87. 2009 yazı geri gelmeyecek

2009 yazı geri gelmeyecek. Geri gelmeyecek diğer yazlar gibi. Üstadın, Kurtuluş’taki terasındaydık ekseriyetle. Üstat, “Dün gece bira içerek iyi yaptık kardeşim,” derdi her sabah. “Rakı gibi başını ağrıtmıyor insanın, aptallaştırmıyor sabahları.” Sonra sakalını sıvazlayıp ‘haksız mıyım’ der gibi bakardı. Ben de meselenin derinliğini yeni kavramış insanların şaşkın edasıyla, “Haklısın abi,” derdim. Üstadın kardeşi Serhat, Amerika’dan yeni gelmişti yaz tatiline, orada doktora yapıyordu. İçince güzel konuşur ama konuya bir türlü giremezdi. O kadar güzel konuya giremezdi ki bazen, konuya girememenin kendisini bir konuya dönüştürürdü. Ayrıca sıkı şairdi. Ama asıl uzmanlık alanı ne karşılaştırmalı edebiyat ne de şiirdi, at yarışıydı, yani en azından bence. Her sabah kahvesini yapıp bir akademisyen ciddiyeti ve şair titizliğiyle bültenin başında çalışırdı. Üstat da Talcid’ini çiğneyip Radikal dış haberlere makale çevirirdi. Benim işim gücüm yoktu, üstadın altıncı kattan düşen kedisi Pempe’nin yamulan sırtını düzeltmeye çalışırdım. Serhat’ın yaptığı kupona biz de ortak olurduk. Üçüncü ayaktan sonra hâlâ yatmadıysak hep beraber takip etmeye başlardık. Bir akşamüstü altılıyı tutturup sarılmıştık evin içinde, zıplayıp durmuştuk, yazın en sevinçli anıydı. 600 lira vermişti altılı, adam başı 200 lira, güzel para. 

Parayı bulunca bir evim olduğunu hatırlamıştım. Beşiktaş’ta, 82 basamaklı o ev. Balkona çıkıp Şair Nedim’den geçen taksileri saymıştım o gün. ‘Bir apartmandan atlamak bir gökdelenden atlamaktan daha zor olmalı,’ diye düşünmüştüm. 412. taksi geçerken tanımadığım bir numaradan aramıştı Üstat, “Nasılsın kardeşim?” demişti. “Pembe’nin anasını sen mi siktin? Yamuktu daha beter yamulmuş.”

“Hayır,” dedim. “Ben sadece düzeltmeye çalışıyordum. Bu numara ne?”

“Telefonun numarasını değiştirdim.”

“Niye?”

“Çok çalıyordu. Kupon yaptık geliyor musun?”

“Yok,” dedim ama aklım orada kaldı. Akşamüstü yine aradı.

“Tutturduk.”

“Hasiktir,” dedim. “Ne kadar verdi?”

“2100 lira.”

“Geliyorum.”

“2100 liralık altılıyı üç tekle nasıl tutturdun Serhat,” diye sordum gidince.

“Paran tükendiği zaman hata yapma şansın kalmaz,” dedi.

Ben de “Anlıyorum,” dedim. “Kazanılmış kupona sonradan ortak olunmaz ama yüzer lira verin en azından.”

O yaz başka altılı tutturamadık ama o akşam rakı içtik, kadınlar gülle atma şampiyonasını seyrettik, ölülerden konuştuk. Rakı içince ölülerden konuşmak icap eder. Belki rakı içerken araya giren sessizlikler daha uzun olduğu için, o sessizlikler ortama ruhani bir hava kattığı için.   

Sonra komşunun kızı vardı o yaz aklımda kalan. Günde 250 mesaj çekiyordu, kızı şöyle hatırlıyorum: “dıtdıt dıtdıt dıtdıt.” Bisiklet sürerken bile mesaj çekebiliyordu. Mesaj attığı çocuktan çok, mesaj atıp cevap gelmesini seviyordu belki de. Yüzüne düşmediği halde saçlarını geriye atıp duruyordu. Çekici görünmek için değil, çok derinlerde bir huzursuzluğun belirtisi olmalıydı bu. Beni kızın ablasıyla evlendirmeye çalışıyorlardı. Bir gece apartmanın önüne hafif sallanarak gelmiştim. Çakırkeyiflikten sonra zilzurnalıktan önceydim. Çöp konteynırlarını devirip “Bütün söylenecekler söylendi bütün susulacaklar susuldu,” diye bağırmıştım. “Bütün bunlardan geriye de bir şeylerin külü kaldı ama neyin külü derseniz Allah belamı versin ki bilmiyorum. Ben iyi bir başlangıçtım sadece. Bazı insanlar sadece iyi bir başlangıç yapmasını bilirler, sıkılırlar, sürdüremezler.” Kızın ablasını bana vermekten vazgeçtiler. 2009 yazı çok karışık bir yazdı öte yandan.

