• Pergeldeki kalem ne kadar yazsa da ilerleyemez.

•  Bir baltaya sap olmanın prestiji süpürgeye sap olmanınkinden çok. Çünkü yok etmek, temiz tutmaktan daha popüler.

• On Adımda Bir Erkeği Elde Etmek: Yakınına oturun ve zavallının size doğru yürümesini bekleyin.

• Her metal paranın bir felsefesi var, mesela beş kuruş varoluşçu.

• Rene Magritte’in yaşamında tamamlayamadığı kayıp tablo bulunmuş ama tuvalde sadece koyu yeşil bir astar varmış. Uyanık galerici bir isim koyup müzayedeye çıkarmış: “This is not a green box”

• ‘Tahta kurdu kıro, elma kurdu konformis…’ dedi kitap kurdu. Karganın karnında tamamladı cümlesini.

• X’in daha karesini bile alamazken öğretmen bir x daha getirince küplere bindim.

• Hep çocuklar mı hiperaktif olur? Kaynanam da hiperaktif olsun, hızlı hızlı yürüsün uzaklara.

• Hanımlar, sandalyenin bir bacağı eksikse oturmayın, düşersiniz. Sandalye iki bacaklıysa konuşun, yanıt veriyorsa kocanız olabilir. 

• Ölmeden önce yapmanız gereken dört şey: Bir cenazeye katılın, bir mezarı ziyaret edin ve bir gün saymaya başlayıp dörde varamayabileceğinizi düşünün. 

Bundan yaklaşık iki yıl önce bir şapka fabrikasında çalışıyordum. Fabrika da denmez aslında. A’dan z’ye tüm üretimi yapan bir atölye. Bir tür aile şirketi. Sadece kürk şapka üretiyorduk. Şu kulakları da kapayanlardan. Kara kışlık. Halk arasındaki ismi “Rus Kürk Şapka”. Ürün kataloğundaki adı “Beyaz Tavşan Avcı Şapka”. Diğer renk seçenekleri gri ve siyah. Kaçak falan değildi atölyemiz. İstanbul Kürk Sanayici ve İş Adamları Derneği üyesiydi. Kolayca paramı kazanıyordum. Rahat işti. Ama içim rahat değildi.

Her gün onlarca tavşanın katledilişi… Bir tür aile içi şiddet. Katliam gözümün önünde olmasa bile leşler avuçlarımda. Geceleri uyuyabilmek için çitten atlattığım koyunların arasına karışan kafası kopuk tavşanlar. Siyah, beyaz, gri… Zıp zıp. Sinirlerim. Uykusuz günler. İnsanların kafası ısınacak diye kesilen tavşan kafaları. Birilerinin kulakları ısınacak diye bedeninden ayrılan uzun kulaklar. Avcı Şapka için av olan zavallılar.

Üç beş kere kafama koyup vazgeçtikten sonra nihayet işi bırakmak istediğimi söyleyebildim. Bizimkiler hiç beklemiyorlardı. Bu tepki ailede bir ilkti. Bırakmadılar beni. Tavşanların ölümünden rahatsız olunabileceğini idrak edemiyorlardı bir türlü. Ne desem anlamadılar. Dayanamayıp kaçtım sonunda. Başka bir şehre. Kaçarken tavşanlardan birini de yanıma aldım. Uzun kulaklı beyaz bir yol arkadaşı…

Paraya sıkıştığımda ilk satmak zorunda kalacağım da bu tavşan oldu. Niyetçilere okutmak amacıyla onu satılığa çıkardım. Niyetim kötü değildi bu sefer. Kimse onu kesip biçmeyecekti. Ancak alıcısı niyetçi olmadı. Bir sihirbaz ilgilendi. Düğünlerde, doğum günlerinde falan gösteri yapıyormuş. Hemen sattım. Alışveriş sırasında o kadar iyi anlaştık ki beni de asistan olarak aldı. Numaralarını bir bir öğretti bana. Kısa sürede işi kaptım. Arada ben de sahneye çıkmaya başladım. Zamanla işin bütün inceliklerini öğrendim. Bir süre sonra tavşan numarasını bizzat icra etmeye başladım. Asistan değildim artık. Çift sihirbazlı bir gösteriydi yaptığımız.

