dağıtılması ile cezalandırılır.

• Teleskop yukarıya mikroskop aşağıya bakar. İnsanlık daha çok aşağıya bakarak gelişmiştir.


Emekli Derleme Müdürü M. Türker Acaroğlu’nun Dünya Atasözleri adlı kitabında, 155 millet ve dilden, 16 binden fazla atasözü yer alıyor. Kaya Yayınları’nın neşrettiği kitabın takriben binde birini buraya aktarıyorum:

Seyahatin önündeki en büyük engel, kapının eşiğidir. [Boşnak]
Ispanak, midenin süpürgesidir. [Fransız]
Şöhretin her türlüsü beladır: İyisi kıskançlığa, kötüsü utanca sebep olur. [İngiliz]
Nehirler tersine aksa, geçen zaman geri gelmez. [Kızılderili]
Beğenilmek, sevilmekten daha çok hoşa gider. [Afrika]
Taç, baş ağrısını dindirmez. [Alman]
Odunu kendi kesen, iki kere ısınır. [Amerikan]
Yerinde sövmek ibadettir. [Arap]
Arkadaşın varsa, aynaya gerek yok. [Malezya]
Kapalı ağza sinek girmez. [Arjantin]
Edebiyatçılar alıngan olur. [Latin]
Dalkavuk, kılık değiştirmiş düşmandır. [Macar]
Kötülük için usta gerekmez. [Polonya]
Her yerde, Portekiz’de bile aptallar akıllılardan çoktur. [Portekiz]
Çok bilen sevilir. Daha çok bilen sevilmez. [Rus]
İşsiz papaz keçiyi vaftiz eder. [Sırp]
Hasta değilsen bile hekime saygı göster. [Musevi]
Başkana oy veren, onunla yönetemez. [Zulu]

Uludere için adalet isteyenlerin buluştuğu uludereicinadalet.com sitesi bu gece (tanımlamakta zorluk çektiğimiz) kişiler tarafından ele geçirilip içeriği değiştirilmiştir. Site özgün haline dönene kadar metni yaymaya devam edelim.

Basına ve Kamuoyuna

Biz aşağıda imzası bulunanların Müslüman kardeşlerimize çağrısıdır:

“Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır” Maide 8

“Dicle’nin kenarında bir kurt bir kuzuyu yese Allah hesabını Ömer’den sorar.” Hz. Ömer

“Şam’da, Bağdat’ta, Kabil’de masum insanlar, çocuklar öldürülürken, biz sessiz, tepkisiz kalamayız.” Recep Tayyip Erdoğan

28 Aralık 2011 tarihinde, Müslümanlar’dan müteşekkil AK Parti Hükümeti’nin yönettiği Türkiye’de, tek suçu Uludere’de doğmak olan 34 kişi, devletin savaş uçakları tarafından bombalanarak öldürüldü. Katliam sonrası, yaslı aileler cenazelerini topraktan kazıyıp, katırlarla taşımak zorunda bırakıldı.

Mahallesinde komşusu öldüğünde bir hafta televizyonunu açmayan insanların oyuyla belediye başkanı olanlar, yas ilan edilmesi gereken vakitte yılbaşı kutlamalarına oluk oluk para akıttılar.

Hükümetin ilk başta “komplo” olarak tanımladığı ve “Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacağı” sözünü verdiği Uludere için şimdilerde “Hataysa hata, tazminatsa tazminat” denir oldu.

Emine Erdoğan, Sümeyye Erdoğan, Beşir Atalay ve Fatma Şahin’in ziyaret edip acılarını paylaştığı, mevlitlerine iştirak ettiği merhumlar için, İçişleri Bakanı “Ölmeselerdi kaçakçılıktan yargılanacaklardı” diyebildi.

Diyarbakır Savcılığı’nın gizlilik şerhi koyduğu dosyanın daha sonra askeri savcılığa havale edileceği açıklandı.

Katliamda yakınlarını kaybedenlerden helallik istenmeden tazminat verileceği söylendi. Daha sonra bu tazminat sanki lütufmuş gibi gösterildi.

Müslüman temsili de olan bir kısım medya, Uludere yarasını gündeme getirmenin PKK’nın işine yaradığını öne sürerek adalet istemeyi terör suçu olarak göstermeye çalıştı.

Allah’a ve ahiret gününe iman eden bizler, Uludere’de öldürülen masumların, Gazze’de, Bağdat’ta Kâbil’de ve Şam’da öldürülen masumlardan farklı olmadıklarını, aynı derecede mazlum olduklarını Müslüman kardeşlerimize hatırlatıyoruz.

Anne-babamız aleyhinde dahi olsa adaleti ayakta tutmak zorunda olan bizler, Uludere’de katledilenlerin ahının yerde kalmasını istemiyoruz.