Ankara’da Celâl Abi’yle oturmuştuk sonra, Net Piknik’te. Mamak Cezaevi’ni anlatmıştı, Temmuz ayındaki açlık grevini. Cezaevi idaresi sıcaktan bayılıp açlık grevine son versinler diye kaloriferleri yakmış yazın ortasında. “Nasıldı abi?” dedim. “İlahi Komedya’yı oku,” dedi. “Cehennem kısmını.”   

Salih’le balıkçı barınaklarında oturmuştuk bir akşamüstü. Durgun denizi titreten ince bir rüzgâr esiyordu. Gökyüzü turuncu, mor, mavi ve biraz da griydi. Salih hiçbir şeyi terk edemeyen bir adamdı. Yarım saat oturduğu kafeden ayrılırken bile hüzün duyardı. Bir kız arkadaşı vardı, on yıldır beraberdiler. “Birini terk etmek teorik olarak imkânsızdır,” derdi. “Onu terk ettim diyelim, peki hatıraları nasıl terk edeceğim? O tonlarca hatırayı zihnimde değil de sırtımda taşıyacakmışım gibi hissediyorum.” O akşam oturduğumuz yerden ayrılırken de dönüp arkasına bakmıştı hüzünle. “Geçmişi unutmak istiyorsan geleceğe de gözlerini kapatman gerekir Salih,” demiştim o zaman.

“Bu cümle senin mi?” diye sormuştu.

“Benim hiçbir şeyim yok Salih. Uykum bile.”

“Bak bu laf güzelmiş.”

“Bu laf da benim değil, Memet Baydur’un.”

Olympos’ta sahilde, dalgalar vurdukça kıyıda parlayan planktonlara bakmıştık bir gece. Plankton çok duygusal bir şeydir, adı gibi değil. Bence planktonların adı harikulade olmalı ya da hüsnüniyet. Ekseriyetle olmalı en azından, muhtemelen bile olabilir. “Bu anı önceden o kadar çok düşünmüştüm ki gerçek olunca eksik gibi geldi,” demişti. “Kopuk bir düğme gibi, bir şeyler eksik değil mi sence de?”

“B vitamini eksikliğinden,” dedim. “İnsandaki bütün eksikliklerin kaynağı b vitamini eksikliğidir.” Sonra dans etmiştik. Ben dans etmeyi beceremem ama sahilde herkes dans edebilir diye düşünmüştüm. Haklıymışım. Neresinden bakarsan bak güzel bir yazdı.

Bekâr Sokak’ta yürümüştük sonra, yaz biterken. Bazı sokaklarda yalnız yürünmez, illaki biriyle paylaşmak gerekir o sokağı. “Bana öyle bakarsan nasıl ağlayabilirim ki?” demişti. O kadar sıcak bir gülüşle söylemişti ki bunu dokunsam elim yanardı.

Benim, Çehov’dan ve o yazdan öğrendiğim şey şu: Fırsatı varken ağlamalı insan. Ele güne sergilenmeyecek duyguları olduğunu düşünmemeli. Sadece gözüne sabun kaçmış çocuklara bırakmamalı bu işi. Derdini anlatabilecek kadar ağlayabilmeli en azından. Ve önündeki yol yürüyebileceğinden uzun olsa da yürümeli o yolu, yürüyebildiği yere kadar. Sonunda perişan olacağını bilse de, zihni karmakarışık ve kalabalıkken kendisi yapayalnız kalacağını bilse de yürümeli. Ne zaman başladığını fark etmediğimiz yağmurun ne zaman bittiğini de anlayamamıştık o yaz. 2009 yazı geri gelmeyecek. Geri gelmeyecek diğer yazlar gibi.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

1.
Kapıyı vurmadan girdi içeri. Karısını vurdu. Sonra ölüsüne nazar değmesin diye tahtaya vurdu. Tahta olarak kapıyı kullandı. Çıktı. Gitti.

2.
İkinci çalışında açtı. Hırsızın kaşını. “Bir daha bir şey çalarsan” dedi, “bu sefer kaburgalarını açarım.”