Mutluydum. Hayatım bir anda değişmişti. Tavşandan şapka çıkarmayı bırakmış şapkadan tavşan çıkarmaya başlamıştım.

BİRİNCİ KISIM

Amaç ve kapsam

Madde 1 – Bu Kanunun amacı belediye otobüslerine binişleri, otobüsten inişleri, çıkışları, o kendinden kaçışları düzenlemek ve yolculuk esnasında uyulacak esasları belirlemektir. Metrobüsler ve banliyö trenleri bu Kanun kapsamı dışındadır.

Tanımlar ve kısaltmalar

Madde 2-

Araç; körüklü, körüksüz, kırmızı, mavi, hardal, erguvan vb. çeşitli çap ve ebatlarda belediye otobüslerini,

Şoför; aracın en ön koltuğunda mukim, direksiyona hâkim, diksiyonu muhkem ve arada sırada “o düğmeye kim basıyorsa basmasın, boşu boşuna duruyoruz kaç duraktır” diyen insanoğlunu,

Yolcu; Adem oğlu ve Havva kızını,

Bilet; otobüste yolculuk etmenin manyetik ve ekonomik bedelini,

Nizami durak; araç durduğunda inilen, araç hareket ettiğinde binilen resmi yer şekillerini,

Orta kapı; kimi yolcuların şoföre hitaben yüksek sesle tekrarladığı şifreli mesajı,  

İmdat çekici; güvenlik amaçlı nalburiyeyi, 

Uyku; durak kaçıran kendinden geçme halini,

Müzikçalar; genç yolcuların araçlar için özel hazırlanmış ezgileri dinlediği ve dinlettiği gereçleri, 

Güzel kız; araçlarda yetişen milli serveti ifade eder.

İKİNCİ KISIM

Yükümlülükler ve Yasaklar

Madde 3- Arka kapıdan binilemez. Ancak ön kapıdan binmenin olanaksız olduğu hallerde şoförün yazılı onayı ve arka kapının bizzat kendisinin gönlü alınarak otobüse duhül edilebilir. Bu gibi binişlerde biletin aracın ön bölümüne uzatılması sırasında ve sonrasında yaşanan “bu benim biletim değil”, “atı yalnız geldi, biletimin başına bir şey gelmiş olmalı” ve benzeri olumsuz hadiseler otobüs kurumunu bağlamaz.

Madde 4- Arkalara doğru ilerlemek zorunludur. Şoför ve ön kapıda biriken yolcular, herkesin arkalara doğru ilerlemesi gerektiği yönünde telkin yapar.

Arkalara doğru ilerlemenin imkânsız olduğu durumlarda “Kucağına mı oturayım adamın?” ve “Üstüne mi çıkayım kadının?” adlı serzenişlerden birisi seçilerek haykırmak suretiyle dile getirilir.

Madde 5- Hamile, gazi ve yaşlılara yer verilir. Hamilelik şüphesi olanlar, buruşuk tenliler ve arabesk-fantezi müzik dinleyenler* ilk cümlede sayılan sınıflara dâhil olmadıkları sürece bu hükümden yararlanamaz.

(* Bu maddede geçen “ve arabesk fantezi müzik dinleyenler” ifadesi sosyo-elektronik ortamlarda infial yaratacağı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesinin 09/09/2011 tarihli 66 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.)

Madde 6- Orta kapı nazlıdır. 

Madde 7- Müzikçalarların sesi kısılamaz. Kısanlar hakkında Ses ve Müzik Kanununun ilgili maddeleri uyarınca işlem tesis edilir ve dinlenen eserler dinlenmemiş sayılır.

Güzel kızların seyahat süresince müzikçalarlarını karıştırarak üfüldemeleri, erkek yolcuların dinleme esnasında kafa sallamaları, gereken hallerde ellerle tahayyülen davul ekipmanları kullanmak suretiyle esere eşlik etmeleri zorunludur.