İdarecilerimizin Allah’tan korkmalarını, hesap gününü düşünmelerini ve failleri saklayarak suça ortak olmamalarını istiyoruz.

Sorumluları ortaya çıkartmaktansa, öldürülenlerde kusur arama çabalarına son vermelerini talep ediyoruz.

Hak yerini bulmadığı takdirde, dünyada ve ahirette adil olmadıklarına şahitlik edeceğimizi ilan ediyoruz.

Patron, binanın en son katında asansörden çıktı. Düşünceliydi. Bürosuna yürürken serçe parmağıyla dişindeki inatçı bir domates kabuğu parçasını çıkarmaya çalışıyordu. Kürdan almadığına pişman oldu. Parmağını ağzından her çıkarışında umutla tırnağına bakıyordu ama kabuk parçası esaslıydı. Dişten ayrıldığında sonunun bir lavabo deliği ya da kül tablası olduğunu bilirmiş gibi direniyordu. Büro kapısına vardığında bir de diliyle denedi. Birkaç saniye boyunca diline aşırı yüklendiği için dili ağrıdı. Diğer elini gayri ihtiyari ağzına götürdü, iki yanağını sıkarak dilinin ağrısını hafifletmeye çalıştı. Sekreteriyle göz teması kurmadan odasına geçerken kabuk birdenbire çıktı. Tırnağındaki kızıl turuncu ve neredeyse şeffaf kabukla ne yapması gerektiğine karar veremedi. Ellerini yıkamaya gitmek için kapıya yöneldiğinde telefon çalmaya başlayınca vazgeçip yerine oturdu. Parmağını rastgele fiskeledi.

Telefonu açtı. Bir süre dinledi. “Gelsin” dedi.

İçeri şık fakat perişan bakışlı bir adam girdi.  Bir anlık tereddütten sonra patrondan işareti alıp masanın karşısındaki misafir koltuğuna oturdu. Patronsa domates kabuğunun nereye fırlamış olabileceğini düşünüyordu. Ne aradığını belli etmeden etrafına bakındı. Göremedi. Zaten gözleri artık iyi seçmiyordu. Tesadüf etmezse kabuğu bulmak imkânsızdı.

Adam yutkunarak konuştu: “Malı beğenmediniz mi?”

Patron odaya girdiğinden beri ilk defa adamın yüzüne baktı. Domates kabuğu dikkatini dağıtmıştı. Kabuktan kurtulup olması gerektiği gibi iş konuşabilmek için adamın yüzüne yoğunlaşmaya çalıştı. Adamın çenesinde tıraş edilmemiş birkaç tane sakalı fark etti. Kendi yüzüne dokundu. İçi rahatladı.

Adam yüzüne dikkatle bakılmasından ve patronun elini kendi yanaklarında gezdirmesinden korktu, oturduğu yere yapışmak istiyormuş gibi sindi. Sırtında bir soğukluk hissetti. Cesur olmak zorunda olduğunu düşünerek konuştu:

“En iyisinden verdik abi, anam babam ölsün ki.”

Patron soğuk bir tiksintiyle ayağa kalktı. Kumaş pantolonunun ağ kısmını çekiştirdi. Cam kenarına gitti. Odanın balkonundaki güvercinlere bakmaya başladı. Bir dakika süren bir sessizlikten sonra ağzını açtı. İlk kelimesi çok boğuk çıkınca boğazını temizleyip baştan aldı:

“Çok acayip hayvanlar. İşleri güçleri yerdeki kırıntıları toplayıp uçmak. Ben de uçmak istiyorum aslında. Ama yapamıyorum. Neden?”

Adam sustu. Patron sorusunu kendi cevapladı:

“Neden, çünkü benim attığım kırıntıları gagalayıp semirenler gökyüzünü işgal ediyor.”  

Yerine oturdu. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve siyah taşlı yüzüğüne baktı.

“Bize yanlış yapılmaması lazım.”

Adam sarardı. Patron açık çekmecesinden geçmiş tarihli boş ajandanın üstünde duran tabancayı aldı. Masanın üstüne koydu. Adam iki kat şampanya rengiyle boyanmış duvar gibi oldu.

“Çocuklar beğenmemişler” dedi patron.

“Kendi ellerimle seçtim abi, ekmek kuran nimet çarpsın” dedi adam.

Patron tabancayı kavrayıp adamın yüzüne doğrulttu.

“Abi köpeğin olayım abi, maymunun olayım.”

Adamın yüzündeki boyacılar gitmek bilmiyordu. Patron tetiği çekti, silah çalışmadı.

“Bozuk bu ulan!” dedi patron. Tabancayı adama fırlattı. Kalktı, misafirinin yakasına asıldı. Adamın yüzünde boyacılar sendika kuruyordu.

“Yenisini getir. Bu seferki sağlam olsun, kafanda kırarım.”