3.
Öfkeden deliye dönmüştü. Nefretle etrafına bakındı. Herkes gözlerini kaçırdı. Yumruklarını sıkıp avazı çıktığı kadar bağırdı: “Hepiniz hastasınız anladınız mı? Yemin ederim hastasınız hepiniz!” Güvenlik koşturarak gelip koluna yapıştı. Sürüklenerek hastanenin dışına atıldı. Ceketini düzeltip yürümeye başladı. İlerde başka bir hastane vardı. Adımlarımı hızlandırdı.

Padişahın artık yenilgiye tahammülü kalmamıştır. Vezirin de kışkırtmasıyla bilimsel bir projeye destek verir, “Ol devşirmelerü fevkinde devşirün!” emriyle gerçekleşen projeyle yeniçerileri değişime uğratıp onlardan daha güçlü bir ordu teşekkül edecek ve zındıkları yenilgiye uğratacaktır. Fakat olaylar hiç de padişahın beklediği gibi gelişmez…

Hilkat-i Garaibler bizleri gerileme döneminin soğuk bir o kadar da ürkütücü atmosferine götürüyor. II. Mahmut döneminde geçen bu alternatif-tarih filminde padişahın yenilik tutkusunun nelere yol açtığı konu alınıyor.

Korku öğelerinin yoğunlukta olduğu film, yabancı diyarlardan gelen genç bir büyücünün padişaha kendini bilim adamı olarak tanıtmasıyla başlar. Padişahın uzun zamandır yeniçeri ordusuna bir yenilik getirmek istediğini bilen büyücü, padişahın aklını çelerek bilimsel bir deney adı altında yürüttüğü kara büyü çalışmalarıyla yeniçerilerden oluşan bir grup ucube meydana getirir. Zamanla değişmiş yeniçerilerin kontrolünü kaybeden büyücü öldürülür ve yeniçeriler saltanatı tehdit eder hale gelirler. Yeniçerileri alt etmenin tek yolu yapılan büyüyü bozmaktır. Bunu da yapabilecek tek kişi Hayriye isimli bir kocakarıdır. En nihayetinde yaşlı kadın büyüyü bozar ve yeniçeriler birer birer gayba iltihak ederler. Bu olay da tarihe Vakıa-yı Hayriye olarak geçer.

Filmin senarist-yönetmeni kendisi de bir tarihçi olan Ferman Okur ilk uzun metrajı olan bu film için şunları söyledi: “Bizler korkularla büyütüldük. Küçükken ninem bana şu zamana kadar yazılmış en korkunç hikâyelerden daha korkunçlarını anlatırdı. Kendisi bu film için en büyük esin kaynağımdır. Bu ilk  uzun metrajımı o yaşlı kocakarıya adadım”

Yapımcı Selcan Yapar. “Filmde her şey bir yana bizi yapım aşamasında en zorlayan şey Kazan oldu. O büyüklükte bir kazanı yapacak birilerini bulmak kolay olmadı. Ama kazan filmdeki en önemli nesne. Başkaldıran yeniçeriler kazan kaldıracaklar. Kocakarının da büyüyü bozması için yapacağı karışımda yine bu dev kazan kullanılacak. Bu nedenle kazan yapımında hiçbir masraftan kaçınmadık” şeklinde konuştu.

Tarihsel gerçeklerle tuhaf bir paralellikle ilerleyen filmin ilgi çekici bir özelliği de başından sonuna kadar Osmanlıca olması. Film boyunca geçen Türkçe altyazılar ilk başta gereksiz gibi gözükse de film ilerledikçe, özellikle sarayda yapılan konuşmalarda bunun gerekliliğini hissettiriyor.

“2005 yılında İngiliz Peynir Kurulunun 200 gönüllü ile yaptığı deneye göre çedar peyniri ünlülerle ilgili rüyalara yol açarken, Kırmızı Leicester peyniri çocukluk anılarını su yüzüne çıkarıyor. Stilton peyniri yiyenlerin çoğu ise silah yerine yavru kedilerle savaşan askerler, vejetaryen timsahlar gibi çok acayip rüyalar gördüklerini söylemişledir.”  Dailymail, Eylül 2005.