Madde 8- Mesai başlangıcı ve mesai çıkışı saatlerinde nizami duraklardan araca binmeler sırasında gereken hallerde babamıtanımamizm ve hakkımıyedirmemizm gibi sosyo-legal teknikler kullanılabilir. Bu ve benzer teknikleri bilerek ve isteyerek kullanmamak suretiyle araca dâhil olamayıp durakta kalanlar belediye ekipleri tarafından itlaf edilir. İtlaf edilen vatandaşlar hak iddia edemez. * (Ek: 4/12/2011 – 58741/19 md.) Ekip çalışanları itlafın biçimi nedeniyle yalnızca bireysel olarak sorumlu tutulabilir.

(* Bu maddede geçen “İtlaf edilen vatandaşlar hak iddia edemez.” cümlesi, bütün vatandaşların kamu tarafından yürütülen iş ve işlemlere ilişkin olarak adalet arama hakkı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesinin 09/09/2011 tarihli 66 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.)

Madde 9-  Araçlarda cep telefonu ile konuşulamaz.

Hayati önem taşıyan; emlak pazarlığı, aile içi kavga, çek-senet münakaşası, gönül ilişkileriyle alakalı değerlendirmeler ve sosyo-elektronik ortamlarda yazılmış olan iletilere yapılmış yorumlara ilişkin mütalaalar birinci fıkranın kapsamı dışındadır.

Madde 10- Araçlar gün sonunda her bir araca otuz adet gönüllü temizlik görevlisi düşecek şekilde muntazam temizlendiğinden seyahat esnasında kâğıt bilet, pet şişe, portakal kabuğu ve fil dışkısı gibi mütevazı atıklar koltuk arkalarına ve radyatör kenarlarına bırakılabilir.

Madde 11- Klimanın kapatılmasının istenmesi ile klimanın açılmasının istenmesi taleplerinin toplamda ayrı ayrı 10’ar adete yükselmediği seyahatler geçersiz sayılır.

Madde 12- Araçta uyunamaz.

Gözlerin dinlendirilmesi esnasında horlanması birinci fıkra kapsamı dışındadır.

Madde 13- İmdat çekicine ellenemez.

Üretici firma elemanları kullanılmayan imdat çekiçlerini beş yaşını doldurmuş araçlardan toplayarak yeniden satabilir. 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.



1 Mayıs kutlu olsun.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Uwe’den kaç gündür haber yoktu ve Tresa’yı kaçırmışlardı.

Sabah yola yeni çıkmıştım. Buluşmamıza sadece 2-3 günlük yol kalmıştı. Saçını kazıtmış seyrek bıyıklı biri geldi. Selam bile vermeden burnuma küçük bir teyp uzattı. Tresa’nın sesi geliyordu. Pekin’de uçaktan indikten sonra otobüse geçecekken zorla bir araca bindirmişler. Çok korktuğunu, nerede olduğunu hiç bilmediğini söylüyordu zavallıcık. Şoklar içinde dinledikten sonra sordum: 

“Kimsin sen?!”

“Tatsuko. Hatırladın mı? İmaj tazeledim biraz.”

Tatsuko’nun saçları öncekinde gürdü, güneş gözlüğü vardı ve bıyık filan yoktu. Gizleniyordu bu adam.

“Spor yazarıyım demiştin… Tresa’dan ne istiyorsun?”

“Evet, spor yazarı olduğum yalandı. Rusça uydurmalarım doğruydu ama.”

“Nesin peki?”

“Devlet memuruyum.”

“Lütfen espri yapma. Şaşkınlıktan ve sinirden bayılmak üzereyim. Hiç anlamıyorum, kendi halinde bir hostesten ne isteyebilirsin? Kızcağız onca yolu beni ziyaret etmek için, bana destek olmak için geliyordu. Hem nasıl buldun onu? Nasıl haber aldın?”

“Devlet memuruyum dedim. Devleti küçümseme, devlet memurunu hiç küçümseme.”

Teybi cebine koydu. Duvar kenarına oturdu. Benim de oturmamı ister gibi taşa eliyle vurdu. Gidip oturdum. Gözlerimi kırpmıyordum. Bu aptal Japon devlette neciydi acaba? Kadastro memuru olduğunu sanmıyordum, muhasebeci gibi değildi. Hatırlıyordum, yanımdan ayrılırlarken telefon işareti yapmıştı. Herif karısının yanında bana asılıyor olamaz diye düşünmüştüm.

“Bize yardım etmeni istiyorum.”