Adam bir an gelen rahatlıktan altına kaçırır gibi olacakken son bir refleksle kendini sıktı. Patron, hışımla masasına geri döndü. Çekmeceden boncuk mermi poşetlerini aldı. Masaya attı.

“Al bunları da.”

Bakıştılar. Yavru güvercinle yaşlı ve aç kedinin bakışmasıydı.

“Uyduruk. Ucuz. Adi. Şunlara bak, b.k rengi desen o da değil. Çin malı mıdır nedir?!”

Adam elindeki bozuk oyuncak tabanca, mermi poşetleri ve gömleğine sızmış iki litre terle odadan çıkarken oyuncağa yapışmış domates kabuğunu fark etti. 

Türkiye Cumhuriyeti devleti, 28 Aralık 2011’de Uludere’de 34 vatandaşı uçaktan atılan bombalarla katletti. Katliam devletin en sevdiği üç beş kelimeden biri olan “sehven” ile ifade edildi. Bu acı ölümlerin ardından haliyle toplumun her kesiminden bir adalet talebi yükseldi. Geçen zaman içinde, başta başbakan Erdoğan olmak üzere, devlet yetkililerinin tavırları yüzünden bu ölümlerin, devlet katlarındaki pazarlıkların, hesapların, kitapların, dengelerin arasında kalacağından endişe edenler ses vermeye devam ediyor.

Bu katliamın hesabını sorulmasını isteyen, adalet talep eden birçok imza kampanyası düzenlendi. Bunlardan biri de “Uludere İçin Adalet” adını taşıyor. Metni paylaşmak istedim.

– – – – / – – – –

Basına ve Kamuoyuna,

Biz aşağıda imzası bulunanların Müslüman kardeşlerimize çağrısıdır:

“Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır” Maide 8

“Dicle’nin kenarında bir kurt bir kuzuyu yese Allah hesabını Ömer’den sorar.” Hz.Ömer

“Şam’da, Bağdat’ta, Kabil’de masum insanlar, çocuklar öldürülürken, biz sessiz, tepkisiz
kalamayız.” Recep Tayyip Erdoğan

28 Aralık 2011 tarihinde, Müslümanlar’dan müteşekkil AK Parti Hükümeti’nin yönettiği Türkiye’de, tek suçu Uludere’de doğmak olan 34 kişi, devletin savaş uçakları tarafından bombalanarak öldürüldü. Katliam sonrası, yaslı aileler cenazelerini topraktan kazıyıp, katırlarla taşımak zorunda bırakıldı.

Mahallesinde komşusu öldüğünde bir hafta televizyonunu açmayan insanların oyuyla belediye
başkanı olanlar, yas ilan edilmesi gereken vakitte yılbaşı kutlamalarına oluk oluk para akıttılar.

Hükümetin ilk başta “komplo” olarak tanımladığı ve “Ankara’nın karanlık dehlizlerinde
kaybolmayacağı” sözünü verdiği Uludere için şimdilerde “Hataysa hata, tazminatsa tazminat” denir oldu.

Emine Erdoğan, Sümeyye Erdoğan, Beşir Atalay ve Fatma Şahin’in ziyaret edip acılarını paylaştığı, mevlütlerine iştirak ettiği merhumlar için, İçişleri Bakanı “Ölmeselerdi kaçakçılıktan
yargılanacaklardı” diyebildi.

Diyarbakır Savcılığı’nın gizlilik şerhi koyduğu dosyanın daha sonra askeri savcılığa havale edileceği açıklandı.

Katliamda yakınlarını kaybedenlerden helallik istenmeden tazminat verileceği söylendi. Daha sonra bu tazminat sanki lütufmuş gibi gösterildi.

Müslüman temsili de olan bir kısım medya, Uludere yarasını gündeme getirmenin PKK’nın işine yaradığını öne sürerek adalet istemeyi terör suçu olarak göstermeye çalıştı.

Allah’a ve ahiret gününe iman eden bizler, Uludere’de öldürülen masumların, Gazze’de, Bağdat’ta Kâbil’de ve Şam’da öldürülen masumlardan farklı olmadıklarını, aynı derecede mazlum olduklarını Müslüman kardeşlerimize hatırlatıyoruz.

Anne-babamız aleyhinde dahi olsa adaleti ayakta tutmak zorunda olan bizler, Uludere’de katledilenlerin ahının yerde kalmasını istemiyoruz.

İdarecilerimizin Allah’tan korkmalarını, hesap gününü düşünmelerini ve failleri saklayarak suça ortak olmamalarını istiyoruz.

Sorumluları ortaya çıkartmaktansa, öldürülenlerde kusur arama çabalarına son vermelerini talep ediyoruz.

Hak yerini bulmadığı takdirde, dünyada ve ahirette adil olmadıklarına şahitlik edeceğimizi ilan ediyoruz.

—- / —-

İmza için: http://uludereicinadalet.com