Kaşar

Sevgili rüya günlüğü, dün gece okul kantininin işletmecisi olduğumu gördüm. Önce çok zor bir ihale ile kantinin işletme haklarını dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz teneffüslüğüne alıyordum. Kantinde biraz tadilat yapıyor, yeni elemanlarla sözleşmeler imzalıyordum. Kantinin duvarlarını turizm meslek lisesinden mezun çömezlerle kaplayıp çırak olarak da yumurta kartonlarıyla anlaşmıştım. Aslında aynaları da kullanmak istiyordum ama iş ortağım aynaların sendikal haklarının çok geniş olduğunu ve ileride ufak bir pozisyon değişikliğine bile gitsem kendimi birden sırlar konseyinde bulabileceğimi ima ediyordu. Dev tost makinelerinde sarımsaklı vafıl yapıyor, ince topuklu kadın ayakkabılarıyla duvarlara çiviler çakıyordum. Her ne hikmetse teneffüsler üç yıl sürüyordu. Diyeceksin seninki de kapsamlı bir rüyaymış. Evet, vallahi öyleydi. En az on yıl sürdü. Kalktığımda gözlerimde katarakt, dizlerimde de ağrı vardı. Günlük, sen sen ol iki yüz gram eski kaşarı ekmeksiz yeme.

Lor

Rüyamda düğündeydim. Ben kendim mi evleniyordum yoksa başka birisi mi evleniyordu hiç bilmiyorum. Üzerimde somon rengi bir takım elbise ve dantelli füme bir kravat var ama ceket benim ceketim değil gibi. Pantolon meğer kuzeniminmiş, düğün boyunca “Ne zaman geri vereceksin, halı sahaya gideceğim” diye yanıma gelip durdu. “Halı sahada somon rengi pantolon giyilmez” diyen dantelli kravatımdı. “Tırtıllar için de böyle kısıtlamalar getirmeye çalışmışlardı, sonuç ne? Bot pastasının yüzde yirmisine sahip oldular” biçiminde şarladı. “Bot pastası da ne?” dememe kalmadı salona yetmiş sekiz adet palyaço girip halay çekmeye başladı. Palyaçoların sayısından çok takma burunlarının beyaz olmasına şaşırmıştım. Bir de oynadıkça ufalanıyorlardı. Parkeler tamamen burun kırıntısıyla doldu. “Durun basmayın, nimettir, yetim hakkıdır” diyordum ama kimse dinlemedi. Sesim çıkmıyordu sanki. Bağırıyordum ama bağıramıyordum. Elime bir mikrofon tutuşturdular. Mikrofonu alınca emanet pantolonu çıkardım. Bu sırada kuzenim gelip beni eğitim bakanıyla tanıştırdı. Mikrofonu eğitim bakanına verdim. Uyanmadan hemen önce sahnede arabesk söyleyen büyük bir bardak süt vardı. Yüzünü ekşitmişti; içinde kıpraşan tırtıllar yüzünden bence.

İzmir Tulumu

Allah’ın cezası günlük, dün gece köşe yazarıydım. Haftada üç kere toplam bin vuruşluk yazı yazıyordum. Bin bölü üç; üç yüz otuz üç vuruş ve bir artıyordu. O tek vuruşu hangi yazıya yedireceğimi bilemiyordum. Kurdeşen döküyor, süpürgeyle süpürüyordum. Siyaset, spor, medya, halkla ve tankla ilişkiler… Tadımdan yenmiyordum. Entır tuşum ömür boyu garantiliydi, üç noktaları ucuz bulmuştum. Herkes beni seviyordu, ben hiç kimseyi sevmiyordum. Buna kâbus demek istemiyorum ama kâbus olmadığını da iddia edemem. Evime kitaplar ve yavru şemsiyeler yağıyordu. Şemsiyeleri okumak kolaydı da kitaplar zor oluyordu. Handiyse sabaha kadar gördüm bu rüyayı. Rüyalar birkaç saniye sürüyor diyorlar ya, tıraş. Tamam, belki bir gazete yazısını yazmak öyle olabilir ama bu rüya inanın öyle kısa falan sürmedi. 

(İllüstrasyon: Mark Fredrickson /ABD)