“Yardım istiyorsan bir kutu lokum yaptırır öyle gelirsin, arkadaşımı niye kaçırıyorsun?”

“Tresa da lokum gibi. Farkı şu; ben sana lokumu işimiz bittikten sonra getireceğim.”

“Ne istiyorsun? Ajan filan mısın yoksa?”

“Devlet memuruyum.”

“Papağan kadrosunda mısın?”

“Tresa senin gibi şakacı değil. Hem senden güzel, hem senden daha güzel ağlıyor. Çok parlak, çok sıcak gözyaşları var. Konuya gireyim mi?”

Cevap veremedim. Çok kötü hissetmiştim kendimi. Kulağını kaşıdı, uzakta bir karınca gibi görünen kuledeki keskin nişancıya baktı, konuşmaya başladı.

“1937’de Japonya ile Çin tarihte ikinci kere kavgaya tutuştu. Sekiz yılda bütün Mançurya’yı, Shanxi’nin yarısıyla, Suiyuan’ın büyük bölümünü kontrol altına almıştık. Yani şu an yakınlarında olduğumuz eyaletler. Amerikalılar Nagazaki’ye ikinci atom bombasını atınca pes ettik ve bir ay içinde buradaki savaş da bitti.”

“Fat Man.”

“Evet, bombanın ismi Fat Man. Sana bir başka fat man’dan bahsedeceğim şimdi: Albay Suzura Miyozi. Askeri doktor. 120 kiloydu ve boyu 1.75’den fazla değildi. Neyse, Albay Miyozi çok önemli bir çalışma yapıyordu ve 1944 yılında bu bölgeye gelmişti. Uzmanlık alanı hematolojiydi. Aynı zamanda böceklere büyük bir ilgisi vardı.”

“Topal Ejderha?”

“Doğru. Savaş sırasında yaralanan askerleri iyileştirirken bir yandan da büyük yaraların daha çabuk kapanabilmesi için pıhtılaşma üzerine bir deney yürütüyordu. Bu deneyde Topal Ejderha’dan faydalanıyordu. Genetik bilgisi de muazzamdı. Savaş şartlarında ilkel de olsa bazı ilerlemeler kaydetmişti. Bu böcekte insan kanının daha hızlı ve geniş alanda pıhtılaşmasını sağlayan bir madde bulmuştu. Tıp bilimi için çok önemliydi. Yaşasaydı Nobel alabilirdi.”

“Öldü mü?”

“Öldürüldü. Çin Seddi’nde bir yerlerde Çinliler tarafından katledildi. Yıllar sonra yanılmıyorsam 1966’da cenazesi iade edildi. Fakat iade edilmeyen bir şey vardı. Biz de şimdi onun peşindeyiz.”

“Altın dişleri mi? İç çamaşırları mı?”

“Hayır Marina, böcekler. Bu böcekler Japonya’nın biyokültürel mirası olduğu gibi o tıbbi araştırmanın devam edebilmesi için vazgeçilmez bir hazine. Çinliler elbette vermiyor. Karımın topuğundaki yarayı hatırlıyor musun? Kurşun yarası. Böceğin yuvasını ararken yaptılar.”

“Japonya’da kalmadı mı bu Ejderha’dan?”

“Kalmadı, Nagazaki’de bir tür endemikti bu böcek. 9 Ağustos 1945’te hepsi buhar oldu.”

“Hamamböceklerinin radyasyona dayanıklı olduğunu sanıyordum.”

“Bir kere bu hamamböceği değil. İkincisi, patlamada öyle bir radyasyon yayıldı ki bırak böcekleri otuz yıl boyunca çiçekleri bile öldürdü.”

“Ama topal bir böcek için adam kaçıracak kadar gözü dönmüş birine benzemiyorsun?”

“Değilim aslında ama mecburum. Devlet vazifesi bu. Ben de çocukları olan, bankada kuyruğa giren, akşamları çöpünü kapının önüne bırakan sıradan, duygusal bir insanım.”

“Ne yapacağım?”

“Albay Miyozi’nin öldüğü yeri tam olarak bilemiyoruz. Buralarda bir yerde. Bulabilirsek böcekleri de buluruz. Böceklerin hepsi yumurtlama mevsiminde yumurtadan çıktıkları yere geliyor. İlk çoğaldıkları yer de Albay’ın öldüğü yer. Böcekleri takip ederek ilk yuvayı bulacaksın.”