Sebeb-i telif: Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım

Orta ikiden beri, siyaset ve din hakkında tartışmamaya yeminli olsam da, çarh-ı felek fakiri zaman zaman buna icbar ediyor. İlm-i siyasette ve ilm-i tevarihte ehliyet sahibi olmadığım halde bu mevzuda kalem oynatışımdan sual eden ahbaba halimi arz etmek isterim evvela: 7 Ocak 2012 gecesi TV24’te yayınlanan “Kafa Dengi” programında, Ermeni katliamı hakkındaki tutumlarına karşı, Fransızların Cezayir’de yaptıklarını öne sürmenin yanlışlığından bahisle başladığımız tartışmada, Türkiyeli sosyalistlerin katliamlar karşısındaki tavırlarının deux poids deux mesures[1] olduğunu söylemiş; Balkanlarda, Kafkaslarda ve Anadolu’da katledilen milyonlarca Müslüman’ın acısını suskunlukla geçiştirirken, ―emperyalistlerin Türkiye’nin boynuna geçirdiği bir tasma işlevi görmeye başlayan― Ermeni katliamı hakkındaki telifatlarının pek velûd oluşunu çifte standartçı ve samimiyetsiz bulduğumu anlatmaya çalışmıştım. Program sırasında gelen eleştirilere cevaben, eski yoldaşım Sinan Dervişoğlu’nun “Yurtseverlik: Egemen sınıfa ve ideolojiye rağmen ülkeyi ve halkı savunma” başlıklı makalesini, aynı gecenin sabahında, sitede[2] yayımlamıştım. Mesele fakir için tam kapanmışken, bahsettiğim eleştirilerden birinin sahibi, “Twitter” nam site marifetiyle fakiri, Etyen Mahçupyan beyefendinin 8 Ocak 2012 tarihli, “Rumeli’nin sürülmüş çocukları”[3] başlıklı yazısından haberdar etti. Bütün bu anlattıklarımın arasında bir günden uzun bir süre olsaydı, Mahçupyan’ın fakire cevap verdiğini sanırdım. Öyle olmadığını bilsem de, hem fikr-i takib hem de dostane bir uyarı için, bu cevabı yazmak zorunda hissettim kendimi. Yoksa siyaset ya da tarih tartışmaya ne halim ne de vaktim var.

Evvela

Kafkasya’da ve Balkanlar’da katledilen Müslümanları mevzubahis etmeye başlamak, Türkiyeli Sosyalistler ve demokratlar için müspet bir gelişmedir. Ama maalesef Mahçupyan, tam da yazısının girişinde eleştirdiği, “psikolojik denge yaratmak” ve “kaçış” olarak nitelediği işi yaparak başlıyor yazısına. Amenna, Ermeni katliamı meselesi tartışılırken, savunmaya geçen her türden milliyetçinin ilk başvurduğu argüman, Doğu Anadolu’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da Müslümanların katledilişidir. Peki ya siz neden bunları birer karşıt argüman olmaktan çıkarıp müstakilen tartışmıyorsunuz da, ancak Ermeni katliamıyla mukayese halinde ele alıyorsunuz?

Etyen Mahçupyan’ı retorik olmayan bu soruya ne cevap vereceğini düşünmek üzere bırakıp, Türkiyeli milliyetçi, devletçi çizginin, Anadolu’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da katledilen Müslümanları neden sadece bir karşıt argüman olarak kullandığını, Sinan Dervişoğlu’nun yukarıda zikrettiğim makalesinden okuyalım: “’Batı’yla dostça geçinme’yi temel stratejik rota haline getiren TC, yukarıda saydığımız Batı nefretini her zaman bastırdı. 93 harbinin, Balkan savaşının, 1. Dünya Savaşı’nın gözyaşı dolu anıları asla açığa çıkarılıp ortak kamu bilincine yansıtılmadı ve aile sohbetleriyle sınırlı kaldı […] Özetlemek gerekirse, TC, Batı ile olan tüm geçmiş hesapların tek taraflı kapatılması, ‘sıfırlanması’ üzerine kuruludur. Bu, TC’nin kurucularının Batı’ya verdikleri zımni bir taahhüttür.”[4] Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, bu taahhüdüne mukabil, Batı’nın da eski hesapları kapatacağını ümit etti. Ama Batı bu ümidi kısa zamanda boşa çıkardı. Bu kadronun günümüzdeki mirasçı olan ―solcu, sağcı ya da İslamcı― her türden milliyetçi ve devletçi zevat, her fırsatta eski günahlarını sayıp döken Batılılar karşısında çılgına dönüp, onları eski hesaplarını kurcalamakla tehdit ediyor. Aynı yazısının dipnotunda Dervişoğlu, emekli bir diplomattan yaptığı alıntıyla bu tehdidi mücessem hale getiriyor: “Onlar Ermeni meselesini bu kadar deşerlerse, biz de Balkanlar’da ve Kafkasya’da ölen Türklerin dosyalarını açarız.” Milliyetçi ve devletçi zevatın hali pürmelâlken, Sosyalistlere dönüp “Siz neden bu mazlumların hukukunu savunmuyorsunuz” demek pek naif görünse de haklı bir tavırdır.

Saniyen

Mahçupyan Rumelili Müslümanları Ermenilerle kıyaslamaya başlarken, garip bir “otoktonluk”  tartışmasıyla işe başlıyor. Tarihçi olmadığım için, Mahçupyan’ın “Müslümanlık Rumeli’ye son üç yüz yıl içinde girmişti” derken üç yüz yılı hangi “son”a göre hesap ettiğini tartışmayacağım. Ama Müslümanlığın Rumeli’de yaygınlaşmasının on dördüncü yüzyıla kadar geri götürülebileceği, fakir gibi meslekten tarihçi olmayanların dahi malumudur. Aynı şekilde “bazı küçük bölgeler dışında Müslümanlar hiçbir zaman oranın gerçek anlamda ‘yerlisi’ haline gelmediler” ifadesi üzerinde de fazlaca durmayacağım. Çünkü yine malumdur ki, iskân ettirilenler dışındaki Müslüman nüfus, Rumeli’nin yerli ahalisi arasından İslam’ı seçenlerden müteşekkildi.

Oysa Mahçupyan, basit birer maddi hata gibi görünen bu garip çarpıtmalarla, katillerin yurtsuzlaştırdığı Müslümanları evvela “yersizleştiriyor”, tarihsizleştiriyor. Böylelikle, yurtsuzlaştırıldıklarında talep edecekleri hakların pek de “doğal” olmadığını iddia edebiliyor. Diyelim ki Mahçupyan’ın hesabıyla Rumeli’yi üç yüz yıldır mesken tutan ahali yeterince “yerli” değildi ve “işgalci”ydi; peki ya milyonlarca Makedon, Boşnak, Pomak, Arnavut ne zaman yerlilikten çıktı? Müslüman olduğu anda mı?

Salisen

Mahçupyan yine akla ve matematiğe mugayir bir hesapla, küçük bir kalem hatasıyla, Rumelili Müslümanları Osmanlı’nın “yönetici zümre”si yapıveriyor. Bu hesapla Osmanlı “sömürgeci merkez”, Müslüman ahali de “ona bağlı hâkim sınıf” oluveriyor. Mahçupyan’ın iddiasına göre, Osmanlı öyle büyük bir bürokratik teşkilat kurmuş ki, Rumeli’deki yönetici zümresi ancak milyonlarla ifade edilebiliyor. Kendisi de bu hesabın içinden çıkamayacağını bildiğinden olsa gerek, Müslümanların içinde toplumsal anlamda ezilenleri de barındırdığını söyler söylemez, “Ancak siyasî sistematik açısından İslam bir üstünlüğü, birçok zaman hak gaspını ima etmiş ve yerel halkın tepki birikimine yol açmıştı” ve “Müslümanlar artık sömürünün ve adaletsizliğin de öznesi gibi algılanmaya başlanmıştı” diyerek, yönetici zümreye dâhil olmayan Müslümanların neden hesaba katıldığını ve katledildiğini izah etmeye çalışıyor.

Burada sorulması gereken iki soru var: İlki, Hıristiyan komşusundan farklı sınıfsal bir konuma sahip olmayan gariban Müslüman köylünün mü “sömürgeci merkeze bağlı hâkim sınıf”ı teşkil ettiğidir. İkincisi ise bu yazıyı kaleme almaya fakiri icbar eden asıl vahameti açığa çıkarmaya yöneliktir: Milyonlarca insanın katledilmesini ve yine milyonlarcasının yurdundan kaçmak zorunda kalmasını sınıfsal bir kine dayandırmaya çalışmak, Sosyalist bir tavır olabilir mi? “Olabilir” diyen “Sosyalistler”, tarihte isimlerinin başına bir sıfat daha almışlardır: “Nasyonal”!

Bunu iddia ederseniz, Yahudilerin Avrupa’da ticarî burjuvazinin büyükçe bir kısmını ve malî oligarşiyi teşkil ettikleri ve uyguladıkları tefeci politikalarla halkı sömürdükleri için katledildiğini söyleyen ve soykırımı meşrulaştırmaya çalışan Nasyonal Sosyalistlerden ne farkınız kalır? Ya da İttihatçıların hâkimiyetindeki Osmanlı’da ve Cumhuriyet’in başlarında, ticareti ellerinde tutan gayrimüslimlerin kovulmasını meşrulaştırmaya çalışanlara ne diyebilirsiniz? Ya da Varlık Vergisi’ni, zengin gayrimüslim unsurların elindeki sermayenin Müslüman ahaliye transferi olarak gösteren ulusalcılara nasıl itiraz edersiniz?