“Burada dolaşabilmek için yıllarca uğraşmış, dikkat çekmeyen biri olacağım içi beni seçtiniz yani.”

“Aynen öyle.”

“Aradan yarım asır geçti. Şimdi milyonlarcadırlar. Hepsini nasıl bulacak, nasıl götüreceksiniz?”

“Çok fazla yumurtlamıyor. Ayrıca dediğim gibi bizim için asıl yuvayı bulmak yeterli. Bir kısmını alıp, dişilerin ve yumurtaların kalanını yok edeceğiz. Böyle asil bir canlıyı avam Çinlilere bırakamayız.”

“İğrenç. Sizi hayvansever sanmıştım”

“Tokyo’da bir köpeğim var biliyor musun… Üzümle besliyor, her hafta çilek şampuanıyla yıkıyoruz.”

“Meyveli köpeklerden hoşlanan bir insanı böyle suçladığım için çok pişmanım. Tresa ne olacak?”

“Şimdi sana bir radyo vereceğim. Şu frekanstan yayın yapacağız, gerekli talimatlar için. Sürekli açık olsun. İşimiz bittiğinde Tresa’yı karşında bulacaksın zaten.”

“Nasıl güveneceğim diye sormak istiyorum ama…”

“Eşim Tresa’nın yanında. Başarırsan geri gelecek, başaramazsan ne olacağına ben karar veremem.”

“Peki, yuvayı bulduğumu size nasıl söyleyeceğim?”

“Saçını topuz yapacaksın. Etrafına iyi bakarsın, topluca ilerleyen böcekleri görünce saçını topuz yapacaksın.”

“Beni görecek misiniz yani?”

“Hep görüyorduk. Neyse, böcekleri takip et, bir deliğe ya da yuva olduğunu tahmin ettiğin bir yere girdiklerinde saçını tekrar aç. O sırada biz sana gerekli şeyleri bu radyodan söyleyeceğiz.”

Mecbur olmak böyle bir şeydi herhalde. Tresa adını duydukça içim ürperiyordu. Tatsuko radyoyu bırakıp gitti. Bilemiyorum, çok da cani birine benzemiyordu. Bir devlet memuruydu sonuçta. Kendine göre kutsal bir görev yapıyordu. Gene de Tresa’yı çok merak ediyordum. Uwe’yi merak ediyordum. Sonumuzu merak ediyordum. 

Vasfi Bey yeni açtığı mobilya dükkânında ağzına geleni sayıyordu: “Hay ben böyle devletin! Bizi sömürüyor şerefsizler!”

Aslında öyküdeki karakterim kesinlikle böyle biri değildi efendim hayır. Amma velakin dilini tutamıyordu: “Vergisine sıçayım! Para kazanmamış bir adamdan neden vergi alıyorsun? Ha? Param yok ki benim neyin vergisini alıyorsun? Bir şey satmamışım ki! Ne vergisi?!” Böyle değildi inanın. Ama gelin görün ki bu karaktere hâkim olamıyordum. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Karakterin yanına müşteri kılığında gidip: “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır. Devletin bekası için vergi gereklidir” diyerek yatıştırmaya çalıştım. Ama sanki geldiğimi bile fark etmemişti. Cinnet getiriyor gibiydi. “Kazanmadığım paranın vergisini benden neden alıyorsun? Bok gibi paralı bir sürü piç kurusu var. Alsana o pezevenklerden vergiyi!”

“Böyle yapma bak hapse atarlar seni” dedim. “Hapse mapse atamazlar. Ben hayali bir karakterim. Sen düşün. Seni atarlar” dedi rahatlıkla.

“İşte beni de zor duruma sokuyorsun. Lütfen sus artık. Sinirden ellerim titriyor bak gerçekten oturup ağlayacağım şimdi” dedim. Durdu. Şöyle bir baktı bana küçümseyerek, “Aslında benim söylediklerimden senin sorumlu tutulmaman gerekir” dedi. “Neden?” dedim, “Senin sözlerin benim sözlerim sayılmıyor mu?”

“Şeytanın yaptığı tüm kötülüklerden yaratıcısını mı sorumlu tutuyor insanlar?” diye sordu. “Aynı şey mi ikisi?” dedim. “Sen de bu dünyanın yaratıcısı değil misin? Sen de bir şeyi hayal ettiğinde ona ol demen yeterli değil mi? Senin için bu kadar kolay öyle değil mi?”

“Evet” dedim “kolaydır”

“İşte sen de kendi yaratıcının hayal ürünüsün. Yani aslında hepimiz hayal dünyasında yaşıyoruz. Benden bir farkın yok”

“Off… Saçma sapan konuşup kafamı bulandırıyorsun. Günaha sokuyorsun beni. Seni olduğun gibi bırakmalıydım. Yarım kalan öykülerin arasında” dedim.

Nerden çıkmıştı bu karakter karşıma böyle? Sinir olmuştum. “Öykümü rezil ettin!” dedim  “Bitiriyorum öyküyü”  “Bitirirsen bitir” dedi. Bir de pişkin ki. “Bitirmiyorum ulan. Sürün” dedim, “Kal öyle. Bak ben müşteri olarak gelmiştim belki bir şey alacaktım ama şimdi hiçbir şey almadan gidiyorum” “Gidersen git!” dedi, “Senin yüzünden değil mi her şey zaten? Yazıyorsun ama boş! Okunabilir bir şeyler yaz şöyle dişe dokunur bir şeyler” “Okuyan okuyor” dedim, “Okumuyorsan senin sorunun. Ayrıca kazansan da kazanmasan da vergini ödeyeceksin” “Ödemiyorum ulan!” dedi. “Sen ödemezsen çocukların öder, onlar ödemezse onların çocukları” “Benim çocuğum filan yok. Borç takıp gideceğim orospu çocuklarına” dedi. Ne yapıyordu öyle? Çekmeceden bir silah çıkardı. Kafasına dayadı. “Dur yapma” dedim “deli misin?!” “Delirttiler!” dedi “Dur!” Silahı elinden almaya çalışırken silah ateş aldı.

Şaşkın bir şekilde bakıyordu bana. “Neden öyle bakıyorsun?” dedim. “Kafanda bir boşluk var” dedi. “Bence senin kafanda boşluk var. Deminden beri saçmalayıp durdun” “Yok hayır” dedi dükkânındaki aynayı göstererek: “Bak kafanda bir delik açıldı” Sahi. Alnımdaki boşluktan ışık sızıyordu. Parmağımı içine soktum. “Yaptığını beğendin mi?” dedim. Öylece bakıyordu. “Ölmedin” dedi. “Ölmedim tabi. Ben yazarım. Öykü bitene kadar bana bir şey olmaz” Korkmuş gibiydi. Her şeyi yapabileceğim kafasına daha yeni dank etmişti. “Madem yazarsın kaldır o zaman şu vergiyi. Para kazanmamış insandan vergi almasın devlet”

“Öykülerimin gerçeğe uygun olması gerekli” dedim. “Saçmalama bilmiyor muyuz ne tür öyküler yazdığını. Gerçeğe uygun olmasıymış”

“Devlet benden aldığı paralarla ihtiyacımın olmadığı yatırımlar yapıyor, kaldırımlar yapıyor. İstemiyorum kardeşim! Şuradaki kaldırımları daha yeni yapmışlardı şimdi gene söküyorlar. Onun parası da benim cebimden çıkıyor. Ödemek istemiyorum! Sikeyim vergisini de ya!” Söylene söylene dükkânın arkasına yürümeye başladı. Duvarın ardında kayboldu.