Velhasıl-ı kelam

Sizin de dediğiniz gibi “Hiçbir katliam veya soykırım, unutulmayı hak etmez. Yaşanan acıya saygı duyulması insanlığın gereğidir”. Her birinin arkasında “farklı bir tarih” olsa da hiçbirinin arkasında “o yaşanmışlığın ürettiği, açıkça ifade edilmese de bilinen bir hakkaniyet” olamaz. Bir katliamın arkasında “hakkaniyet” duygusu aramak ancak katillerin ya da katil adaylarının işi olabilir. “Katliam” ve “hakkaniyet” kelimelerinin aynı cümle içinde geçmesi ise Hakk’ı incitir.


[1] Yarattığı yabancılaşmayla, tavrın işbirlikçiliğini vurgulamak ve yazıyı havalı göstermek için böyle yazdım. Yoksa bildiğiniz “çifte standart” bu.

[2] http://www.afilifilintalar.com/yurtseverlik-egemen-sinifa-ve-ideolojiye-ragmen-ulkeyi-ve-halki-savunma

[3] http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1225919&title=rumelinin-surulmus-cocuklari

[4] Dervişoğlu, Sinan. «Yurtseverlik: Egemen Sınıfa ve İdeolojiye Rağmen Ülkeyi ve Halkı Savunma. » Fabrika Temmuz 2005: 27-37

Glenn Jones / Yeni Zelanda

 

• “Beş Yüz Soruda Tekne Yapımı” adlı bir kitap okudum. Beş yüzüncü soru şöyle: “Hâlâ yapamadın mı yeteneksiz?”

• Günün herhangi bir saatinde Norveç’ten havalanan uçaklarda taşınan balık sayısı o anda uçakla yolculuk eden insanların toplamından fazladır. Daha ilginci; ayın herhangi bir günü yeni aldıkları İsviçre çakısını kurcalarken kürdan niyetine konmuş küçük çubuğu yerinden çıkarıp gerçekten işe yarıyor mu diye dişlerine sürten insanlar da İsviçre ordusundan daha kalabalıktır.   

• “Lahmacunlar hazır mı?” diye bir kısa mesaj yazıp gönderirken telefon rehberinde Lahmacun’u arama durumuna nöropsikolojide ‘refleksif zihin bombesi’ denir. 

• İzcilerin ellerinde yaşanan dramı hiç merak ettiniz mi? Kendi kendinize izci selamı verin; başparmağın adeta gözaltına alırcasına abandığı serçe parmağına bakın. 

• Surinamlı natürmort ressam Ahmed Matmour, canı sıkıldıkça kâğıtlara salatalık eskizleri yaparmış. Bunu fark eden Hollandalı gazeteci Lumbort Van Dandique, gazetesindeki köşesinde konuyu anlatıp “Ressam adını ezberliyor” diye yazmış. Matmour’un gazeteciye yazdığı cevap mektubu o haftanın gündemi olmuş: “Sayın bay gazeteci, adımı ezberlemek istemem mümkün ama sık sık yellenmenizin sebebi sizin adınızı da ezberlemek istediğimi sanıyor olmanız ise belirtmek isterim; vahim bir yanılgı içindesiniz.”   

• “Diş ipi kullanmalısın” diyorlar ama ipin diğer ucunu nereye bağlayacağımı söylemiyorlar. 

• Kesitleri gerektiği kadar genişse, yuvarlak bir masanın iki hatta tek bacağı olabilir. Üç veya dört bacaklı ise montaj noktalarını iyi belirlediğiniz takdirde bacakların ne kadar ince olduğu önemsizdir. Yani kümülatif ve konumsal yeterliliği sağlayamıyorsanız kalınlığa mecbursunuz. 

• Kendinizden daha uzun yaşayacak bir eser mi yazmak istiyorsunuz? Vasiyetinizi kaleme alın.

Eski yoldaşım Sinan Dervişoğlu’nun Temmuz 2005 tarihli Fabrika dergisinin 61. sayısında yayımlanmasına rağmen güncelliğinden hiçbir şey yitirmemiş makalesi, Ermeni katliamını inkarla Fransa işbirlikçiliği arasında salınan Türkiyeli Sosyalistlere, başka bir yolun da mümkün olduğunu hatırlatabilir:

Yurtseverlik: Egemen sınıfa ve ideolojiye rağmen ülkeyi ve halkı savunma

Abbas Kiarostami- Aki Kaurismaki

Annemin en güzel telaffuz ettiği yönetmenler; biri İranlı, diğeri Finlandiyalı. Şöyle bir öyküleri de var:

11 Eylül sonrasında Amerika’da düzenlenen bir festivale davetlidir Abbas Kiarostami. Lâkin Amerikan Devleti vize vermez Kiarostami’ye, İranlı diye. Ortadoğulu herkes –tanınmış bir yönetmen dahi olsa- potansiyel teröristtir Amerika’nın gözünde. Aynı festivale Kaurismaki de davetlidir. O vizesini almıştır tabi. Ama Kiarostami’ye vize verilmediğini öğrenir. Havalanına kadar gider ama uçağa binip Amerika’ya gitmeye gönlü razı olmaz. Festivale katılmayıp şöyle bir açıklama yapar: ‘‘Birleşik Devletler Hükümeti  İranlı bir yönetmeni istemiyorsa, Finli bir yönetmeni de istemez dedim. İstenmediğim yere de asla gitmem.”

Çarşı İzni

Cumartesi, pazar günleri dörderli gruplar halinde geziyorlar. Üç numara saçları, sinekkaydı tıraşları. Dördü yan yana yürüyor. Çünkü askerde önce ‘‘dörtlü’’ yapmak öğretilir. Çarşıda da bozmuyorlar sıralarını. Kapüşonlu montları, spor ayakkabıları var. Sık sık saatlerine bakıyorlar. Gelip geçen kızları kesip, şafak hesabı yapıyorlar aralarında.

Melahat’in Memleketinde

Melahat’in memleketinde rüzgârın  ıslığını dinlemek mümkün bugünlerde. Yağmur da eksik olmuyor. Şair Ece Ayhan Sokağı var, feribot iskelesine yakın. Sokak tabelasının yanında özgeçmişi, eserleri yazılı. Bir de belediye otobüslerinde 2010 yılında düzenlenen kültür etkinliklerinin sloganı duruyor hâlâ: Kültürümüz budur abiler.

Elma kafalı kahraman Tunga geçtiğimiz günlerde yayından kaldırıldı. RTÜK tarafından gerekçe olarak fazla şiddet içerdiği öne sürüldü ama aslında bu kararda Çin Büyükelçisinin yaptığı sert açıklamanın etkili olduğu biliniyor.

Büyükelçi yaptığı açıklamada şunları söylemişti: “Her bölümde Tunga denilen bu çizgi film karakteri şov boyunca Çinlilerin kafalarını koparıyor. Nasıl oluyorsa Türklerden de ölen kimse yok. Bir bölümde söylediği sözleri size aynen aktarıyorum: ‘Sanki hiç bitmeyecekler gibi! Bu pis gomünisleri öldürdüğüm zaman mı fazlalardı yoksa öldürmeden önce mi?’ Bu çizgi film ulusumuzu değersiz kalabalıklar olarak gösteriyor. Ülkem adına bu yayının en kısa zamanda kaldırılmasını talep ediyorum”

Çizgi Film için Kültür Bakanlığı ödenek sağlamış

Asıl gerginliği tırmandıran konu çizgi filmin yapımı için Kültür Bakanlığının ödenek sağladığının ortaya çıkması oldu. Bunun üzerine bakanlık yetkilileri şu açıklamayı yaptılar: “Bu çizgi film için bakanlığımızdan ödeneği Orta Asya’da yaşayan Türklerin göçebe hayatını konu alan belgesel niteliğinde, eğitim amaçlı tarihsel bir çizgi film yapma gerekçesiyle almışlardı. Böyle bir çizgi film değil”

Diplomatik krize neden oldu

Dış İşleri Bakanı yaptığı basın toplantısında: “Çok geçmiş bir tarihte Çinliler ile aramız bir ara kötü olmuş olabilir. Elbette şu anda böyle bir durum söz konusu değil. Maalesef bu çizgi film iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri kopma noktasına getirdi. Yayından kaldırılması kaçınılmazdı” şeklinde konuştu.

Şiddet her çizgi filmde var

Yapımcı şirket Göktürk Animasyon’un genel Müdür’ü Ton Yukuk: “Bana şiddetin bulunmadığı bir çizgi film gösterin. Kimse bu çizgi filmi izledikten sonra bir Çinliye saldırmıyor, tıpkı kafalarına örs bırakıp dinamitle birbirlerini havaya uçurmadıkları gibi. Bu olaydan şirketimiz değil asıl Türk çizgi filmciliği yara aldı. Tunga güçlü bir projeydi ve daha önümüzde çok yol vardı. Şu an çok karmaşık duygular içindeyim. İzninizle bunu şu dörtlükle ifade etmek istiyorum:

Alp Er Tunga kalkti mü?
İsız karton kaldı mu?
RTÜK öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.