“Aklıma bir fikir geldi!” dedim gittiği yere bağırarak. “Neymiş?!” dedi içerden seslenerek. “Ne yapıyorsun orada?” dedim. “Filtre kahve hazırlıyorum” dedi, “İster misin?”  “Olur” dedim. “Bak şöyle bir fikir geldi aklıma. Sen bir ada satın al ve kendi devletini kur” “Ada mı satın alayım? Ne adası? Hangi parayla?” “Parayı sorun etme. Ben yazarım” dedim. “İyi de ada satın alırsam yine birilerine vergi ödemem gerekmiyor mu?” dedi içerden kafasını uzatarak. “Yok” dedim, “Sen bağımsızlığını ilan edeceksin. Ülkeni kuracaksın. Diğer ülkelere seni tanımaları için bildiriler yollayacaksın. İnternet üzerinden ülkenin tanıtımı için yayınlar hazırlayacaksın. Rüzgâr ve güneş ile enerji üreteceksin. Kendi bağın, bahçen ve çiftliğin olacak. Dışarıdan hiçbir şeye ihtiyaç duymayacaksın.” “Bunların hepsini sen yazacaksın öyle mi?” dedi. “Evet” dedim. “Ne gerekliyse sen bana söyle”

Elinde kahvelerle döndüğünde tabletimi alıp öykünün taslağını yazmaya başlamıştım bile. Heyecanlanmışa benziyordu. “İki tane de araba yazsana” dedi. “Ne yapacaksın arabayı adada? Yol yok ki” dedim. “Yakıtı nereden bulacaksın?” “E yaz işte ne gerekliyse. Adadan petrol de çıksın o zaman” dedi. “Yok artık” dedim. “O zaman ben de bu işte yokum” dedi hemen su koyuvererek.

“Benimle pazarlık mı ediyorsun?” dedim. “E o zaman güneş enerjisiyle çalıştır arabayı. Petrol mü kaldı zaten?” İsteklerine devam ediyordu: “Güzel de bir karım olsun” dedi. “Oldu” dedim: “Sarışın mı olsun esmer mi?” “Bazen sarışın olsun, bazen de esmer. Sonuçta yazar değil misin? Yazabilirsin” dedi. “Hayır” dedim, “adada yalnız olacaksın. Tek başına” “İstemiyorum” dedi. “Saçma sapan bir dünyaya soktun beni” “Efsane olacaksın” dedim. “Yemişim efsanesini” “Senin ağzın çok bozuk” dedim, “Çok aşırı tepkiler veriyorsun. Böyle bir karakterle ne yapacağımı bilmiyorum” “Tamam tamam” dedi, “küfür yok” “Hayır, böyle davranırsan kimse seni dinlemez ki. Kendine zarar.”

“Senin adın neydi?” dedim. “Vasfi” dedi. “Tamam Vasfi. Kurduğun ülkenin adı da Vasfi Cumhuriyeti olacak dedim. “Daha iyi bir isim bulamadın mı? Vasfi Krallığı olsun bari” dedi, “Ben kral olmak istiyorum.”

“Hayır, Cumhuriyet olacak.”

“Niyeymiş?”

“Çünkü en iyi yönetim şekli de ondan”

“Ulan adada bir kişi var zaten ne cumhuriyeti?” dedi. “Tamam” dedim “krallık olsun…” Onunla mı uğraşacağım?

“Bak” dedim yaptığım çizimi göstererek, “bu da senin bayrağın” “O ne öyle?” dedi. Açıkladım, “Mavi arka plandaki ters üçgen adayı temsil ediyor, aynı zamanda adının baş harfi olan ‘V‘ şeklinde. Nasıl olmuş?” Pek beğenmiş gibi bakmıyordu, dudaklarını büzdükten sonra “Taç da çiz de bari krallık olduğu belli olsun” dedi. “Olabilir” dedim, “Hem böylece o üçgen aynı zamanda kafasında taç olan Vasfi’nin suratını da temsil edebilir” “İyi işte. Çiz” dedi.

Anlatmaya devam ettim: “Adayı satın aldığın ülke senden vergi ödemeni isteyecek ısrarla. Ama sen vergi ödemeyi reddedeceksin. Hatta adaya gelip seni alıp götürmek isteyecekler. Bayrağını da indirip yerine kendi ülkelerinin bayrağını dikmek isteyecekler. Sen de onlarla savaşacaksın. Özgürlüğünün mücadelesini vereceksin” Bana: “Silahlar var mı silahlar? Beni Rambo gibi yapabilir misin?” diye sordu. “Hayır, bu daha çok mahkemelerde hakkını arayacağın bir hukuk mücadelesi olacak” dedim. “Sıkıcı” dedi. “Böyle bir öyküde yer almam ben” “Sana da öykü beğendiremiyoruz” dedim. “Sıkıcı yazıyorsun. Heyecanlı hale getirmelisin. Mesela beni Rambo gibi yap” dedi. “Hayır!” dedim.

Bu karakter gerçekten sinirlerimi bozuyordu. Neden öyküye hala devam ettiğimi bilmiyordum. Kahvemden bir yudum aldım. Birden suratımda bir ıslaklık hissettim. Gözlerini belirtmiş bir şekilde bana bakıyordu, “Alnındaki delikten kahve fışkırıyor” dedi. Şaşırıp birden doğrularak: “Neden böyle oldu?” dedim. “Bilmiyorum” dedi. Böyle olmaması gerekiyordu. Şuna bak! Üstüm başım hep kahve olmuştu. “Silecek bir bez bir şey verir misin?” dedim kafamı öne eğerek. Alnımdan yere pıt pıt kahve damlıyordu. Kızmıştım: “O silahı alacaktın değil mi eline illa!”

Getirdiği peçete ile kafamı sildim ve anlatmaya devam ettim. “Mahkemelerde vereceğin mücadelede tüm servetini harcayacaksın”

“İyi ama sen de verdiğin her şeyi geri alıyorsun” “Bu böyledir ama” dedim, “Yaratıcı hep böyle yapar. Verdiği her şeyi geri alır” “Yani gerçeğe uygun olması gerekli…” “Evet” dedim, “hep böyle olur…”

“E arabam yok, kadınım yok, mahkemelerde sürünüyorum. Ben ne anladım bu işten?”

“Ne istiyorsun?” dedim “Derdin ne senin? Yazar benim. Sana ne oluyor?” Sinirden ayağa kalktım. “O kadar öykü yazdım senin gibi karaktere rastlamadım! Ne biçim bir karakterin varmış senin” “Tamam sakin ol” dedi.“Hayret bir şey ya!” “Tamam” dedi elini beni yatıştırmak için kaldırıp indirerek. “Otur sen. Anlat. Susuyorum” Cık cık cık… Oturdum ve öfkemi yatıştırmaya çalışarak anlatmaya devam ettim:

“Neticede şu olacak. Vergi ödemek istemeyen insanlar ile ödeyenler ikiye ayrılacaklar. Bu durumda vergi kredisi olanlar otobüse daha ucuza binecekler. Daha kestirme olan yollardan geçebilecekler. Herkes ülkeyi kullandığı kadar ödeyecek. Daha adil olacak her şey.”

“E benim ülke ne oldu?”

“Sen ülkeyi sattın ama karşılığında başka türlü bir bağımsızlık kazandın”

Düşünceli bir şekilde kafasını kaşıdı. Suratını ekşitti. “Olmadı mı? Sevmedin mi öyküyü?”

“Sonunu sevmedim” dedi. “Daha iyisini yazabiliyorsan kendin yaz” dedim, “Oturdum buraya sana laf anlatıyorum. Benim burada ne işim var? Normalde hiç gelmemem gerekirdi” dedim, “Şu halime bak. Kafamda bir delik açıldı, üstüm başım kahve oldu. Hadi bunlar neyse, saçma sapan konuştuğun için ceza alabilirim, hapse girebilirim senin yüzünden. Onu bunu bırak, ettiğin laflar yüzünden cehenneme bile gidebilirim!” Hiç oralı değildi. Bana arkasını dönmüş camdan dışarı bakıyordu. “Ne yapıyorsun sen?” dedim. “Düşünüyorum” dedi.  “Ne düşünüyorsun?” dedim.

“Ben başka ülke falan kurmak istemiyorum” dedi  “Başka bayrak da istemiyorum. Ben bu ülkenin bayrağına kurban olurum. Benim derdim sadece vergiyle. Param olsa veririm tabi neden vermeyeyim? Ama kazanmadığım paranın vergisini de neden ödeyeyim?” E ben de daha ne diyeyim? “Haklısın kardeşim” dedim, “Haklısın…”

Emrah Serbes, Şenol Erdoğan’ın canlı yayın konuğu olarak Kaybedenler Kulübü Stüdyolarında Standart Fm’de!

Bu Perşembe saat 22:00’da Ruj Lekesi programında canlı yayında.


www.standart.fm

standart fm, bir kaybedenler kulübü tribidir